C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Bir

Heraclitus, Diels’in derlediği fragmanların 33.sünde “Yasa, bir’in kararına uymaktır” diyordu (Clemens, Alexandrinus, stromateis v.116). Bunu anımsatırcasına, Seneca da “kader değiştirilemez” deyip, şunu ekliyordu “nesnelerin düzeninin ilk ve tek yasası, ‘tek’ kurala uymaktır.” Oysa artık “bir” kalmış tek şey, hiçbir şeyin “bir” kalmadığı bilgisiymiş gibi kalıyor. Socrates’in “tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğim” vargısı gibi, tek “bir” var o da hiçbir şeyin “bir “olmadığı. Birçok görünümle aldatılıyoruz; tek “bir” bilgi yok, birçok bilgi var ve biz herhangi birini “bir” kabullenip yolumuza baktığımızda her an “geri kafalı”, “yobaz”, “çağdışı”, “gerici” gibi etiketlerle kimliklendirilebiliriz. “Bir”in yasasına uymanın yani “bir” yol tutturmanın bu denli işkence olduğu başka bir dönem yaşanmadı. Bunun sonuçlarını gördüğümüzde, belki de görmemiş olmayı isteyeceğiz, ama iş işten geçmiş olacak.
Bir hususun altını çizmek istiyorum, farklı farklı başlıklara uğrayıp aslında “bir” tane olan derdimi, parçalara ayırıp kimlik bölünmesi yaşamak ya da “ondan da bahsettim bundan da” açgözlülüğünü sergilemek istemiyorum. Derdimi anlatmaya ilişkin bir açgözlülüğüm varsa, onu kendime saklayayım. Cümleleri zip’leştirerek, rar’laştıraraj yani sıkıştırıp haplaştırarak sunacağım anlamına gelmiyor bu. Kendime sakladığım sadece seçiciliğimdeki açgözlülüğüm olacak, herkes bir noktadan bakıldığında, mutlaka herhangi bir anda açgözlü görünür.
Açgözlülük ne iyi ne de kötü bir şeydir. Rakamlarla doldurulan zihnimizi düşünelim örneğin, aslında her şey bir’dir; biz onu çoğaltarak farklı kıyaslar ve onlara eklemlenmiş bir şekilde türettiğimiz tasımlarla rakamlara varıyoruz. Sanki hakikat birçokmuş gibi düşünerek, sonunda hakikatin yani aletheia‘nın birçok görünümünün olmasının onu çok’laştırmayacağını unutup kayboluyoruz. Oysa bu kayboluşun kendisi bile bir’dir. O yüzden rakamlara ilişkin açgözlülüğümüzün altında bile iyi niyetli bir tutarsızlık vardır: Anlama’nın eklemlendiği bir tutarsızlık bu. Önce anlamaya çalışıyor sonra çoğaltıyor, bir’den birçok’a varıyor. Bu kötü değil. En azından “kendinde kötü” bir şey değil. Nar kendinde kötü bir meyve değildir bu yüzden.

Şundan bahsedecektim: Salt kendisini marksist olarak tanımlıyor diye bizdeki birçok “okumaz”ın kendisine idol bellediği zizek türkiye’ye geldi, hoş-geldi. Bir gazetede, bir zat kendisiyle konuşmuş (“konuştuk” dediğine göre bir grup hâlinde söyleşmişler), konuşulanlar kayda geçmiş. Aktarımın ne kadar doğru olabileceği fikrini, kararını sizlere bırakarak yazıdaki ifadeleri temel alıyorum. Bay Zizek şöyle diyor: “Marx’ın ünlü 11. tezini bilirsiniz. ‘Bugüne kadar filozoflar dünyayı yorumlamakla yetinmişlerdi. Bizse onu değiştirmek istiyoruz.’ Biz 20’inci yüzyılda dünyayı değiştirmeye çalıştık. Belki biraz da onu yorumlamaya çalışmamız gerekiyor. Bugün dünyada neler olup bitiyor, tam olarak bilmiyoruz.” (http://www.stargazete.com/…biridir-haber-229836.htm) İşte tam bu. Bir süre önce 11. tez başlığında (#13594543) alıntıladığım, R. G. Collingwood’un the Idea of Nature adlı eserindeki bir tespit tam da bugünlerde bir kez daha akıllara düşmüş oluyor. Herhangi bir şeyi ancak Zizek dile getirirse “onay” verecek olan okuma/araştırma özürlü popülistlerin (Serdar Ortaç’ın konjonktüre göre şerbet vermesi gibi) “sen git de Aristoteles’te köstebek gözüyle uğraş” diyerek küçümsediği ya da küçümseyebileceği, gavurcasıyla “principal philosophical argumentation” yani “temel felsefî uslamlama” artık gereğinden fazla “gerekli” olmuştur. Onca bilgi akışına rağmen, hiçbir şey bilmeyen kitlelerin iletişimin ve ulaşımın altın çağında güdük yorumların esiri olması, bana kalırsa, işte bu “iyi terbiye edilmiş” felsefî uslamlamanın eksikliğinden kaynaklanıyor.

R.G. Collingwood’un deyişiyle, 19. yy.’a kadar felsefe-bilim’in mayasını oluşturan iki farklı koldan felsefe ile “doğa bilimi araştırması” iç içe ve omuz omuza olmasına rağmen, 19. yy.’da bu durum sona ermiştir. Var olan bilginin değerlendirmeye alınmasının imkânsızlaştığı bir ortamda tam da ihtiyacını duyduğumuz şey, bilgi akışını sansürle, baskıyla veyahut karşıt politikalarla azaltıp makûl seviyeye çekmek değil; söz konusu akışın sağladığı bilgileri derleyip iyi analiz edebilecek kafaların yetiştirilebilmesidir. Youtube, coşkun akan bir sel gibiyken, bilgi akışına kim mani olabilir? insan nehri tümden durduramıyor ama alet yapan hayvan kimliğiyle onu boyunduruğuna alabiliyor; o hâlde “bir”likten “birçok”luğa geçmiş olan bilgilerin akışı karşısında takınacağı tavır da benzer bir amaç gütmeli: yaşamsallığına yaşamsallık katmalı.

Bana kalırsa insanın iyi bir eğitimden geçmiş olması da yeterli değil bu yaşamsallık için. Dahası, bu “iyi terbiye edilmiş” kafanın işlerliği hermeneutik filolojinin tezgâhında alacağı şekille de alâkalıdır. Nitekim eğitimin cehaleti almadığı aşikârdır. O hâlde cehaleti insanda cehalet ya da dar-kafalılık olarak bırakan şeyin incelenmesi gerekiyor. Kendisi gibi olmayan insanlara, kültürlere at gözlüğünü çıkaramadan aynı doğrultuda hakaret etmeyi yaşamsallığının kaynağı belleyen yani öteki’nin sırtından kendini kimliklendiren kafanın eğitimliliğinin sorgulanması bir anlam taşıyor, önem kazanıyor. Zira Francis Bacon’ın dediği gibi, “Eğitim (literae), insanın karakterini (naturam) tamamlar (perficiunt).” Kişinin eğitimli görünen karakterini tamamladığını varsaydığımız eğitimin doğası, Bacon’ın bu sözünde müthiş bir dilsel oyuna gebe. Filozof eğitim için “literae” kelimesini kullanıyor; yani bir anlamıyla “harfler”, diğer anlamıyla “edebiyat”, en nihayetinde buradaki anlamıyla “eğitim”. O hâlde karakteri yani natura‘yı tamamlayan eğitim, ilkin harflerin bir başka deyişle seslerin “doğru” kavranmasıyla gerçekleşir. Bacon, benim Seçme Aforizmalar‘a da aldığım bu meşhur sözünü “eğitimin kendisi de deneyimle tamamlanır” cümlesiyle bütünlüyor. O hâlde doğru dil eğitiminden başlayan “bütün eğitim”, yaşamın kendisine nüfuz eden deneyime (experientia) muhtaçtır. Daha doğrusu, deneyim de, o “doğru dil eğitimi” olmaksızın mümkün değildir.

Friedrich Schleiermacher ve Wilhelm Dilthey sayesinde felsefe alanında kurumsallaşan hermeneutik filoloji işte bu yüzden öncelikli olarak değer taşır. Nitekim dilthey’e göre tin bilimlerinin yöntemi söz konusu olduğunda, insan kültürü ancak dil üzerinden incelenebilir. Güzel gözlerinin ışıltısından yazdıkları karanlıkta kalan Sanem Yazıcıoğlu‘nun “Yirminci Yüzyıl Felsefesinin Antikçağ Kökenleri” başlıklı makalesinde de bildirdiği gibi (Klasik Filoloji Seminerleri IV, 1. baskı, Aralık 2008, Dilta Dil Hizmetleri, sf.83) bu görüş, daha sonradan Heidegger’i de etkilemiş ve onun yeni bir varlık metafiziği oluşturmasını sağlamıştır. Dilthey’in “yaradılışımızdaki bütünlük”ü, ancak “dil ve tarih araştırması ile işaret edilebilir olan bir bütünlük” (a.g.e., sf.84) olduğuna göre; edebiyat fakülteleri ve sosyal bilimler enstitülerine düşen “analizci” eğitimliler yetiştirme görevinin ne kadar mühim olduğunu kafanızda tartmaya çalışınız. Burada özel olarak filoloji kayırıyor değilim kendimden ötürü; aksine edebiyat fakültesi ve sosyal bilimler enstitüsünün kapsamı alanındaki tüm çalışma sahalarının, günümüzdeki dezenformasyonun çaresi olabilecek kafaları yetiştirmekle yükümlü olduğunu söylemeye çalışıyorum. maalesef iktisat, hukuk, tıp gibi sahalar yaşamsallığını ve ciddiyetini kabul ettirdiği ölçüde, bu saydığım fakülte ve enstitü kapsamındaki branşlar “öğretmenlik”ler dışında (ki öğretmenlik mesleğinin de ne kadar ayaklar altına alındığı aşikâr; öğrenciler ancak başka bir bölüme kapağı atamayacaklarını düşündükleri için öğretmen olmayı istemekte; bu da zaman içinde yukarıda bahsettiğim deneyimle tamamlanması mümkün olmayan, karakteri eğitimle tamamlanmamış taze bireyler anlamına geliyor. Öğretmenlerin idealistlik seviyesi düştükçe, sonraki nesillerin terbiye seviyesi de düşüyor) yaşamdan kopuk hayâllere seslenir olmuştur.

Edebiyatın ve dillerin (literae ve linguae) değer kaybı özellikle de anlam verme işinde sıkıntılara sebep oluyor, nitekim her anlam verme bir yorumlama işi olduğundan fenomenoloji hermeneutikten ayrılamaz (a.g.e., sf.86). Zizek’in yukarıda bahsettiği yorumlama sorumluluğunu üstlenecek kafaları yetiştirecek mekanizmanın yaşamsal misyonlara hizmet etmediği bir ortamda, dayatılan bilginin miktarı ve ölçüsü, insanın gelişimini ya da en azından (hiç olmadı) birey hak ve hürriyetini koruyabilmesini, yaşamsallığını sağlıklı bir şekilde muhafaza edebilmesini sağlar mı? Bu mümkün görünmüyor. Zira Sanem Yazıcıoğlu’nun da söylediği gibi anlama yalnızca duyusal şeylerin algılanması değil onların kavramsallaştırılması, üzerinde konuşulması, bu yolla onunla ve başkalarıyla bir ilişkinin kurulabilmesidir (a.g.e., sf.86).

Gelen bilginin anlaşılamadığı bir ortamda, bilginin gelmekte oluşunun bir anlamı kalır mı? Acaba üzerimize çökertilen bu bilgilerin ne kadarını anlayabiliyoruz? Dün akşam Cnntürk’te başbakanın Obama’yla yaptığı görüşme üzerine dakikalarca (benim izlediğim kadarıyla böyle; belki saatlerce sürmüştür) spekülatif yorumlar yapıldı. dahası yapılan bu spekülatif yorumların tamamına yakını, kaynağı ve gerçekliği belli olmayan başka spekülatif çıkarımlara dayanıyordu (örn. “başbakanın bu ziyareti, obama’nın Türkiye ziyaretinde, gizli kapılar ardında akp’den istemiş olabileceği şeylerin yerine getirilip getirilmemiş olduğuna ilişkin hesap verme amacını taşıyor olabilirdi.”). Yani Seneca’nın tanrıdan bahsederken “causa causarum” (nedenlerin nedeni) demesi gibi, biz seyirciler de mevcut bir olayla ilgili yapılan yorumların herbiri “speculatio speculationum” kalmak durumundaymış gibi alıştırılmış olduk. Böylece var olup olmadığını bile bilmediğimiz herbir speculatio, bizim için yeni speculatio’lar doğurabilir. Bunu üst üste binmiş speculatio’lar kulesi olarak düşünün; ortada bir kule var ama kimse kulenin varlığı dışında bir şey bilmiyor. İşte bilginin “bir”likten “çok”luğa anlamsızca geçişinin öyküsü bu. Başka bir deyişle homo speculatiosus’un öyküsü! oysa bir’i bilmeden salt varsayması bile bir dönem insanı mutlu kılıyordu. Gerçi derdim mutlu olmak olsa bu satırları yazar mıyım şu saatte, o da var.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: