C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Yandan iki buçuk santim!

 

Trabzandan kayan çocukların heyecanını aksettirmeyen, bürokratik, kalıplı, resmî, kemikli, ciddî, vakurlu cümleler okumazsa, onay mekanizmasını işletmeyen, sizi kendine dâhil etmeyen bir sistem içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Diyeceksiniz ki, “bürokrasi yaşamın her yerinde değil midir?” evet öyledir., çünkü kişi kendisinden ibaret değildir. Roma hukukunda “Kimse kendisinin yargıcı olamaz” şeklinde çevirebileceğimiz bir söz vardır: Nemo iudex in sua causa!  Bizler, yani sisteme iştirak ve ilhak edenler adalet önünde olduğu gibi, sistem önünde de kendi kendimizi yargılayamayız. Mutlaka bizim ilhakımızı ve iştirakımızı değerlendirmeye alacak birileri olmalı. Bu “birileri” sadece benimle ve seninle uğraşmıyor, herkese aynı muameleyi yaptığından ve sistemdeki kaçınılmaz komünallikten ötürü sisteme iştirak ve ilhak edilmesi onaylanan kişiler de başkaları için onaylayıcı ya da reddedici/tersleyici/dışlayıcı olabildiğinden, herkes herkesin yargıcı ya da onaylayıcısı/dışlayıcısı olabiliyorken, kimse kendisinin yargıcı olamıyor.
Hâl böyle olunca, şikâyet edebileceğimiz birtakım merciiler bize, birtakım ulvî nedenler öne sürerler. Örneğin “toplum ahlâkı”, “devletin bekâsı”, “komşunun tok yatması” vb. Sistem içinde her şey, her şeye bağlanmak zorundadır. “Tamam biz şu sorunu hallettik ama beriki sorun kalsın, o da öyle kalsın, onun öyle kalmasını istiyoruz, bize ne bize ne…” denmez. Her sorun salt görünürde ve teoride de olsa mutlaka çözüm önerileriyle değerlendirilir sağlıklı bir sistemde. Bu yüzden sistem kamunun ve kalabalıkların idaresi için birtakım kıstaslar, kurallar, bürokratik zincirler, herkese eşit muamele yapıyormuş görünen asık suratlı memurlar yaratır. Der ki mesela “sen lisans-üstü eğitimini tez yazarak tamamlayacaksın, bitmedi, tezinin de bazı kuralları var, öyle ilköğretimde dönem ödevi hazırlar gibi olmayacak, sağdan 2.5 cm, üstten 4 cm bırakacaksın, bırakmazsan ben seni bırakırım, sonuçta ben sana muhtaç değilim, sen benden geçmek durumundasın, ben sistemim, sen ise iştirakçi adayı, o hâlde iştirâkinde sorun olmasını istemiyorsan times new roman 12 puntoyla gel bana, beni dipnotla anla, kaynakça sev. doktor olacaksın boru mu!
Sonra sen bir gün dönüp arkaya bakarsın. Yaşam, ancak ölüp gittiğinde anlamsızlaşacak bir dizi kalıba göre şekil almakla tükenmiş. İnsan yaşamı konfora yenik düştükçe daha çok kuralların altında eziliyor. Bunun nedeni, yukarıda bahsettiğim kişilerin kendilerinin yargıcı olmamasıdır. Neslihan Yargıcı bile, kendisinin yargıcı olamaz. Biz yaşamımızı ne kadar çok birtakım yargıçların, jürilerin önünde heba edersek o kadar çok topluma karışmış oluyoruz. Böyle bir hebanın adına ayakta kalma, mevkii edinme diyorlar. Ömrü boyunca trabzandan kayan insanların bir yere gelme şansı yok, Neslihan Yargıcı’dan bahsediyorsam bu yazıda, o ömrünü trabzandan kaymakla değil belli bir alanda dikiş tutturmakla (yalnız farkında mısınız Yargıcı için “dikiş tutturma” deyimi nasıl da cuk oturdu) tükettiği içindir. Dikiş tutturabilmek için de bir dizi işlemden geçmeniz gerek. Modernite deyimi, hem teoride hem de pratikte modus’un yani ölçünün tutturulduğu yaşam alanını gösterir. Ölçüsü tutmamış kekin dağılması ya da kupkuru kesilmesi gibi bir şey modern olmayan toplumların durumu. Ancak onların da kendi içlerinde birtakım tutturulmuş ölçüleri var; ancak burada asıl ön-planda olan, hangi ölçünün hangi ölçüye üstün geldiğidir. Batı sistematiği kendini kabul ettiriyor, ölçüleri yenilir yutulur olsa da olmasa da bu böyle.
Sosyal yaşantıyı daha kusursuz ve daha konforlu kılacak kuralların ezim ezim ezdiği bireyler zaman içinde aslolanın daha düzenli ve konforlu yaşamak olduğuna inandırılmış oluyor. Her an daha konforlu bir yaşam için, daha fazla jürinin önüne çıkıyor ve daha fazla kural altında eziliyoruz. Yandan 2.5 cm bırakmazsanız, dünyalar devrilirmiş gibi muamele ediyorlar. Adı üstünde tez yönergesi! Yönün ergesi, palto cebinden namluyu dikmiş adam gibi arkadan itekliyor. “Ya, ben zaten giderim itme” diyemiyorsunuz, daha kötüsü, ittirilmeye o kadar alışıyoruz ki, ittirilmediğimizde bir gariplik olduğunu düşünerek arkamıza bakıyoruz. “Ben var ya ben, ben ne yokluklardan geldim… arkamda kimse yoktu, kendim başardım hep” övgüsünü düşünün, dikkati ittirilmemeye çekmek istiyor kişi. Ama iştirak ve ilhak ettiği sisteme uygun biri olmasaydı, bu noktaya varamayacağını düşünemiyor. En azından kendisi için belirsiz olan bir rüzgâr tarafından iteklendiğini, şimdiki konuma üfürüldüğünü akledemiyor.
Dikkatsiz gemiciye bakıp “Caesarem vehis, Caesarisque fortunam” (Caesar’ı ve Caesar’ın talihini taşıyorsun! -dikkat etsene-) diyen Caesar’ı taşıyan gerçekten de gemici mi? O gemici de bir yargıç, ezim ezim ezen kurallar da. Minibüs şöförüne “insan taşıyorsun, yavaş git” diye isyan eden buralı yolcuda da nispî Caesar’lık var.
Reklamlar

One comment on “Yandan iki buçuk santim!

  1. gasilhane
    25/03/2010

    >Kendi kendimizin yargıcı olamasak da, herkes kendi dünyasının doktor'u olabilir galiba. Hemi de tezsiz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 25/03/2010 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: