C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Örgütlenme Korkusu

>

[Nasıl ki amor Dei hem “tanrının sevgisi” hem de “tanrıya yönelik olan sevgi” anlamındadır, “örgütlenme korkusu” da hem örgütlenenin korkusu hem de örgütlenden duyulan korkudur. Böyle düşünün.]

Satır-arasında “örgütlenme kötü bir şeydir” gibi bir mesajı barındıran entiriye karşılık girdiğim #19710691 no’lu entiri işin bahanesi ve cuk oturanı oldu biraz. Zira Ameriganya’daki Stone-Campbell hareketini (Stone-Campbell Movement) irdelerken muhafaza kültünün toplumda insanları tek tek cemaat (illa dinî olması gerekmiyor) üyesi kılmaya mecbur olduğu ve onların örgütlenmesinden deliler gibi korktuğu neticesine vardım, sonra da geçmişten bugüne bizdeki muhafaza kültünün farklı veçhelerinin de benzer bir korkuya mecbur olduğuna, bu toprağın bağrı-yanık yiğitlerinin örgütlenme konusunda ne kadar sinik ve isteksiz olduğunu düşünerek vardım, arada kıyas yapma şansına eriştim. 

Artık göğsümü gererek söyleyebilirim, örgütlenme korkusunun ardındaki temel itki bizzat muhafaza kültünün kendisidir, zira muhafazakâr kutsal değerlerinin üzerine inşa ettiği otoritesinin sarsılmasını istemez, başka deyişle, örgütlenenlerin eliyle kaybedecek çok şeyi olduğunu düşündüğü için örgütlenmeden korkar.

Peki, kaybedecek çok şeyi olduğunu düşünenler örgütlenmez mi? Bana göre doksanlarda arı gibi çalışan MGV ya da AKP dönemi Cumhuriyet mitingleri, hem bahsettiğim türden birilerine kaybedecek bir şeyleri olduğunu hatırlatan hem de kendi içinde iradeyi kaybetme korkusunu barındırdığı için güç kazanmış örgütlenmelerdir, biri İslâm’ın, diğeri Cumhuriyetçi idarenin hükmünü hareket noktası alarak idareyi ele geçirmiş görünen iradeye örgütlenme korkusu yaşatmış, bu korkuya bağlı olarak (onları birer kinder sürpriz yumurta olarak düşünürsek) ilkinden 28 Şubat, ikincisinden Ergenekon oyuncağı çıkmıştır. Özne ile nesne bu iki örnekte yer değiştirdiğine göre, örgütlenme korkusundan mustarip olanlar iktidardan düştüğünde örgütlenebiliyor, örgütlenebilenler iktidara geldiğinde bu sefer onlar başkalarının örgütlenmesinden korkar hale gelebiliyor. Bu da, birilerinin başkalarının örgütlenmesinden korkmasını sağlayan temel nedenin muhafaza kültü olduğunu gösteriyor. Neticede kim neyi muhafaza ediyorsa, (doğal olarak) ona tehdit oluşturabilecek türden bir örgütlenmeden korkuyor.

Anlaşılıyor ki, örgütlenme bu konuda motivasyon eksikliğini hisseden sinik kitlelerin (belki pejmürde proletaryanın) nezdinde “bile” kendi başına (ding an sich) kötü bir şey olarak görülmüyor. Önemli olan örgütlenmenin ne yönde ve neye karşı olarak teşekkül ettiğidir, buna göre sinik ve lümpen kafalar bile, uygun dinamikler söz konusu olduğunda örgütlenebilir (örneğin hakem Cem Papila’nın Kadıköy’de Fenerbahçe maçında Trabzonspor’un penaltısını es geçti diye Trabzon’da binlerce insanın yürümesi gibi). Önemli olan doğru gazı, doğru zamanda alabilmek. Her neyse!

Leroy Garrett, Stone-Campbell Hareketinin yerel dinamiklerinden bahsederken “Muhafazakârlar her daim tam bir örgütlenmeden korkar, zira onun incilin otoritesi dışında teşekkül edeceğini düşünür.” [1] diyor. Bu, benim yukarıda bizdeki yüzyılların İslam egemenliğini ve fetihçi Osmanlı geleneğini “yeniden” daim kılma amacını güden MGV ile Cumhuriyet’in tehlikeye girdiğini düşünenlerin Cumhuriyet mitingleri için örgütlenişinde muhafaza kültünü görüyor oluşumu destekler bir ifadedir. 

Zaten muhafazakârın da illa ki dinî bir yönü olması gerekmiyor. Herhangi bir şeye saplantılı bir şekilde meftun olması yeterlidir muhafazakârlığını lâyıkıyla sürdürebilmesi ve başkalarının örgütlenmesinden korkması için. Kişiler ve cemaat gibi, yukarıda da söylediğim gibi, devletler de örgütlenmeden korkar, çünkü “her devletin bir veçhesi muhafazakârdır” diyen, pek yerinde demiştir, devlet de bekâsını, korumazsa ölecek hastalığına yakalanmışçasına değerlerine sarılarak düşünür. 

Bu yüzden devletin ayakta kalmasını sağlayan en küçük dişlilerden sayılan memurlara, 2908 sayılı Dernekler Kanunu, örgütlenme yasağı getirir. 1946 yılındaki Cemiyetler Kanunundaki değişiklikle kaldırılan “cemiyet kurma” yasağını, 1947’de sendika yasağından salt düzenleme yoluna geçilmesi izlemişse de, kendince haklı sebepleri olan devletin kendi muhafaza kültünün üstü örtük ya da açık baskısından ötürü sindirilmiş işçiler sendikalanma yani örgütlenme korkusunu bir türlü atamamıştır.[2] 

Bu, günümüzde de böyledir. Bire-bir şahıslardan duyduğum ve şahit olduğum kadarıyla Susurluk’taki Yörsan’da örgütlenen işçilerin kovulması kendilerine başka bir seçenek bırakılmamış olan Susurluk halkından yeterli desteği görmemiş, aksine Yörsan patronunun tarafında yer alan yöre halkı hiç dile getirmedikleri ancak tavırlarıyla belli ettikleri “üstü örtük” bir örgütlenme nefretini, yörsan’dan kovulan işçilere bir tür mahalle baskısı gibi hissettirmiştir. Hak ettiğini aramak için örgütlenmenin bile sebep olduğu korkunun, muhafaza kültüne göre tavrını belirleyen iradenin idaresinin çaresiz bıraktığı insanlarda bir tür nefrete dönüşmesi sadece onların pejmürde proletaryalığının değil, aynı zamanda insanların bir araya gelerek haklarını birlikte arama iradesini göstermemeleri için her türlü ayak-oyununu yapan idarenin Yunan’ın sympatheia dediği sosyal insana biçilen en değerli donlardan (zilli don gibi) olan “ortak duygulanım”dan nasibini almamış, bencil bir kitle yani halktan muhafaza edilecek değerin gönüllü ve nefret dolu bekçilerini yaratmada ne denli başarılı olduğunun ispatıdır.

Bunda sadece farklı muhafazakâr tiplerin ve başlı-başına devletin de suçu yok, teorik arka-planı önemsemeden örgütlü direnişi duvara yazı yazmak sanan, aksi yönde fikir bildirdiğinizde de size “Sen git Aristoteles’te köstebekleri incele” diyen tiplerin güdük örgütlenme anlayışının da payı var elbette. Ancak yine de onlarınkisi okyanusta damla değilse de, bir kova su gibi görünüyor, kimse onları ciddiye almadığı için davalarına verdikleri zarar da, çıkardıkları ses de çapları kadar oluyor. Biz yine de suçu muhafaza kültüne atalım, kimse darılmasın. Gerçi insanlık tarihi darılmalar tarihidir ya, o da ayrı mesele. Son cümleye alıntı yaparak yer açalım.

İşin aslı, kişi medyayı takip ederken bilmez asıl korkması gerektiği şeyi. Nefret içinde, bir halk yığını olarak görülen örgütlenmemiş işçi sınıfı ya da komünistler tarafından yönetilen örgütlü işçiler! Her ikisi de eşit şekilde önderlerin ve kışkırtıcıların yokluğundan mustarip. Suçluyorlar o yığınların küstahlığını ve korkaklığını. Egemen sınıfın konumu iki karşıt uç arasında sendeliyor: Halk yığını korkusu, dipten bir köpürme yükselecek korkusu ve herkesin / komünün örgütleneceği korkusu.” [3]

Ne muhafaza kültünüz nefret sebebi olsun ne de komünün mutlak bir parçası olma zorunluluğunu hissedin. Bırakınız örgütlensinler, bırakınız yapsınlar.

Notlar:

1. L. Garrett, The Stone-Campbell Movement: The Story of the American Restoration Movement, College Press, 2002, s.544.

2. B. Uçkan – D. Kağnıcıoğlu, Endüstri İlişkileri, Anadolu Üniversitesi, s.229.

3. Bruno Cartosio, “Strikes and Economics: Working-Class Insurgency and the Birth of Labor Historiography in the 1880s”, American Labor and Immigration History, 1877-1920s: Recent European Research, ed. by Dirk Hoerder, University of Illinois Press, 1983, s.21.

Share |

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 15/07/2010 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , .
%d blogcu bunu beğendi: