C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>R. Brague – "Yahudiler ve Avrupa"

>“Yahudiler ve Avrupa”

Görüldüğü gibi daha önceki bir kültür karşısındaki ikincillik durumu, benim “Romalılık” dediğim şeyi oluşturur. Bu tutum, zaten Yunanca metinlerle de iyice belirgin bir hale gelmiş olabilir. Romalılık, kendi bütünlüğü içinde Hıristiyanlıktan öncedir. O halde, bu tutum Hıristiyanlıktan bağımsız olarak Akdeniz dünyasını göstermektedir. Bu bağlamda Hıristiyanlığın rolü ne olabilir? Bana öyle geliyor ki Hıristiyan toprakları, hatta Avrupa, kuşkusuz, kültürel ikincilliğin varlığını değil ama, sürekliliğini Romalılığa borçludur. Aslında, benim “Romalı” dediğim tutum sırf Romalılara vergi değildir ama, daha da dikkat edilmesi gereken başka bir olgudur: Avrupa kültürünün “pagan” ya da antik dönemine de özgü değildir. Bu tutum kesinlikle, Avnıpa kültürünün öteki döneminin olgusudur, öyle ki bu terimin yol açacağı bulanıklıklardan kaçınmak için “Yahudi-Hırisfiyan” demeyeceğim, buna karşılık “Yahudi VE Hıristiyan” diyeceğim.

Şu halde “Yunan” ve “Yahudi” Avrupa’nın iki temel öğesi olarak rol oynadıkları için her ikisi de “Romalı”dır. Daha kesin bir deyişle: Avrupa, onların her ikisini, “Yunanı” ve “Yahudiyi”, Romalı bir görüş açısından kabul ettiği içindir ki, bunlar bizzat kendileri olabilirler ve etkilerinin tamamı Avrupa’da ortaya çıkabilir. Bu iki öğeyi, “Yahudi”yi bu bölümde, “Yunan”ı da sonraki bölümde sırayla inceleyeceğim.

Yahudilik’in İki Anlamı

Avrupa’nın Yahudi boyutuyla olan illgsini soruşturmak yerinde olur. Burada olası bir yanlışlığı, konuya açıklık getirerek ortadan kaldırmayla işe başlamam gerekiyor. “Yahudi” sıfatının aslında iki anlamı vardır, bunları karıştırmamak önemlidir. Yani “Yahudi”nin bir geniş anlamı, bir dar anlamı vardır:

a) Geniş anlamda, aslında bu sıfat, uzak kökenlerinden günümüze kadar, Yahudi halkının deneyiminin tümünü imleyebilir. Bu tarihin kurucu olayları, Yahudilerin Yasa, Peygamberler ve Yazılar (“Te Na Kh”) dedikleri, Hıristiyanların da Eski Ahit dedikleri yazılarda seçilmiş ve kaydedilmişlerdir. Bu tarih, Mişna sonra da Gemara yorumları çağlarından geçip Ortaçağı da aşarak, özgürleşme dönemine ve çağdaş döneme kadar uzanır.
b) Fakat sıfatın bir de dar anlamı vardır. O zaman bu sıfat, Tapınağın 70 yılında yıkılmasından sonra kurulan Yahudiliği ve bir otuz yıl sonra Yavne’de, Kutsal yazıların tümünün saptanmasını gösterir. Bu dar anlama göre, Hıristiyan kilisesi Yahudilikle baba-evlat ilişkisinden çok, ikiz kardeşlik ilişkisi içindedir. Yeni Ahit Hıristiyan kilisesinin daha başlangıcında, bir büyük ve bir küçük olmak üzere iki oğulu sahneye çıkararak bu kardeşlik ilişkisini bir dizi meselle iyice anlatır; bu mesellerin en ünlüsü elbette, genellikle “müsrif oğul” (Luka 15, 11-32) adı altında bilinenidir. Bu iki oğul, genellikle, biri kutsal Bağlaşmanın ilk konusu İsrail’in; öteki ise daha sonra oraya girecek olan pagan ulusların temsilcisi olarak yorumlanır. Yahudilerde, hep Hıristiyanların pek övücü olmayan bir biçimde, Yakup’un düşman kardeşi Edom’a benzetilmesine rastlanır.
Aynı zamanda, Yahudiliği ve Yahudileri ayırmak gerekecektir. Her Yahudi, Yahudi olarak hareket etmez. Tıpkı Hıristiyanların her zaman Hıristiyan olarak ya da Müslümanların Müslüman olarak hareket etmediği gibi. Burada sıfatları, o sıfata sahip olduklarını iddia edenlere, sahip oldukları kadarıyla vermeyi tercih ederim. Böylelikle post mortem ve ayrıca, yorumcunun kanaatlerine göre değişken birtakım zoraki eklemelerden kaçınılacaktır. Bir kültür, bir eğitim, kültürel bir özümseme, bir “duyarlılık”, Yahudi ya da Hıristiyan, hatta Katolik ya da Protestan vb. diye nitelenebilir elbette. Bu anlamda, hiçbir şey Spinoza’yı Yahudi olarak düşünmeye engel değildir. Fakat o zaman da, Voltaire’i Katolik olarak, Razi’yi de Müslüman olarak düşünmek gerekir. Öte yandan, kendisine Yahudilik yakıştırılacak kişilerce reddedilen bir ait oluşu tözselleştirmek ve bundan, canımızın istediğine, hatta kendisi kabul etmese bile, bir “Yahudi oluş” meydana getirmek gerekecektir…

Yahudi Tarihinde Avrupa

Dar anlamda Yahudi deneyimi ne Avrupa’nın ne de Hıristiyan dünyasının ayrıcalığıdır. Yahudi tarihi aslında Avrupa ve Bizans tarihi çerçevesinde fakat bir o kadar da Müslüman dünyasında —hatta daha ötede. Malabar Kıyılarına kadar— ve Çin’de cereyan etmiştir. Bu tarih hakkında verilmesi uygun olan yargıya ve Avrupa’nın negatif anlamda olduğu gibi pozitif anlamda da Yahudiliğe getirdiği şeyi bilme sorusuna gelince, tarihçilere, hepsinden önce de Yahudi tarihçilere başvurulmasını Öğütlerim. Yahudiliğin Avrupa yolculuğu, Yahudi tarihinin, sürgünün, dağılmanın, ardından da İkinci Tapınağın yıkılmasından sonraki aşamalarından biridir-. Bu yolculuk aynı zamanda, Uluslara bağlı düzey bakımından da, en olumsuz aşamalardan birini gösterir. Aslında, Yahudiliğe dönmüş tek bir ulus deneyimi yaşanmıştır; o da İslamlaşmış ya da Hıristiyanlaşmış Akdeniz çerçevesinin dışında yer alır. Söz konusu olan, Kırım çevresindeki Hazar Krallığıdır. VII. yüzyıldan XI. yüzyıla kadar, bu krallığın seçkin tabakası kuşkusuz oldukça yüzeysel bir Yahudiliğe dönmüştü. Yahudilerin zalim, Hıristiyanların da mazlum rolünü oynadıkları istisnai bir durum, İslamlıktan bir yüzyıl önce, VI. yüzyıl Yemen’inde Zu Nuvas’ın saltanatında olmuştur. Başka her yerde Yahudilik, (Yuda ben Samuel) Ha Levi’nin savunmacı baş eserinin adı gibi el-Hazari, “horlanan din” olacaktır.

Bu horlanma, bütün Akdeniz havzasında bütün Ortaçağ tarihinde sürmüştür. Müslüman ve Hıristiyan iki kıyı Yahudi tarihi açısından karşılaştırılabilir. Karşılaştırma Hıristiyanlığın lehine olmaz. Ortaçağda Akdenizin kuzeyi, uzun zaman, güney tarafından küçümsenir; bu, uygarların barbarlara karşı duydukları ve bir türlü vazgeçemedikleri küçümsemedir. Yahudiler de Kuzeyi kötülemede geri kalmazlar. Örneğin, İbn Meymun’un (Moses Maimonides) yazılarında Franklar ülkesinin kirinden, pisliğinden sözedilir; bu sözlerle Akdeniz dünyası hakkında bugün üretilen klişeler arasında eğlendirici bir benzerlik vardır. Yukarıda sözünü ettiğim ve sonucu Hıristiyanlar aleyhine çıkan karşılaştırma, kültür düzeyinde olmamakla birlikte, Yahudi cemaatlerinin durumu karşılaştırıldığında doğrulanır. Genel olarak Mısır’da Fatımi Halifesi Hâkim’in ya da İspanya’da Muvahhitler’in zulmü gibi istisnalar bir yana atılırsa, Yahudi cemaatleri, aslında, Müslüman dünyasında Hıristiyan dünyasında olduğundan daha iyi muamele görmüşlerdir. Modern Avrupa tarihin en büyük Yahudi kıyımına sahne olmuştur. Çağımızdaki (“bilimsel”, çünkü sahte bir biyoloji kuramına dayanmaktadır) antisemitizm ile onun arkasından gelen Nazilerin Yahudi halkını yok etme girişiminin Hıristiyanların diasel nitelikli Yahudi karşıtlığı ile bir süreklilik mi oluşturduğu yoksa ondan kopuk mu olduğu tarihçiler tarafından hâlâ tartışılmaktadır.

Hıristiyanlardaki Yahudi karşıtlığına gelince, bu da çeşitlidir. Kilise Babalarının Sinagogla tartışması (örneğin, Aziz Ioannes Khrysostomos) çoğun dilsel düzeyde kalmıştır. Fakat bu tartışma hukuksal ölçüleri hazırlamıştır: Yahudilere toprak mülkiyetini ve kimi mesleklerin icrasını yasaklayan yasalar Ortaçağa kadar uzanır. Bu tartışma daha genel olarak Yahudilere karşı güvensizliğe yol açmış ve güvensizlik bu kez tamamiyle fiziksel biçimdeki şiddet patlamalarına götürmüştür.

Böylece Yahudi tarihi Batıda olduğu gibi Doğuda da çok trajik bir görünüm kazanır. Ortodokslar ve Latin Katoliklerle, Katolik Rumlar arasında paylaşılmış Orta Avrupa, l648’de Kazakların başkaldırması sırasında büyük katliamlara ve yüzyılımızın başına kadar da nerede, nasıl ve ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan Yahudi kırımlarına sahne olacaktır. Batıda aşıl anlamında zulümler (katliamlar, zoraki din değiştirmeler, “Ayinlerde kan dökme” suçlamaları vb.) hemen hemen nerdeyse Haçlılarla başlamıştır ama bunlar en azından Yahudilerin İspanya’dan sürülmelerine kadar devam etmiştir (1492).

İçinde bulunduğumuz dönemde Yahudi tarihinin Avrupa tarihinden gittikçe ayrılıyor olması, kısmen, çevrenin düşmanlığından ileri gelmektedir. Çünkü Yahudi nüfusun ağırlık merkezleri gitgide Avrupa mekânının dışına çıkmıştır. Yahudiler, XIX. yüzyıldan beri Amerika’ya ve yüzyılımızın başından (ç.n.) beri de İsrail’e doğru olmak üzere Avrupa’yı terk ederler. Bu akışın ancak ufak bir kısmı, bağımsızlığını kazanan Kuzey Afrika ülkelerindeki Yahudilerin Fransa’ya göçü ile telafi ediliyor. Bu eğilim yani Yahudi tarihinin Avrupa tarihinden ayrılma eğilimi Sovyet Yahudilerinin göçüyle tüm eski kıtada (Avrupa, Asya, Afrika ç.n.) genelleşeceğe benzemektedir. Herhalde, Yahudi tarihinin Avrupa döneminin kapanmak üzere olup olmadığı akla gelebilir.

Avrupa’ya Yahudi Katkısı

Tam tersine, Yahudiler birey olarak katkılarını Akdenizin iki kültür alanına, hem kuzeyine hem güneyine, ekonomiden, politikaya, bilimlere, dine kadar birçok alana yaydılar. Ortaçağ Avrupasına gelince, bir olgu, Müslüman düşünürler tarafından tercüme edilen ve yorumlanan Antik dünyanın entellektüel mirasının Latin Hıristiyanlığına geçişinde başrol oynadı; Bu, XIII. yüzyıldan başlayarak Sefarad Yahudi dünyasının entellektüel merkezlerinin, Endülüs’ten Provence’a, Kuzeye doğru yer değiştirmesidir. Muvahhitler’in zalimliği yüksek mevkiden, birçok entellektüeli (özellikle Kimhi ve İbn Tibbon ailelerinin ataları) Hıristiyan Provence’a sığınmaya sevketti. Onlar burada temel metin olarak gördükleri, Yahudi ya da Müslüman olsun, Arap dilinin düşünürlerinin metinlerini İbraniceye çevirdiler. Kimi metinler korunmuş olmalarını bu çevirilere borçludur. Böylece örneğin Themistius’un Gök İncelemesi Üzerine ve Metafizik in Lamda kitabı üzerine her ikisi de Grekçe yazılmış yorumları, bütünü kaybolmuş ya da sadece fragmanlar halinde mevcut olan Arapça orijinalinden İbraniceye yapılmış bir çevirideki bütünlükleri içinde ancak varlıklarını sürdürdüler. Aynı şekilde, İbn Rüşt’ün yaklaşık bütün metinleri İbranicede elyazması biçiminde varlıklarını sürdürürler; halbuki Arapça metin ve Platon’un Devletine İbn Rüşt’ün yaptığı yorum kayıptır.

İkinci bir çeviri aşaması Latinceye doğru olur. İbranicenin aracılığı olmadığı yerlerde bile çevirinin, içlerinde bir Yahudi’nin baş rolü oynadığı ekiplerce gerçekleştiği olmuştur; çeviriyi Arapçadan bir halk diline yapan o kişi, çeviriyi bir Hıristiyan kâtibe dikte ediyordu o da bunu Latinceye çeviriyordu. Bu tür ekipler XII. ve XIII. yüzyılda Toledo’da sonra yine XIII. yüzyılda Napoli’de faaliyette bulundular. Böylece modern Avrupa, bu Yahudi çevirmenlere çok şey borçludur. Çünkü bu çeviri hareketi, üniversitelerin kurulmasına bağlı Avrupa entellektüel atılımıyla çakışır; Yahudiler bu atılımı algılamakta başkalarından geri kalmadılar ve buna büyük ölçüde katıldılar. Fakat Avrupa kültürüne bu katkının, Yahudiliği Yahudilik olarak ilgilendirip ilgilendirmediği sorulabilir.

Benzer bir soru modern dünya sözkonusu olduğunda da akla gelebilir. Elbette, Yahudi deneyiminin son iki yüzyılın Avrupa kültürü için belirleyici olduğu iyi usavurmalarla savunulabilir. Fakat Marx’ın, Freud’un, Einstein’in, Kafka’nın ve birçok başka Yahudinin adlarını anmak bu durumda yeterli değildir. Bu düşünürlerin ve herşeyden önce Yahudi Sorunu ile Musa ve Tektanrıcılıkın yazarlarının ne ölçüde Yahudiliğin sadık temsilcileri olduğunu ve ne ölçüde, onların Avrupa kültürüne yadsınamaz katkılarının, Yahudilik olarak Yahudiliğin katkısını iyi bir biçimde temsil ettiğini ortaya koymak gerekmektedir. Yahudiliğin özünün sınırlarını belirleyebilmek gerekir. Bu işlem her din için nazik bir konudur; tam anlamıyla “dogmaları” olmayan Yahudilik için durum haydi haydi böyledir. Buna bağlı olarak, örneğin, kaynağının —Bağlaşmanın— dinsel bağlamından bir kez koparılmış ve tam anlamıyla tanrıtanımaz düşünürlerce dile getirilmiş olsa da yasa düşüncesinin Yahudi düşünürlerde hâlâ bir ortak paydayı temsil ettiğini göstermeye çalışabiliriz”.

Bununla birlikte, bu soruların cevabı ne olursa olsun, Yahudiliğin Avrupa kültürü üzerinde Yahudilik olarak yaptığı etki oldukça geç bir tarihte ancak ele alınabildi. Yahudi cemaatleri uzun zaman, üyelerinden kimilerinin özel rolünü saymazsak, siyasal güce her türlü katılımın dışında bırakılmışlardı. Yahudiliğin açıkça sesini duyurabilmesi ve İbranicenin tekelci kullanımının yazılı metinlere dayattığı gizli nitelikten çıkartılması için, özgürleştirme sürecini beklemek gerekti. Bu süreç XVIII, yüzyılda ilkin Cermen ülkelerinde (Avusturya ve Prusya) ortaya çıktı, sonra Fransız Devrimini izledi. Bu dönemde Avrupa artık çoktan kültürel bir gerçeklik olmuştu ve bu alandaki birliğinin bilincindeydi. Böylelikle Yahudilik, damgasını, üstelik belirgin damgasını artık, kurulmuş olan Avrupa’ya vurabilmiş, fakat Avrupa’yı yapmada ancak pek az katkılı olabilmiştir.
Aslında modern dönemden önce, hepsi de entellektüel alanlarda yer alan sadece önemsiz birkaç istisnaya işaret edilebilir. Örneğin, Yahudi yorumcuların, Hıristiyan yorumu üzerindeki etkisine işaret edilebilir: Origenes ya da Ermiş Hieronimos, zamanlarının hahamlarının derin bilgilerinden, Victorinler de Rashi’nin yorumundan yararlandılar. Yahudi karşıtlığı konusunda, çoğu zaman dönemin kabul ettiğinin de çok ötesine giden yergi yazılarıyla tanınan Luther bile, Kutsal Kitap çevirisinde sık sık David Kimhi’nin yorumlarını tercih etrniştir. Aynı şekilde, İbn Meymun’un Şaşırmışların Kılavuzu’nun yüksek skolastiğin ve özellikle bir De regimine judaeorum da yazmış olan Thomas Aquinas’ta biçim alışında oynadığı başrol unutulmamalıdır. Bilginler arasındaki bu diyaloglar dışında kapsamlı sayılabilecek ve popüler karakterde tek bir etki olgusu bir istisna olan İspanya’da görülür. Şu halde bütün bu fenomenler pek fazla önem taşımazlar.

Eski İsrail’in Katkısı

Buna karşılık, Kutsal Kitap deneyimi, Eski Ahit’in deneyimi, Avrupa’nın Avrupa olarak oluşmasına, açıkçası, geniş ölçüde katkıda bulunmuştur. Bu etki herşeyden önce Hıristiyanlık aracılığıyla oluştuğu için ben de onu o görünümü altında inceleyeceğim. Bununla birlikte dikkat çekici bir nokta söz konusudur: Hıristiyanlık, Eski Ahit’i, Yahudiliğin yaptığından çok farklı bir kabulle ele aldı. Yahudilik, Torah’ın başlığı altında Eski Bağlaşmanın deneyimini ana çizgileriyle yeniden ele almıştır. Buna karşılık Hıristiyanlık, Yahudiliğin bir yana bıraktığı ya da Mesih dönemi için bir yana ayırdığı öğeleri korudu: Bağlaşmanın törensel boyutu İkinci Tapınağın yıkımından sonra Yahudilik için değerini yitirmişti; oysa bu boyut, Hıristiyan törenlerinde varlığını sürdürür, Davut Krallığı, İsrail toprağının yabancı egemenliğine geçmesiyle ortadan kalkmış-, Hıristiyan imparatorların ve Batı krallarının kutsal misyonunda yeniden belirmiştir; Peygamberlik ortadan kalkmış, hatta Yahudilik bu ortadan kalkışı görmüştür; Yahudilik bu durumu çeşitli biçimlerde, örneğin İsrail ülkesinin yitirilmesiyle açıklıyordu; peygamberlik azizlerin işlevinde, özellikle de tarikatların kuruculannda sürüp gider. Bu benzerlikleri eski niteliğin bir kalıntısı diye mi yorumlamalı yoksa vahyin (açınlamanın) “tinsel” yeniden yorumunu bir yana bırakıp O vahyin bütünlüğünü kurtarma diye mi yorumlamak?

Yunanistan ve Roma konusunda yaptığım gibi, Avrupa’nın Eski İsrail’den miras olarak aldıklarının ayrıntılı bir dökümünü yapmaya girişmeyeceğim. Bu durumda, Katolik, Ortodoks ya da Protestan dünyalara göre mirası benimseyişin birçok tarzı olacaktır. Kutsal Kitabın varlık tarzı bu üç alanda aynı olmadığı gibi. Kutsal Kitabın iki bölümüne verilen önem de aynı değildir. Bundan dolayı, bu noktada da nakledilen içerikten çok, naklin biçimine, hatta nakli mümkün kılmış olan şeye önem vereceğim.

Çünkü içeriğe bağlanmak istendiği takdirde, Eski Ahit’in Avrupa üzerindeki kültürel etkilerinin listesi, bir anlamda hemen hazırlanır. Birçok kez bu liste çıkarılmıştır. Fakat listenin içerdiği maddeler öylesine geniştir ki, listeyi verebilmem için Avrupa geleneğinin tümünü ayrıntılarıyla tekrar ele almam gerekir, ayrıntılarıyla ele almak da burada söz konusu olamaz. Örneğin insanın yaratıkların geri kalanı, özellikle de insanoğlu için yaratıldığı varsayılan hayvanlar üzerindeki üstünlüğü düşüncesi; ya da insanın Tanrı ile olan ilişkisinin herşeyden önce, Eski Bağlaşmanın peygamberleriyle Avrupa’ya gelen ahlaksal uygulamada gerçekleştiği düşüncesi; yahut da Kutsal Kitap kökenli şu anlamı içeren tarihsel oluş düşüncesi; kesinlikle çevrimsel olmayıp, mutlak bir başlangıçla (Yaratılış) ve belli bir sonla bezenmiş zamanlılık düşüncesi.

Bu konuda tarihteki Roma’nın İsrail’e bıraktığı çok olumsuz imgenin ötesinde zamanlılığın Romalı deneyimi ile zamanın düz çizgi şeklindeki tasarımı arasındaki koşutluğa işaret edelim. Tam Romalı kahraman tipi olan Aeneas’ın sonunda baba ocağına dönen Ulysses’e hiç benzemese de, vatanını, toprağını ve baba evini terkeden İbrahim’in belki en iyi pagan koşutu olduğu yazılmıştır. Aynı şekilde belki Roma’nın kuruluşu ile Kenan ülkesine girerken, inşa etmedikleri evlerde oturduklannı ve ekmedikleri ağaçların meyvalarını topladıklarını çok iyi bilen İsrail oğullarının yerli olmayışlarının da bu koşutluk içine sokmak mümkündür.

Kaynak:
Remi Brague, Avrupa: Roma Yolu, Sf. 55-64, Çev. Betül Çotuksöken, Kabalcı Yayınevi, Birinci Basım, İstanbul 1995.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 23/11/2008 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: