C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Francis Bacon ve Mutsuzluk Üzerine

>francis bacon ‘ın sermones fideles sive interiora rerum adlı eserinin v. yani de rebus adversis başlıklı bölümü mutsuzluk üzerinedir, bu entirimde sizlere mutsuzluğun erdem doğurduğu üzerine bacon’ın çıkarımından söz etmek istiyorum, evet aslında mutsuzluk tabirinin sözlük sınırları dahilinde bir tanımıyla başlamak lazım; düşünsenize, hayatınızdaki kırılgan an’larınızı, insana ait olan ne varsa siz’de de bir parçası, bir kısmı bulunmakta ne kadar farklılaşmış olursanız olun, ne kadar nevi şahsınıza münhasır acılarla başbaşa kalmış olursanız olun, ne kadar kendinize özgü olursanız olun, aslında sizde vücuda gelen şey çok nettir.



katlanılması gereken aslında yaşamın kendisidir, bir bütünlük halinde yaşama katlanmak güçtür. o halde mutsuzluk, doğduğumuz andan beri katlandığımız bütünlükte sadece bir durumdur. tıpkı karşıtı olan mutluluğun da sadece ve sadece bir durum olması gibi.

burada ilk mesele şu; neden bu yaşamamız katlanılması gerekendir? bir kere yaşam, sürekli birbirini takip eden karşıtlardan oluşur. gündüz ve gece gibi, inen ve çıkan yol gibi, soğuk ve sıcak gibi. ayrıca bu karşıtların bir özelliği de birbirlerinin içinden meydana geliyor olmalarıdır. örneğin sıcak soğur, souk ısınır. ve bu kuralı işleten en temel ilke de şudur: bir taraf yok olma sürecine girdiğinde, diğeri doğma sürecine giriyor. yani devinim sonsuzdur. herakleitos ‘un hareketli olarak gördüğü karşıtların harmonia‘sı da budur. aynı ırmağa giremeyen insanın yaşamı bu yüzden de çift yönlüdür. mutluluk ve mutsuzluk bu yaşamanın parçalarıdırlar. oldukça akılla ortaya konabilecek verileri bir kenara koyarak mythos düşünmek istersek gece gece; insanın yaşamı ne zamandan beri hem mutlulukla, hem mutsuzlukla doludur? ve niçin buna katlanır? buna bakalım;

hesiodos ‘un erga kai hemerai‘ına göre; altın çağ, kronos’un egemenlik dönemiyle bir tutulur, insanlar için yıkım olympos’lu tanrıların saltanatıyla başlar. çağların (soy) madenlere göre sınıflandırılması iran-babil kaynaklı bir görüşe dayanır. hesiodos’a göre beş soy vardır: altın, gümüş, tunç ve demir soyları, bunların aralarına hesiodos bir soy daha sokar: homeros destanlarında sözü geçen yarı kahramanlar soyu.hesiodos’a göre birinci,yani altın soy kronos’un egemen olduğu çağa rastlar,bu dönemde insanlar kaygısız,acısız ve dertsiz yaşarlar,her türlü nimetten ve toprak bereketinden yararlanırlar.bu soyun insanları göçtükten sonra birer ‘daimon’ yani birer cin olurlar.gümüş diye nitelenen ikinci soy bir azmanlar soyudur;boyları ve akılları ile altın soylulara hiç benzemediklerini söylemekle birer dev olduklarını belirtmek ister belki de hesiodos, azra erhat hocamıza göre.. yüz yıllık bir ömrü çocuk olarak geçiren,erginlik çağına gelince de çok yaşamadan ölen bu yaratıkların ‘hybris’yüzünden yok olup gittiklerini vurgular ozan.ve burada hybris’in bir tanımı da yapılıyor:ölçü tanımamak,tanrıları saymamak,din görevlerini yerine getirmemektir hybris.. bunların yaşamı belki zeus’un egemenik dönemine rastlamış olması sonucu zeus öfkelenip yeraltına gömüyor onları.. fakat bunların da birer daimon olarak yaşamlarını sürdürdükleri belirtiliyor.altın ve gümüş soyluların olympos’ta oturan ölümsüzlerce yaratıldığı,üçüncü tunç çağını ise zeus’un yarattığını söylüyor ozan.. bunlar da öbürleri gibi kendinden öncekilere benzemez, oysa azmanlıkta onların daha ileri bir aşamasını sergilerlermiş.

altın çağı insanının yaşaması tek yönlüdür. ve var olan sadece mutluluktur. öyle bir mutluluk ki; belki de egemenliğini sarsacak hiçbir iç heyecana yaşama şansı vermemekte. aşk yok mesela. aşkın olmadığı yerde gel git olamaz, nefret yok yine. yeniden aşkı doğuracak olan. (bkz: odi et amo) hybris yani haddini aşma durumuyla beraber insanın yaşamının trajikleşmeye başladığını söyleyebiliriz. bu had aşımını tanrılara karşı gelmek şeklinde anlatır hesiodos, ama ben mesela şöyle örneklemek istiyorum; insan haddini aşmaya başlamıştır. mutluluk yetmez hale gelmiştir yaşamasında, sürekli gündüzü yaşamanın insanı insanlıktan çıkarıp başka bir şeye dönüştürdüğünde, gündüz dışında tanımlayamadığı, anlayamadığı, kapasitesinin de yetmediği bir şeyin peşinde düşmesi gibi; geceyi istemesi gibi yani. bilemeyeceği gecenin peşinde, aydınlıktan sıkılıp karanlığa ulaşan insanın yaşamı tam manasıyla trajik hale gelebilmesi için bir şeye ihtiyaç vardı. karşıt öğeye çok net. yani erkeklerden oluşan bir topluma kadın lazımdı. o zaman ötesinden beri dizginleyebildiği ama artık zincire vurulamaz / durduramadığı aslında hiç ama hiç tanımadığı cinsel organını içine yerleştirebileceği kadın nesline ihtiyaç vardı. insanın altın çağ’daki mutlak mutluluğunun en büyük özelliğinin, insanı bizim anladığımız manada insan dışında bir varlık olmaya ittiği bu yüzden de kadınla birlikte hayatına giren gece kavramının da onu gerçekten insanlaştırdığını söyleyebiliriz. yani artık pandora ile birlikte (pandora bahsi için ilgili entirime bakınız: pandora/@jimi the kewl) daha evvelden prometheus elinden ateş‘e de kavuşmuş insan, artık yaratıcı kimliğiyle dünyada egemenliğini sürmeye başlamıştır. artık tanrıların, bu yarı-insanlara kendi egemenlikleri altında olmaları koşuluyla verdikleri mutlak mutluluk sona ermişti. insan kendi başının çaresine bakacaktı. yollanan kadınla birlikte daha önceden tanımadığı cinselliğinin farkına varan insanın yaşamında artık mutluluk vardır, ama artık sadece gündüz yoktur, gece de vardır. yani mutluluk artık mutsuzlukla birlikte anlamlıdır.

başta da belirttiğim gibi, birinin başladığı yerde diğeri sonlanmaktadır. yani yaşama sürecimizin aynı zamanda ölme süreci olması gibi. mutlu olma sürecimiz aynı zamanda mutsuz olma sürecimizdir de. o halde mutluluk noktası yoktur. iç içe geçmiş karşıtların uyumu vardır. işte insanın yaşaması bu yüzden trajiktir altınçağı insanına göre.

bacon, mutsuzluk üstüne konuşmasına seneca‘nın bir sözüyle başlıyor:
“bona rerum secundarum optabilia, adversarum mirabilia” yani “mutluluğun sağladığı iyi şeyler özlenmeye, mutsuzluğunkiler ise övülmeye değer.” anlaşılabileceği gibi, bacon burada bu her iki durumun getirdikleri üzerine konuşmaya kalkışacak bizimle. özellikle de mutsuzlukla baş edebilmek: “gerçekten de, mucize denilen şey, doğal güçleri alt edebilmek anlamına geliyorsa, bu en çok mutsuzlukta görülür.” (certe si miraculum recte ponatur illud quod naturam superat, cernuntur miracula maxime in calamitatibus.)

bacon, ilginç bir ifade kullanır seneca’dan bahsederken; “(onun) bir pagandan beklenemeyecek ölçüde derin anlamlı, daha önemli bir sözü” ne kadar ilginç 16.yy’da bacon diye bir adam çıkıyor ve bir pagandan böylesi derin bir söz beklemiyor. buradaki uyumsuzluk, anlaşmazlık aslında çok da anlaşılır. o bacon ki; doğayı, ona egemen olabilmek için bilmeyi düşünmüyor muydu? oysa numen diye bir kavram yok muydu seneca ‘nın roma’sında?

“numen latincede korkuyla karışık büyük bir saygıyla eğilme ya da huşuyla başın öne eğilmesi, istem, tanrısal istenç, güç, tanrısallık, tanrı manalarındadır. ama şimdi korku kavramını gördüğünüz zaman semavi dinlerdeki tanrı’dan cehennem azabından ötürü korkma, çekinmeyi düşünmeyiniz. pagan dünyasında; yunan ve roma’da karşılıklı anlaşma usulü, efendim hadi vitesi arttırıyorum; do ut des yani tanrıyla pazarlık söz konusudur. do ut des nedir? şudur; “vermen için veriyorum.” yani bir ilkçağ insanı, daha doğrusu şöyle örneklerse kafalara daha iyi yerleşir; romalı bir çiftçi tanrı versin diye verir. ne verir?
mesela kurban verir aynen semavi dinlerdeki ritüellerde olduğu gibi. buraya kadar pek anlaşılır bu durum fakat şimdi altını çizeceğim durumlar, modern çağın din ve tanrı algıları açısından biraz ilginçtir hatta yer yer anlaşılmazdır da denebilir. öyle ki; ilkçağ insanı için hareket eden her şeyde tanrısallık vardır. hareketten kastım asla ve asla paldır küldür bir kinetik durum değildir. örneğin; ağacın dalını kesen romalı çiftçi, dalı incitmemeye dikkat ederdi. zira onda tanrısallık vardı.” (kaynak: #10388907) ama bacon’ın ne kendisi ne de yüzyılı buradaki inceliğin, derinliğin çok çok uzağındadır, o dur bir pagan’dan böyle derin bir söz beklememesinin sebebi.

bacon’ın anlamlı bulduğu seneca’ya ait söz şudur: “gerçek büyüklük, insan gibi cılız tanrı gibi de sağlam olmaktır.” (vere magnum habere fragilitatem hominis, securitatem dei.)

yine bacon’a göre; herakles’in prometheus’un (insanın) zincirlerini çözmeye giderken, koca okyanusu bir uçtan bir uca bir çömlek içinde yüzerek geçmesi (nimium de hercule, qui dum ad solvenda promethei vincula proficisceretur ) yerinde abartılmış bir ifadedir. ve bu durum bir hiristiyanın yaşamını anımsatır ona. hiristiyan kararlılığını etkiyle gösterir. (ubi ad vivum christiana constantia depingitur) yani mutluluğun yaratacağı erdem; ölçülülük, mutsuzluğunki ise töre açısından en kahramanca erdem sayılan yürekliliktir. (rerum secundarum praecipua virtus est temperantia, adversarum fortitudo, quae in moralibus reputatur pro virtute maxime heroica.)

bacon mutluluğu tevrat‘a, mutsuzluğu ise incil’e bağlar. örneğin tevrat’ta, davud’un harpını dinleyecek olursanız şen havalar yanısıra acıklı havalar da işitirsiniz; kutsal ruh’un kalemi de, eyüp’ün çektiği acıların anlatımına, süleyman’ın sürdüğü mutluluktan daha çok yer ayırmıştır. (attamen etiam in veteri testamento, si lyrae davidis aures praebeas, plures invenias threnos quam exultationes. spiritus autum sancti calamus diffusius tractavit iobi afflictiones quam faelicitatem salomonis.) ona göre; mutluluk kaygıdan, sıkıntıdan, mutsuzluk da dirlikten, umuttan uzak değildir. (res prosperae non sine plurimis timoribus et molestiis transeunt, adversae itidem suis solatiis et spe non vacant.)

erdem de hiç kuşkusuz, en güzel kokuyu yakıldığı ya da ezildiği zaman veren değerli tütsülere benzer; gerçekte mutluluk çoğunlukla kötülüğü, mutsuzluk da erdemi doğurur. (habet certe virtus simile quiddam odoramentis quibusdam pretiosis, quae fragrantissima sunt aut incensa aut tusa. nam fortuna prospera potissimum vitia hominum indicat, adversa virtutes.)

bacon bu bölümü böyle kapıyor ama, son bir şey söylemek istiyorum; benzer bir husus da insanları çekememek bahsinde ix. de invidia ‘da da geçerlidir. zira eksik olan, ya da daha altta olan bir üsttekini çekemez. karşıt durum burada da vardır: “kendi değeri olmayan bir insan başkalarının değerini hiçbir zaman çekemez, çünkü insan gönlü, ya kendi üstünlüğü ya da başkalarının kötülüğü ile beslenmek ister.” (vir curiosus et se alienis rebus immiscens ut plurimum invidus est. etenim de rebus alienis multum inquirere, neutiquam eo spectare possit, quod operosa sedulitas suis rebus conducat.)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 23/12/2007 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , .
%d blogcu bunu beğendi: