C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Ayna

nuper me in litore vidi, cum placidum ventis staret mare.”

Seneca, Vergilius‘un (Eclogae ii.25-26) yukarıdaki dizesini anımsatarak doğadaki aynaların işlevselliğine vurgu yapıyordu. Ona göre aynalar insanlar kendilerini tanıyabilsin diye bulunmuştu; birçok yararı vardı. Örneğin insan kendini tanıyabiliyordu, kendilerini tanıyabilen insanlar aynalara bakarak türlü eğri’liklerine çare bulabiliyor ya da olası arazlara önceden önlem alabiliyordu. Alımlı kişi ayna sayesinde itibarını zedeleyebilecek eğriliğini düzeltebiliyor, çirkin kişi ise bir şekilde ön plâna çıkaracağı karakter niteliğiyle bedensel zaafını örtmesi gerektiğini yine ayna sayesinde öğrenebiliyordu. Doğadaki kimi nesneler de yine bizi bize göstermek için var olmuş gibidir; geniş bir pınar ya da pürüzsüz bir taş kendisine bakanın görüntüsünü yine ona geri yansıtarak, onun kendilik bilincine varmasını sağlar (Seneca, Naturales Quaestiones i.17). İşte Seneca’nın Vergilius’tan alıntıladığı, benim de yukarıda verdiğim dize de tam bu durumun bir örneğidir:

kısa süre önce kıyıda gördüm kendimi, rüzgârsız deniz durgunken.”

Aynanın (bedensel açıdan gnothi seauton) insana kendilik bilincini aktarması yanında onun tümüyle kendisi gibi olmamasına da aracı olabilir. Ona adım adım olduğundan daha farklı görünme arzusunu ve yaşamın tek gayesinin bir şekilde daha iyi görünme, daha iyi görülme telâşı olmasını sağlayabilir. Burada aynanın aslında insandaki iki farklı durumu beslediğini göstermek adına bir excursus yapacağım izninizle. “Görünme” ile “görülme” arasında fark vardır: “Görünme” ziyadesiyle gören ile görünen yanında zarfa da bağlıyken (bana öyle göründü… bu, güzel görünüyor vb. “ne?”, “kime?” ve “nasıl?” soruları ön plânda), “görülme” vurguyu söz konusu eylemin, oluşun kendisine çeker (bunun böyle olduğu görülüyor... vb. burada bir oluş durumu aktarılır). İnsanın ayna karşısındaki beklentisi de bu iki fiilin iki ayrı vurgusuyla anlamlanıyor, sorular da ona göre değişiyor haliyle:
Nasıl görünüyorum?”, “x’e nasıl görüneceğim?”, “bende ne görünüyor?”, “güzel olduğum görülüyor mu?” vb.
Ayna, nesneye ve oluş durumuna ilişkin şeklî telâşı beslediğinden, bu durum yukarıda aktardığım kendilik bilincini insana kazandırması yanında geleceğe dönük bir ideal kendiliğin tasarlanmasına da yarar sağlar. Yani kişi ayna karşısında sadece ne ve nasıl olduğunu değil, aynı zamanda ne ve nasıl olması gerektiğini de düşünür. Zaten var olan‘la ideal olan görünümünde birleşir.
Aynanın ideale yaklaşma telâşının aracısı ve gerçeğin yansıtıcısı olarak düşünülmesi ona bir kutsallık katar. Özellikle de Japon mitolojisindeki kagami‘yi düşününüz. Her türlü kutsal ayinde kullanılması yanında büyücülükte de kullanılan bu aynaya dair anlatılanlar Japon düşüncesinde önemli yer kaplar. Zira ayna, Japon hanedanının ve kraliyetinin bir simgesidir, kutsaldan pay almıştır. Bunun göstergeleri çok; bir keresinde fırtınaya ve ona bağlı olarak alaboraya yakalanan bir soylular gemisinde o an tanrılara kurban niyetine denize ayna atılmış (M. Ashkenazi, Handbook of Japanese Mythology, p.216, Abc-clio, 2003).
Sonunda ne olduğunu bilmiyoruz, fırtınadan kurtulabildiler mi acaba? Bunun bir önemi yok. Burada önemli olan, Japon zihninde aynanın hakikati olduğu gibi göstermesinden ötürü saflığı, temizliği simgeliyor oluşudur; bu niteliği de onu kutsala kurban olabilecek bir yapıya dönüştürür, tıpkı bakire kızın kurban edilmesindeki mantalite gibi: Kutsî olanı, saf ve temiz olan besler. Ayna saftır ve temizdir, yapmacık olamaz.
Aynanın yapmacıklığı olarak yorumlayamasak da, suistimal edilmesiyle ilgili batı geleneğinde, en önemli hikâyeyi Seneca’da okuyoruz. Cinsî açıdan sapkın olan Hostius Quadra‘nın, fantezilerinde aynaları kullanması Seneca’yı bir hayli delirtmişti: #16627079. Burada da asl olan, şeyleri olduğu gibi aktaran aynaların yapısıyla oynayarak onları ahlâksızlık aracı yapan zihnin ahlâkî açıdan ortaya konan hedeflerin canına okuduğunu dile getirmektir. Örneğin kendisinin veya diğer iştirâkçinin penisini daha heybetli gösteren ayna kullanıyor. Böylece her şeyin kendince bir yer kapladığı evrende, her ne kadar gerçek değilse de, “bir şey”i o “şey” olmaktan çıkarıp başka türlü algılıyor olmanın evrenin kutsallığına (mens universi), tanrısal iradesine (providentia) ters olduğu düşünülmektedir.
Bu da determinizmin mutlak varışı anlamına gelir; her şeyi olduğu gibi bırakmak, öyle kabullenmek, sonsuz bir tevekkülün kapısını aralar. Zaten aynayı kutsal kılan mitolojinin içerdiği mantık da, onun her şeyi olduğu gibi (insanın kabullenmesi gereken) gösteriyor oluşuydu. İdeal olan, en saf olandı. The Beauty and the Beast (Güzel ve Çirkin) hikâyesindeki canavarın/çirkinin büyülü aynasını düşününüz: onun gerçek hayatla tek bağlantısı bu aynaydı, çünkü onu en saf haliyle o çirkinliğiyle kabullenmiş tek şeydi ayna. Ve ona gerçek alemi, olduğu gibi göstersin diye vardı, yani varlık sebebi bizzat saflığın kendisiydi. Bu yüzden de kutsaldı.

Zeus’un kızı Athena da Perseus’a parlak bir kalkan hediye etmişti geleneğin aktardığına göre. Bu kalkan da hem hakikatin hem de bilgeliğin tanrıçası olan Athena’nın Perseus’a ne gibi bir kutsallık sunduğunu gösteriyor. Kendisine bakanı kilitleyen, mahveden Medusa’yla dövüşmeye giden Perseus’un bu kalkan/ayna sayesinde Medusa’yı alt edişi aslında yine kendilik bilincinin Delphoi’da yazılı olan “kendini bil” nasihadi nezdinde kazandığı önemi gösteriyor. İnsan sadece ne olduğunu değil, ne olması gerektiğini de düşünebilen bir canlı olarak kendini bilecek ve buna göre parlak kalkanda gördüklerinin hakikat olduğuna inanacak; tasarlanan işte budur. Zaten kendini bilmenin başka bir erdemi olmasa gerek, onu o şekilde kutsal kılabilecek her materyali de kutsallaştırarak en saf halin peşine düşmek insanın tek hayatî göreviymiş gibi düşünülüyor.
Bu sadece çirkinlik için de geçerli değil; belki Medusa tüm çirkinliği ve ürkütücülüğünün bilincine kalkan/ayna sayesinde varınca yok oldu; ama hatırlamak gerek ki, Narcissus da doğal aynada / su birikintisinde kendi güzel yüzünü görünce aşkından bitap düşmüştü. Zira ne Medusa ne de Narcissus kendisine hazırdı; determinist, gerekirci öğretilerin tümü bir kader algısı aracılığıyla her şeyi olduğu gibi bırakmayı ve kabullenmeyi en yüce erdem saydığından, ne Medusa ne de Narcissus bir ayna sayesinde var olan düzenin artık ne güzellikle ne de çirkinlikle, ne aşağıya ne de daha yukarıya çekilmemesi gerektiğine dair anlatılan hikâyelerin ibretlik kurbanları olmuştur.
İnsanın hakikate ihtiyacı var, aynası bir nevi dengesi gibidir bu uğurda. Aynası bozulmamış insanın, hakikati de bozulmamış gibidir. Sonra kafaları duvara vurup, nerede hata yaptım diye ağlamanın bir anlamı yok.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: