C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Aesthetica naturalis connata

>

Aeshetica’sı ve Metaphysica’sıyla birlikte estetiği felsefî anlamda kuramlaştıran deha Baumgarten‘ın (1714-1762 arasında yaşadı, kısa yaşamına değinmiş miydim bunun? Pardon, o Regiomontanus’tu) ars‘tan yani sanat’tan anladığı şey ile bizim bugün bu terimden anladığımız şey arasında fark var. Sanat ama, ne için? Nereden hareketlenir, nereye yönelir, nedendir bu kıpraşması? Ölçütleri nelerdir? Aesthetica yani estetik denilen şey neden felsefe-bilimsel bir bağlamda ele alınmak durumundadır? Madem bunu yapmaya kalkışıyorsun, o halde nedenleri açıkla değil mi? Baumgarten açıklıyor, açıklayabildiği için kendisini estetiğin ilk kuramcısı sayıyoruz. Bu entirimde onun Aesthetica naturalis connata nazariyesine dokunduracağım. Hazırlıklı olun. Arada sürprizler olacak, bazı şifreler vereceğim, entiri sonuyla birlikte şifreyi ilk çözüp (şifre çözülemez miydi yoksa?) özelden yollayana sürpriz hediyelerim var, ona göre.

Bizim estetikten anladığımız eskiden birtakım ajda pekkansal gerdirmelerden ibaretti, sonra sonra estetik duyuşumuzdaki ilerlemeye tekabül eden post-özalist dönemin dünyaya açılmacı-örtünmeci niteliğinden ötürü kırmızı halı üzerinde süzülen hollywood starlarının genç kalma formüllerine ve afrika’da üzerine bok sineği konmuş bir afro çocuğu kucaklarken çekilmiş fotolarıyla forsuna fors katan aktivist amerikan güzelinin makyaj şahikalığına her defasında daha fazla kanalize olduk ve sonunda est(ağfurullah)-ethik duyuşumuza bir kardeş getirdik. Bizzat dünyaya entegre olan bir kardeş bu. Onunla aynı anda, aynı şekilde ve aynı hızda, daha fazla elegantia ve venusta peşine düşebileceğimiz bilişsel dokunuşlardan besleniyordu. Kardeşin kardeşe düşmanlığı beter olur, burada da böyle oldu. Dededen kalma ethik duyuş eksiğiyle gediğiyle yaşamımızdan çekildi. Cep telefonuyla etek-altı çekip yayınlayanlar siirt tecavüzlerini yadsır oldu. Sürekli kamera önünde konuşur gibi konuşanlar ve yazanlar dört-bir köşede ahlâk satarken, masa-altından kendini yokluyordu. Bu bir ur gibi, ur gibi kardeş, ince hastalık gibi. Hönkür hönkür öskürtüyor. Öskür öskür.

Kızlarımız Venus rahibeleri gibi billboardlanırken, oğlanlarımız çapına göre meta-güdümlülüğüne teslim olu oluverdi. Hande-ataizisel dönem olarak da adlandırılan bu dönemde gerçekleşen sevda-demirelsel chicken-breasted patlaması, en az berlin duvarının yıkılması ya da 11 eylül kadar estetik duyuşumuz üzerinde etkili oldu. Ajda-pekkansal gerginlikten, sevda-demirelsel patlamaya vardığımızda, evvelce horlanan hakan-pekersel ‘doğuştan getirilen saf köylü güzeli’ temasının hepten değilse de fantezik (işe yarar kısmı) kadarıyla ön plana çıkmasına engel olamadık. Aesthetica naturalis connata denilen şey, samanlıkta basılan zühtünün, köylü kızının donunu güneş görmemiş baldırından sıyırınca karşılaştığı manzaraya denk düşer. Doğuştan getirilmiş, doğal güzellik teması, post-özalist dönemin bir getirisi olan yedikçe acıkırcasına şişirilmiş memelerin dramatik patlaması (hazır olmayan yığınlara aşırı bilişim yüklemesi yapma anlamına geliyor özallı yıllar) ardından, bir başka popüler ikonda yani özgü-namal’da suretlendi.

Bu aslında fırındaki kekin ölçüsünü tutturma çabasını anımsatıyor. Ne türkan-şoraysal nobilitas kasıntısı ne de hande-ataizisel tuvalet penceresinden atlarken kolunu bacağını kırma pespayeliği… Ne patlayan meme, ne bembeyaz köylü kızı baldırı. Özgü-namalist estetik bilinci beri yandan titrekliği, bir o kadar cazibeyi, albeniliği (banu güven-sel duyuş içinse metro çikosunu öneriyorum) itekleyi itekleyiveriyor. Veriyor, çünkü henüz geçmiş gitmiş bir ekol değil bu, etkisini sürdürüyor. Biraz araştırırsanız görürsünüz, köyüm-kafelerin peyda olduğu döneme denk gelir bu ekol. Ne aparatif nazan şoray-sal hal hal, ne de alternatif banu-güvensel entivi metalikacılığı. İkisinin ortasında. Che tişörtüyle ayran içen kızlar gibi… Hem haluk bilginer’le sanatsal kasıntılı polis, hem polat’la kurtlar vadisi. Hem cümbüşlü banka reklamı, hem rüküşlü tivi programları. Baumgarten böylesine “non inelengans” diyor, yani dil matematiğindeki zıddın zıddı zıddı verir kuralına göre “cazibeli olmayan değil”. Aesthetica naturalis connata denilen şey tam anlamıyla özgü namal’da vücut bulmuştur. Aşağıda bunu şey yapacağım.

Her şeyden önce bir projedir. Bunu, söz konusu soyut kavramlaştırma esnasında naturalis ile connata‘nın birlikte kullanılmış olmasından anlıyoruz. Zira Baumgarten “aesthetica naturalis” deyip bırakabilecekken, bunu yapmıyor, bir de “connata” ekliyor. Bunun nedeni söz konusu doğal estetiğin yani “aesthetica naturalis“in ayrıyeten doğuştan geldiğini gösterme telâşıdır. O bir kuramcı olarak buna mecburdur, çünkü “aesthetica naturalis” ifadesi kendi başına “doğuştan gelmiş“liği göstermez, o kavramsal açıdan estetiğin doğallığını gösterir yani metanın doğuştan nasıl geldiğini göstermez. Connata eklendiğinde, ki hep tekrarladığım (şifre 1: işçi bayramı) con+ yapısından teşekkül ediyor, yani “doğumla birlikte“lik anlamını kazandığında kavram, yönelinen metanın doğuştan itibaren söz konusu estetik okumaya hazır hale geldiğini anlıyoruz. Baumgarten aesthetica, Sectio ii. 28’de bunu şu şekilde dile getiriyor:

Aesthetica naturalis connata… dispositio naturalis animae totius ad pulcre cogitandum, quacum nascitur.” yani Türkçesiyle “Doğuştan gelen doğal estetik… zihnin, doğumuyla birlikte edindiği tümüyle güzel düşünmeye ilişkin doğal yetisidir/tertibidir.”

Görüldüğü gibi burada bir ‘doğal’ ifadesiyle daha karşılaşıyoruz. ‘Dispositio naturalis‘, bu da connata‘yı bir kap olarak düşünürsek, onun içinde cacık ya da hoşaf olarak yorumlanabilir. Zihnimizi bir boş kap olarak düşünürsek, doğumumuzla birlikte birtakım ‘güzel’ ön-bilgileri de yaşama getirmiş oluyoruz. Baumgarten’a göre, John Locke ve taraftarlarının pek hazzetmeyeceği üzere, söz konusu connata-dispositio naturalis yani doğuştan getirilen doğal yeti insana en başından itibaren bir estetik duyuş kazandırır. Mühim olan, insanın bu estetik duyuşu açığa çıkarabilmesi veya çıkaramamasıdır. Özellikle de Platoncu ‘saklı getirilen ve ince çalışmayla açığa çıkarılan bilgi’ anlayışını andıran bu estetikçi görüş baumgarten’a söz konusu estetikçiye özel bir değer atfetme olanağını tanır. Nedir o değer? Kitabın aynı yerinde fakat 27. bölümünde ilkin bahsettiğince “felix aestheticus” yani “mutlu/talihli/bahtiyar estetikçi“, Baumgarten’a göre bu estetikçi doğal olarak zihninde kendine has güzel bilişinin nedenleriyle (pulcrae cognitionis caussae propriores) doğar. O halde müthiş Türk atasözü olan ‘zevkler ve renkler tartışılmaz‘ın haklılığı bir kez daha belgelenmiş oluyor baumgartenca!

Kant’ın da dehşet etkilendiği Baumgarten’da estetik algısına özgü “doğuştan getirilen doğal estetik” anlayışı en nihayetinde kişiye has bir nitelik olmakla birlikte, determinist teologların elinde allah-vergisi’ne dönüşebilir. Oysa Locke’çu sonradan edinim düşüncesi, ziyadesiyle deneyi, deneyleyerek güzeli bilme, tanıma ve tanımlama anlayışını itekleyerek Baumgarten’cı doğumla birlikte taşınan doğal estetik düşüncesine zıtlık oluşturur. Deneysel yaşamımızın bize kazandırdığı yargı gücü mü, yoksa doğuştan getirdiğimiz birtakım kabullerin tahakkümcü öteleyiciliğine binaen “bizim”, “bize has” dediğimiz yargı gücü mü?

Peki, bu kavgada ben kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum. Deneyimim olsun, doğumum olsun fark etmez, bendeki estetik duyuşa hakîm olan gizilliği bana sordunuz da mı, verdiniz ya da kendi başıma edinme olanağını bana tanıdınız? “Ingenium venustum” diyor Baumgarten, yani “albenili zihin“, belki ben çikolata sevmiyorum? Zaten çikolatanın herkes için güzel bir şey olduğunu kim söylüyor ki? Baumgarten “duyusal bilişteki güzellik hiçbir şekilde kusursuz düzenden yoksun olamayacağı için, evrenseldir/herkes için ortaktır” derken çikolata gibi birtakım fenomenlere ilişkin tavrımızın da bir kusursuzluk düşüncesine dayandığını ifşa ediyor. Biri bir şey diyor, sonra diğerleri de peşinden. Bu mevsimde, hatta bu aralar erikle ilgili yazılanlara bakın, demek istediğimi anlayacaksınız. Eskiden zamansız yaşıyorduk, ne ne zaman geliyor pek ilgilenmezdik. Şimdi manav önünde erik nöbeti tutanlar var. Neyse sıkıldım. şifre 2: kutlu olsun.
Addendum@: Aynı anda Ekşi’ye de yazdım bu yazıyı.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 02/05/2010 by in Felsefe - bilim, Genel, Latince üzerine and tagged , , , .
%d blogcu bunu beğendi: