C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Sonsuz bilgisizliğimize dair…

Ziya Gökalp, Cumhuriyet gazetesi’ndeki yazılarında kullanmış olduğu o meşhur çınaraltı teması kapsamında kendine meçhul bir filozof yaratmış ve fikirlerini onun üzerinden dile getirebilmişti; bir makalesinde şöyle diyordu: “Bazı kimseler hala hedef ile mefkurenin ayrı ayrı şeyler olduğunu anlayamıyorlar. Hedef şuurlu bir fikir, mefkure şuursuz bir duygudur… mefkure yaratıcı bir hız, yaratıcı bir hamledir. Hedef, düşünülmüş bir gaye, yaratılmış bir maksattır. Bu gayeyi, düşünen, bu maksadı yaratan da cemiyet değil ferttir. O halde mefkure maşeri, hedef ferdidir.” (Z. Gökalp, Makaleler ix., sf.168, xxxi. Hedefler ve Mefkureler, Kültür Bakanlığı Yay., 1980) “Sapere aude” yani “daima (öğrenmeye) atıl/cesaret et” düsturu da ferdidir; bu yüzden sonsuz bilgisizlikteki eşitliğin bozulmamasını sağlayan asli unsurdur aynı zamanda. Zira “aydınlanma” nosyonunu “18. yy. aydınlanması” kalıbından bağımsız olarak, ziyadesiyle ferdi düşünürsek, anlamaya çalışırsak aslında hiç kimsenin kimseyi aydınlatamayacağı da ortaya çıkar. Çünkü bilgiye yönelim sayesinde amaçlanan yeni durumun ne olduğu belirsizdir. Mağara figürü alabildiğine karanlık bir izlenim bırakıyor (ki in inferno nulla est redemptio kapsamında incelediğim figürlerin boğuculuğunu anımsayın); daha rahat olalım; örneğin bir sandalın içinde uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında aylarca, yıllarca kaldığınızı düşünün; mağaranın içindeyken dışarıdan içeriye arasıra gelen ışığın belli ölçüde her tarafınızı sardığını düşünün; ne fark etti? “Mağaranızın girişine arkanızı dönmeyin, önünüze dışarıda yaşanan/yaşayan her şeyin gölgesi düşer, onu da hakikat sanmayın” önerisine ne gerek var; alın işte sanki sonsuzluğun ortasında, her tarafınız açıklıkken de aslında siz yine mağaranızda, yine gölgelerle boğuşmaktasınız. Önemli olan sadece sizdeki aydınlanma; sizdeki atılım, mağaranın içinde veya dışarıda hiç fark etmez; önemli olan ferdi atılım. zaten bu yüzden başlıkta zikredilen eşitliğin bozulması mümkün değil.

peki o halde öznenin zamanı ve mekanı söz konusuysa onların tek tek anlaşılabilirliği nerede? simone weil “yalnızca vazgeçilen şeye sahip olunur. vazgeçilmeyen şey bizden kaçar.” diyor yerçekimi ve tanrı’nın lütfu‘nda. bana kalırsa zamana ve mekana sahip olabilmek için onlardan vazgeçmek gerekiyor; yoksa yaşıyor olma halinin ölme hali olduğu aşikar; bu açıdan zamanın, yok oluşun boyunduruğuna rağmen anlamlı kılınabilmesinde anın anlamını yitirmiş olması çivi gibi çakılır zihnimize. henüz bebekliğinde olduğunu varsaydığımız bir kitlenin bebekliğini kanıtlayan birer insan sureti olarak hem ana bir anlam yükleyemeyerek hem de bir gün mutlaka öleceğini bilerek mekandan yani yeryüzünden vazgeçmemek de saçma. “sapere aude!” tamam da ne için, ne suretle, nereye kadar? yalçın küçük’ün şebeke’sinde şöyle deniyor: “teori, eninde sonunda, kurgudur. ütopya, aklın toplumsal-egemen duvarlarını yıkabilmesidir” (sf. 370, ithaki yay, 2005) evvelden distopya başlığında “zira vazgeçemeyişlerimiz (çözümsüzlüklerimiz) tragedyalarımızı oluşturur, distopyalarımızı değil.” demişim; buradan yapılan çıkarım şu: özneye zerk edilen “sürekli bil” hatta mümkünse “kendini de bil” öğütleri başka bazı şeylerden sine qua non vazgeçişlerimiz anlamına gelir. bu kaçınılmaz bir sonuçtur; çünkü niteliğinde ferdilik var yani yalnızlık: insan iki yana birden dönemez, hep tekil kalır. en fazla kendisini aydınlatabilecek kadar bir dünyası olduğundan; düşleyebileceği en kötü dünya projesi bile diğer insanları ilgilendirmez, ki bir de ütopyaları düşünün. sadece yazarları için bir anlam ifade eder; çünkü ziya gökalp’in dediği gibi “hedef ferdidir”, tıpkı tragedyalarda olduğu gibi.

şu açıkça ortaya çıkıyor sanırım: orestes örneğini defaatle vermiştim, çektiği acıların bir kısmını kızkardeşleriyle paylaşıyordu ama bu ortak acıların müthiş getirisi niyetine ana katili olduğunda, biz yunan tiyatrosunun izleyicileri çözümsüzlük anlamında, tragedya izlemiş oluyorduk. bu da herkeste ortak, ancak herkeste başka türlü işleyen bir çark olarak kendini gösteriyor. şimdi çok başka türlü bakalım mevzuya; ya solon, mısırlı rahibe benim burada yazdıklarımı söyleseydi de, aslında bebekliğin asla giderilemeyebileceğine dair onun kafasında soru işaretleri doğurabilseydi? o zaman da bu entiri olmazdı; büyük ihtimalle yunani özneyi arayışta başka bir kaynağa sarılmam gerekirdi. mesela hazır tufan demişken, nuh tufanı’nı anımsayabilirdim. öyle ya büyük vakaları, onları çeken, onlarla sarsılan insan evlatlarıyla anımsayan bizler için bu tufan, aslında onun tarafından yutulmayan bir adamın adıyla anılmak durumunda bırakılmış. garip ki, sonradan “o gemiyi yapmak benim fikrimdi, ben aklettim” bile dememiş, o derece de mülayim ve dürüst.

Reklamlar

One comment on “Sonsuz bilgisizliğimize dair…

  1. Anonymous
    16/01/2009

    >Zevkle takip ediyorum blogunu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 09/01/2009 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , .
%d blogcu bunu beğendi: