C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Bir kez daha ütopya meselesine dair

>

Ütopya ihtiyaçtan doğar.

Hepimiz biliyoruz artık; hepimiz en güzel gözlere hep yaşla doluyken bakıyoruz ya da en güzel gökyüzüne yağmurlu bir günde gözümüze düşen damlalardan ötürü kesik kesik bakabiliyoruz. Tepede manzarayı yakalıyoruz, ancak biraz üşüyoruz. gecenin seyrine dalıyoruz, cıgaradan bir fırt çekiyoruz, ezan okunuyor. Ezanın sesine dalıyoruz, mana arıyoruz; aşağıdan bir motor sesi duyuluyor, büyük ihtimalle işe erken gitmek zorunda olan insan evladı için her sabah aynı şey tekrarlanıyor. hep bir şeyler eksik. Tam olmamaya programlanmış bir dünyamız var; “dünyamız”dan kastım elbette ki, bizim dünyamız, gözümüzün arkasında ait olduğumuz yer. Kendimizi konumlandırdığımız her yer, bizim dünyamız. yoksa tıkır tıkır işleyen doğadan istatistiki veriler sunup, algısında sorun yaşayan tek canlının biz olduğunu da kabullenmek mümkün. her neyse.

Yolda gelirken L. V. Golovanov‘un Bilimsel-Teknik Devrim ve Sosyalist Toplum adlı eserini okuyordum. 1980 Şubatında konuk yayınları tarafından basılmış; kapak da fena; eski solcu kitaplarının sadeliğinde ama bir o kadar da İbrahim Tatlıses renklerinden ötürü (cart sarı arkaplan ve üstünde koyumsu yeşil harfler: http://farm4.static.flickr.com/…05_65d9c7c223_o.jpg) can sıkıcı. Her neyse biçim çok da önemli değil aslında, kendimizi kandırmayalım; biraz içine nüfuz edelim. Golovanov efendi bilimsel teknik devrimin yapısından birkaç sayfa bahsettikten sonra sadede geliyor: “Sovyet halkı, bu denli kısa bir tarihsel dönemde elde ettiği geniş kapsamlı ekonomik ve toplumsal başarılardan gurur duymaktadır;” ve ekliyor: “ama daha birçok karmaşık sorunu çözmek durumunda olduğunun ve iki sistem arasındaki yarışmada su götürmez ve çok yönlü bir utku kazanmak istiyorsa ülkede bilimsel-teknik ilerlemeyi önemli ölçüde hızlandırmak, emeğin üretkenliğini artırmak, üretimi çoğaltmak… zorunda olduğunun da bilincindedir.” (sf.22) Gurur ve yerinmeme; sorunlara ve rakiplere karşı tetikte olma.

Yine Golovanov bir sonraki yazıya şöyle başlıyor: “Sosyalist sistem, bilimi ve tekniği insanın hizmetine sokarak, onları insanın maddi refahı, kültürü, çok-yönlü ve uyumlu gelişimi yönünde kullanarak bilime ve teknolojiye geniş bir ufuk kazandırmıştır.” (sf.23) Bu sefer daha büyük bir gurur!

İnsan kendini ait hissettiği ve kendine ait hissettiği yeri idealize eder deyip duruyorum; kuşkusuz Bacon’ın Nova Atlantis’i ile Campanella’nın Civitas Solis’i ne kadar gurur verici idiyse, Golovanov’un sosyalist sisteminde bilim ve teknik gelişim de o denli yüreklendirici ve gurur vericiydi. Sosyalist devlet, günlük faaliyetini; bilimsel-teknik devrimin gereklerini, bilimde ve teknikte meydana gelen niteliksel değişmeleri göz önünde tutarak yürütmektedir (sf.23-24). Gelecekte olabilecek gelişmeleri dikkate alan Marx, bilimi son derece önemli bir toplumsal fenomen, evrensel bir üretim gücü, fikir düzeyinde üretmenin bir tarzı, zenginliğin hem en temel biçimi hem bir ürünü hem de bir kaynağı olarak görüyordu (sf.24). Oysa gelinen noktada ne o sosyalist devletin kendisi kaldı; ne de “gelecekte olabilecek gelişmeleri dikkate alan” Marx’ı dikkate alan bir sosyalist toplum torunu bilinci. Elde avuçta kalan tek şey, eskimiş gurur.

Süleyman’ın ilimler akademisi. Campanella’nın Güneş Devlet’i. İsa’nın göklerdeki babaya benzeme ve bu yüzden dost olsun düşman olsun herkesi sevebilme hoşgörüsü (Matta 5.45: “Göklerdeki babanız’ın oğulları olasınız. Çünkü o, güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur; yağmurunu hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırır.”).

adorno’cu “ussal toplumsal bir tümel öznenin, insanlığın oluşturulması bugüne dek başarısız olmuştur” (a. demirovic, “özgürlük ve insanlık”, sf.329, felsefelogos, s.25/26: günümüzde marxism, 2005/1-2) kabulü aynı zamanda usa dayalı toplum inşasının kendisinin de ütopyalaştığını görmeyi gerektiriyor. gökte olduğu düşünülen “baba” imgesi gibi, herkesi her koşulda sevebilme yetisi gibi insan ile toplumda ussallık görme arzusu idealden öteye gidememiş. insanın herkesi sevebildiği ve buna mukabil o derecede de ussal bir toplumun, ussal bir ferdi olmayı başarabildiği bir zemini düşünüyorum. insan başka ne ister? hiç yanıltıcı görmeyin bu soruyu; bana kalırsa insan daha birçok şey istemeye devam eder; çünkü saydığım bu iki niteliğin insana sonsuz bir cennet mutluluğu vereceğini de bilmiyoruz. dahası cennet mutluluğunu verse bile insanın bununla yetinebileceğini de bilmiyoruz; #14511745 no’lu entirimde biraz bu düşüncemi aktarmaya çalışmıştım; hareket noktam da biraz şaşırtıcı gelebilir ama futurama the beast with a billion backs‘tı. insanların istediği şeyin sonsuz mutluluk olduğu bile şüpheliyken, mutlak bir gelecek ideali sunan herhangi bir sistemin ardından koşup, ideolojinin adamı olmanın bir manasını göremediğim için homo insipiens başlığını açmıştım. cennet bahsinde dediğim gibi cennete girdikten sonra (ne tuhaf değil mi; “cennete girmek” deriz, buna mukabil “cehenneme düşmek” ya da “cehenneme atılmak” deriz. cennete giren insan ile cehenneme düşen insan özde aynı; kuyuya düşen adamla yatağa giren adamın aynı olması gibi. oysa ikisinin başlangıçta aynı özden hareketlendiğini ancak sonradan farklılaştığını düşünmek zorundayız.) “ya insan yeniden yasak meyveden yiyerek babasına ihanet ederse? işte burada sarsılma: cennetteki insan, buradaki insan değildir. buradaki insan cennetten taşar; insanın evvela cennete uygun hale gelmesi gerekir. işte dinin getirdiği hürlük budur…” cennet tasarımındaki ütopik imgelerin hepsi insan ihtiyacından doğuyor; tıpkı toplum ve devlet hayatına yönelik ütopyalardaki ihtiyaç faktörü gibi. örneğin bacon’ın nova atlantis’inde rüşvet almayan bir yeni atlantis’li çalışan / memur tipi dikkat çeker. bu adam niçin kurgulandı, tasarlandı? çünkü yazar bacon’ın ingiltere’si rüşvet yiyenlerden ve verenlerden çok çekiyordu. o halde bu ütopyanın, cennetin tasarımında insanların rüşvet almayanların ülkesinde mutlu olacağına dair bir inanç vardır. cennette “huriler” düşüncesi de (tur suresi 20; rahman suresi 72), haliyle yaşamında huri görmemiş, bunun eksikliğini hisseden insanlara seslenir. “çadır içinde bekleyen huri” (rahman suresi 72) kurgusu, hayatı çadırlarda yalnız başına geçen bedevinin, söz konusu kuralları yerine getirmişse, kolaylıkla “hayır” diyemeyeceği bir davet olsa gerek. bacon rüşvetin olmadığı bir ülke tasarlıyor; islam da rüşvetin, faizin, haram paranın olmadığı bir ülkenin idealini kuruyor; beri yandan huriler de ilahi rüşvetin daniskası olmuyor mu? o halde bazı rüşvetler ödülden sayılabilir.

there is beyond the sky
a heaven of joy and love
and holy children, when they die,
go to that world above.

there is a dreadful hell,
and everlasting pains;
there sinners must with devils dwell,
in darkness, fire and chains.

isaac watts‘ın şiiri çok naif. belki de böyle olmak zorunda; çünkü başka türlüsüne “tasarım yetisi” yetmiyor. beri yandan tasarlamak da zorunda; peki ne yapacak? önüne konulanla yetiniyor. iki alem tasarlıyor; birine yaklaşıp diğerinden kaçıyor. başka bir adam daha peydah oluyor; o da iki alem tasarlıyor; birine yaklaşıp diğerinden kaçıyor. ama bu ikinci adam için ölmeyi beklemeden, bu dünyada yapılacak değişiklikler önemli. bu dünyanın ıslah edilmesi gerektiğini uydurduğu ideal devlet hikayesiyle anlatmaya çalışıyor. bu yüzden naif değil; çünkü dünyevi. ancak bir yönden öbürüyle aynı yapıda: ikisi de tasarlayabilecekleri ölçüde mutluluk ideali tasarlayabiliyor, yani ellerinden gelenin en iyisini düşleyebiliyorlar. ütopya mevzusunda bir yerde şöyle deniyor: “yunan tasarımının yiyeceği bizim besinimizin antitezi… zihnimiz olanaklar üzerinde serbestçe oyun oynuyor” (herbert george wells, a modern utopia, p.99, nebraska press, 1967). düşünemediğimizin hayalini nasıl kurabiliriz? kurup kurabileceğimiz en iyi “cennet” (iyiden kastım, “tatmin ediciliği bakımından iyi”lik durumudur; öyle ya farklı dinlere göre farklı cennet tasarımları mevcuttur) budur; çünkü biz tasarlayabildiğimiz kadarıyla tasarlayabiliyoruz. bunun sağlaması olarak şu örneği verebilirim: ben ferrari motorlarıyla ilgili bilgi sahibi değilim; o halde burada onunla ilgili tatmin edici bir masal anlatmamın imkanı da yoktur; dahası “en iyi ferrari motoru” idealim de tatmin edici olmayacaktır; çünkü ferarri motorlarına dair zeminde zihnimin serbestçe at koşturabileceği herhangi bir boşluk yoktur. zihnim benim her şeyim; “aklımı yitirdiğim” söylendiğinde; aslında düşün dengemi yitirdiğim kast edilmiş olur. cennet tasarımına inanmayan kişi de, bu zeminde dengesini yitirmiş demektir. çünkü tasarlanabilecek bir zeminde, tasarlamamayı seçmiş olmanın acılığı kendini gösterir. ileride mars’ta koloni kurabilirsek, cennet tasarımlarımız da değişecek kuşkusuz. işte o zaman yeni dengeler ve haliyle denge yitimleriyle karşı karşıya kalacağız; çünkü cennetten taşmanın ya da “cennet tasarımından” kopmanın kendisinin de ütopya kurulumundaki ihtiyaç durumuyla alakalı olduğu kanaatindeyim. bana göre bulamayan değil, aramayan insanlıktan çıkar.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 08/03/2009 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: