C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Waterworld Üzerine

>kevin costner ‘ın belki de en sağlam filmlerinden biri, ortama, manzaraya, hem su altında hem üstünde görselliğe, sonunda çıkılan kuru toprağa / adaya cuk oturan bir hikaye ve göndermeler.. bu filmde daldım gittim uzaklara, kayboldum, kendimden koptum yer yer. evvela bir uyarı yapayım entirim bol bol spoyler içerecek, izlemediyseniz filmi, seyirden önce son bir kez araştırma yapmak maksadıyla nete daldığınızda şu an bu satırlarla karşılaşmışsanız, rica ederim entirimi okumayı kesiniz. film zevkinizi piç etmek istemiyorum.

özellikle son zamanda, son 6 ayda belki de, ütopya ve distopya konusuna kimi zaman mecburen kimi zaman isteyerek eğildiğimden, mutlu gelecek tasarıları, caesar ‘ın bellum civile‘de dediği gibi homines id quod volunt vredunt yani tümüyle , inanmak istediklerine inandıkları o kurguların en temel çıkış noktasına kuru toprağa duyulan özlemi (aslında bu özlem içinde bir çelişkiyi barındırır. zira terra kavramına bu denli yabancı bir neslin, insanlık aleminin, fazla bir şey bilmedikleri atalarının yaşamlarını sürdürdükleri gibi zemine duydukları özlem, hatta bir cennet tasarımı bana çelişkili gibi geldi.) yerleştirmeleri dikkat çekici. yüzyıllar önce buzların erimesiyle, yalnızca güçlü olabilen ve ayakta kalabilenlerin yaşamlarını sürdürebildiği su üstünde bir dünyanın vatandaşlarının yaşamaları vice versa bir biçimde, yani insanlık tarihinin iki karşıt uç noktasının -bir doğal afet sonucunda- birbirine geçmesiyle, sürüyor. ne kadar ilginç daha ilk sahnede su içebilmek için, çişten içilebilir su üreten ufak çaplı teknoloji harikasından yararlanan kahramanımızın zihin yapısı, insanlığın binlerce yıllık serüveninin her durağından esintileri barındırıyor içinde. aslında bu yaşama biçimi birçok şeyi değiştirse de, jeanne tripplehorn ‘un canlandırdığı helen ‘in de dediği gibi; elleriyle, ayaklarıyla su üzerinde yaşaması için yaratılmamış olan insanın diğer insanlarla olan ilişkisinde değişmeyen şeylerden en temeli hiçbir şeyin bedava olmamasıdır. ya da insanları yaşatan temel olgu, ne olursa olsun belli güçler tarafından henüz yok edilmemiş olmalarıdır.

bizim şu an canlı şahidi ve örneği olduğumuz insanın gelecekte ilkelliğe doğuşunun şöyle de bir manası söz konusu yok değil; bir kere doğanın dengesini onulmaz bir şekile bozan, marinerimizin de dediği gibi, çok konuşmaktan dünyanın sesini duyamaz hale gelen insanın onca gelişmişliğe rağmen düştüğü konum yine ilkellikten başka bir şey olamadı. hatta daha kötüsü; bir amphora toprak parçası çok değerli bu insanlar için ya da küçük tabernada saf su içmek ücrete tabi. ya da bir saksıda domates yetiştirmek mühim bir lüks. hatta aralarında en şansızları, denizin ortasında (aslında her yer su olunca, deniz kavramı da ortadan kalkıyor haliyle. =”yaşadığımız yer, dünya” demeliyiz sanırım= habitat) uzun süre kadın eli değmemişliğin, insan sesi duymamışlığın verdiği çöküntüyle en değerli malı olan, birkaç yüzyıl öncesinden, yani medeniyetten, bizim dünyamızdan kalmış bir parça kağıdını helen’le yarım saat takılabilmek için gözden çıkarabiliyor.

çok net olan film boyunca, son zamanlarda da her anahaberde bolca işlendiği gibi, dünyanın bir küresel ısınma tehlikesi ve çöplüğe dönme riski işleniyor. bir küp toprağa muhtaç olacağınız günler yakındır denirken, günümüzün ‘dünyanın sesini kaybetmiş’ ve en nihayetinde kendi sesini de yitirmiş insanlarına bolca mesaj veriyor ama üstü kapalı, ama üstü açık.

filmde bir şey daha dikkatimi çekmeseydi olmazdı; bir kere mariner aslında bir mutant, yani artık insanlıktan çıkmış durumda, hatta kulaklarının arkasında solungaçları bile çıkmış, ayak parmakları kapanmış neredeyse, yani insanlıktan tümüyle çıkmış. batı felsefesini, düşün dünyasını, çok etkilemiş olan prometheus ve haliyle pandora hikayesi yunan’dan çıkıp, bizlere bu filmde bazı imgelere dönüşerek sırıtmıyor değil. düşünebiliyor musunuz, insan’ın insan olması için tıpkı helen’in dediği gibi, vücuduna ve ruhuna uygun bir yaşama’yı gerçekleştirebileceği suni olmayah, doğal bir toprağa, kara parçasına ihtiyaç vardır. insan toprak için yaratılmıştır, toprakla ilgisi kesildiğinde insanlıktan çıkar, evrim tersine işler, tekrar suya dönerek balıklaşır. insanın insan olması için yunan’da iki temel ölçüt vardı. birincisi hesiodos‘un theogonia ve erga kai hemerai ‘da üzerinde durduğu, prometheus’un tanrılardan çalarak insan olma yolunda ilerleyen varlıklara verdiği; ateş. ikincisi yine o insanın tümüyle insan olabilmesi için, zıddına kavuşması gerekiyordu ya, o halde tümüyle maskulen bir topluma kadın yani dişi öğe gönderilmeliydi. yani insanın insanlaşması için ikinci öğemiz de kadın oluyordu. ateş ve kadın. dikkat ederseniz, mariner’in yaşamında bu iki kavrama da yer yok. tabi zorlama bir öykündürmeden muzdarip değilim şu an, baktığım zaman görebiliyorum. ateş için temel şey kuruluktur, oysa yaşamı su olmuş hatta hafif balığa dönüşmüş, su altında istediği kadar durabilen mariner için insanlaşmanın tek yolu; kuru toprak ve kadındı. bir şekilde, sancılı bir süreçten sonra kadına kavuştu, ilk başta ne kadını ne de çocuğu kabullenebildi. öyle ki yoluna devam edebilmesi için çocuğu denize atıp ondan kurtulmayı bile düşündü. ya da helen tümüyle kendini ona teslim ettiğinde, onu çekici bulmayıp reddedebildi. çünkü insanlaşma süreci tam gerçekleşmemiş, ya da evrimi tersten yaşayan bir ırkın temsilcisi olarak, kendi deyimiyle dünyanın sesiyle kedersiz yaşayıp gidiyordu. tıpkı altın çağ insanları gibi, onlar da eğer kadınla karşılaşmasalardı, ateş tanrılardan çalınıp onlara verilmeseydi, mutlu mesut yaşayacaklardı. zekalarıyla veya tanrılarınkine yer yer benzeyen yaratıcı güçleri olmadan, adına modernite denen, kişiden kişiye değişebilir karakterdeki şu huzur dolu yaşama maksadından ötesini içermeyen savaş alanını hiç keşfetmeyeceklerdi.

o eski günlerine supremum vale (ebediyen elveda) veda etti insanoğlu.
yazın kışın birbirine geçmesine sebep olan hava kirliliğinin, çevre kirliliğinin, nükleer denemelerin -insandan, kentten uzak oldu mu, doğanın göbeğine bomba koyup patlatmanız doğal karşılanıyor. “nükleer gücünü git benim gözümün göremeyeceği bir yerde dene, doğa bunu hazmeder ya.” denmek isteniyor.- canına okuduğu düzende, her şey medeniyet için, gidip yerli halka hastalıklı battaniyeler yardımında bulunan düşünceli, modern ve uygar müttefiklerimizin (!) yararı hepimizin yararı oluvermedi mi her çağda katlanarak?



altın çağı insanlarının yaşamlarında hiç olmayan belki idiotça, belki aşksız, belki sadece gündüzleyin -gece olmadan- sürüp giden yaşamada hiçbirimiz insan değildik. henüz zekamızı ve yaratıcı gücümüzü keşfetmemiş öyle aval aval çevremizdeki cennette, kültürel değil de kendi doğamıza doğmuşluğun sarhoşluğu içinde yaşayıp gidecektik. belki platon’un devletinde devlet dışı kalmış homeros’un yerine aklın, rasyonel düşünce biçiminin en nadide sonucu, güçlünün güçsüzü ezdiği, aklına güvenenin portekiz’den kalkıp, sömürülecek yeni dünyacıklar keşfettiği yepyeni bir altın çağının (!) temelleri atılmadı mı? bu yeni altın çağı’nın sonucu olarak buzullar eridi, ve devrim önce çocuklarını yedi, en modern, en uygar olanlar önce suyun altında kaldı. tekerine çomak sokulmuş harmonianın, filmdeki en ironik görüntüsü de galiba eskilerden, çok çok eskilerden kalma bir national geographic kapağı ve üstünde yazan
paradise lost yazısı! mariner ve arkadaşları filmin sonunda kayıp cennete elbette varıyorlar, elbette yeni yaşamaya dair bir ümitleri yeniden canlanıyor. ancak yunan tragedyalarında pek geçtiğince, bir bedel gerekliliği kendii gösteriyor ve balık adamımız, kara parçasında belki de o zamana kadar hiç olmadığı kadar rahatsızlık duyuyor, zaten prometheus ‘la eş misyonu yüklenmişliği de yok değil. diğer insanların insanlaşmalarına yardımcı oluyor, kendisi insanlaşırken beri yandan onlara yeni ümidi, pandora’nın kutusunda saklı kalan o ümidi onları kara parçasına ulaştırarak veriyor. artık o insanların önünde egemen olmaya çabalayacakları yepyeni bir kara parçası var, sömürecekleri, tüketecekleri yepyeni bir dünya!

yeni ümitler, yeni insanlaşmalar… sonra yeniden başa dönerek, sağlanan uyumun bir kez daha canına okumalar… insanın insanlaşma sürecinin kaçınılmaz sonuçlarından biri bu, en azından kötülüklerin kralı korsanımızın bile kuru topraklarda ilerlemekten, gelişmekten söz etmesi ile geleceğe dair, bize hakiki olduğunu sandığımız dünyamızda biçilen insancıl, modern, pek akla dayalı (bkz: rasyonel dunyada en az bedelle en fazla mutluluk) , demokratik, yarım gram da liberal yaşama rolümüzün, uzak uzak adalarda yapılan nükleer çalışmalar vasıtasıyla bile daha huzurlu bir karaktere bürüneceğini sanan romantiklere rağmen, o yepyeni romantik ümitlere rağmen mariner suya, yani ait olduğu yere dönebilmişti, bunu en minimum ölçüde gündelik yaşamın ihtiraslarından uzaklaşmak olarak yorumlayabilmemiz bile mümkün.

okuduğunuz için teşekkür ederim, nokta.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 23/12/2007 by in Başka birtakım hassasiyetler, Genel and tagged , .
%d blogcu bunu beğendi: