Dr. C. Cengiz Çevik (Klasik Filolog) – Blog

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümü, Dr.

Epikurosçuluk veya Haz Ahlakı (Kadıköy, TESAK 24.11.2021)

Kadıköy Belediyesi, TESAK’ta 24 Kasım 2021 tarihinde yaptığım “Epikurosçuluk veya Haz Ahlakı” başlıklı konuşmanın video kaydını şuradan izleyebilirsiniz:

Bugün burada tüm felsefe tarihi boyunca hakkı yenmiş olan bir filozofun öğretisini anlatacağım. Bu filozof Epikuros’tur. Bu filozofun nasıl yanlış anlaşıldığına dair küçük bir örnekle başlamak isterim. Onun adı birçok dile olduğu gibi İngilizceye de geçmiştir, nitekim iki sözlükten teyit ettim, “epicure” sözcüğünün ilk anlamı şudur: “Rafine yani ince bir damak zevki olan ama özellikle de yemek ve şaraptan anlayan.” İkinci anlamı ise “kendini başta cinsellik olmak üzere hissî yani bedensel zevklere adayan kişi”dir.[1]

Peki, Epikuros’un kendisi böyle biri miydi? Hayır. Haz ve mutluluk temelli öğretisi başta ahlakçılar ve idealistler tarafından yanlış anlaşıldığı veya ruhçu idealizm çerçevesinde basite indirgendiği için çağlar boyunca doğal ve ahlâkî bir temeli olmayan bir düşüncenin savunucusu sayılmıştır. Hegel’in ünlü Felsefe Tarihi’nin Epikuros’la ilgili bölümünün giriş kısmında bile o “her şeyi sıradan insan idrakinin düzeyine indirmekle” itham edilmiştir. Nitekim daha sonra Lenin’in Hegel’in kitabını incelediği Felsefe Defterleri’nde bu yorum “maddeciliğe iftira” olarak değerlendirilmiştir. (Lenin’in Felsefe Defterleri Attila Tokatlı’nın çevirisiyle Minör Yayınları’ndan çıkmıştır, ondan evvel yanılmıyorsam 70’lerde ünlü felsefeci Uluğ Nutku bir bölümünü çevirmişti. Bunlar kıymetli eserlerdir, felsefeyi filozofların metinlerinden okumak gerek.)

Bu arada Hegel’in eleştirisinin izlerini bugün geleneksel veya sosyal medya köşelerinde de görürsünüz, “insanlar değerlerini yitirdi”, “maddi dünyaya kul köle oldular”, “materyalizm değersizliktir” gibi acele hükümlerle maruz kalırsınız. Epikuros’un başına gelen de budur.

Sadece dünyevî ve duyusal aleme odaklanarak bedensel zevkleri dışında hiçbir şeyi umursamayan bir insanı düşünün, böyle birine saygı duyar mısınız? 

En azından insanı beden yaşamıyla sınırlı görmeyen, aksine bedenin ve bedenselliğin geçici olduğunu varsayan, insanı ruhsal bir varlık olarak ele alıp onu dinsel ve ahlâkî yükümlülüklerle yani kişisel ve toplumsal açıdan bir ödev ahlakıyla tanımlayan biri, kişisel hazlarına odaklanmış olan birinden nefret eder, onu maddiyatçı, ahlaksız ve hatta günahkâr sayar. Epikuros işte bu şekilde, ahlaksız ve hatta günahkâr bir yaşamın felsefî temellendirilişinden sorumluymuş gibi gösterilmiştir. Oysa antik literatürün bunun böyle olmadığını yeterince ortaya koyduğu kanaatindeyim.

Yaşamına ve öğretisine dair bilgi sahibi olmak için, hiç kuşku yok ki, antik literatüre bakmamız gerekir. Diogenes Laertios ünlü eserinde Epikuros’un onlarca eserinin adını sayar ama ne yazık ki üç mektup ve bir dizi deyiş dışında yazdığı hiçbir metin günümüze ulaşmamıştır. Dolayısıyla Epikuros’un nasıl biri olduğunu ve nasıl bir öğretiyi vazettiğini, olabilecek en iyi yol olarak başka yazarların eserlerinde bulunan bu birkaç kırıntıdan ve yine başka yazarların aktarımlarından öğrenmeye çalışıyoruz. Bununla birlikte “Epikurosçuluk” adını verdiğimiz öğretinin sonraki temsilcilerinin eserleri ve onlarla ilgili aktarımlar da dolaylı olarak Epikuros’a ve onun öğretisine dair ikincil kaynaklarımız arasında sayılabilir.

MÖ 342/1-271 yılları arasında yaşamış olan Epikuros kendisinin henüz 14 yaşındayken felsefeyle ilişki kurduğunu söylermiş. Bu bilgiyi Diogenes Laertios’un “Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri” adlı eserinin Epikuros’a ayrılan 10. Kitabından (10.2) öğreniyoruz.

 Anlatılana göre retorik ve gramer hocaları Hesiodos’un Theogonia 116 yani “her şeyden önce khaos vardı” dizesinin anlamını açıklayamayınca, küçük Epikuros onları küçümseyerek günümüz gençlerinde pek görmediğimiz bir heyecanla felsefeye yönelmiş. Bazı antik yazarlara göre bu olay 5-6 sene sonra olmuş. 

Bazılarına göreyse şans eseri bulduğu atomcu Demokritos’un eserlerini okuyucunca etkilenip felsefeye yönelmiş. 

Ancak kendisinin dönemin tüm felsefe ekollerinden bağımsız bir felsefî düşünceye sahip olduğunu ve yaşamın büyük problemlerini kendi bağımsız düşünce ve araştırmasıyla çözmeye çalıştığını söylediği rivayet edilir.

Epikuros’un kendisinden önceki felsefe üstatlarına karşı pek saygılı olmadığı tahmin edilmektedir. Onları övmez, kendini onlara borçlu hissetmez. Kimi felsefe tarihçilerine göre bunun nedeni Epikuros’un hakikati kendisinden başka kimsenin vazetmediğine duyduğu inançtır. Kendi adının yayılmasını istemiş de olabilir. Kaynak eksikliğinden ötürü bu tür spekülasyonları arttırmak mümkündür. 

Ancak şurası açık ki, Epikuros’un Demokritos’un atom kuramından çok etkilendiği açıktır. Nitekim Demokritosçu bir filozof olan Nausiphanes’in derslerine katıldığı da söylenir. Hatta Nausiphanes’in Epikuros üzerinde Demokritos’tan daha fazla etkili olduğunu düşünenler de olmuştur. Onun en yüksek iyi olarak kabul ettiği akataplêksia (ἀκαταπληξία) yani “sakinlik” kavramı daha sonra Epikuros’un ataraksia (ἀταραξία) yani “sakinlik, ruh dinginliği” kavramına öncülük etmiştir. Ancak yine de Epikuros’un felsefesinin fizikî arka planında Demokritos’un atomculuğunun bulunduğunu söylemek zorundayız.

Demokritos’un atomculuğunda var oluş materyalist bir bakış açısıyla açıklanır. Bu başı olmayan khaos teorisinin reddidir, çünkü atomlar ve boşluk hep vardır, hiçbir zaman khaos olmamıştır. Bu önemli, çünkü başı olmayan khaos inanışı her şeyin yoktan var olduğu ya da var edildiği inanışını doğurur, nitekim Hesiodos’un yaradılış öyküsünde de fiziksel var oluş 

“Her şeyden önce kaos vardı

sonra da geniş göğüslü toprak, her şeyin daima sağlam durağı

ve Eros, en güzeli olan ölümsüz tanrıların. 

… Khaos’tan da karanlık ile kara gece meydana geldi,

geceden de aydınlık ile gün ortaya çıktı.”

 Hesiodos’un bu kozmogonisi kendi içinde, kendi kendine doğum yaparak üreyen bir yapıdır. İbrahimi gelenekteki gibi bir Tanrı’nın dışarıdan “ol” demesiyle oldurduğu bir evren değildir. Demokritos’un atomcu sistemi ise bu iki sistemi de reddeder. Demokritos’a göre fiziksel evren ve zaman yaradılmamıştır. Sadece fiziksel olarak varlığını sürdüren atomlar ve onların hareket alanı olan boşluk vardır.

 Var olan her şey adeta atomların boşluktaki dansından meydana gelmiştir, buna tanrısal veya ruhanî bir anlam yüklemeye gerek yoktur. 

Epikuros Demokritos’un atomculuğunu ileri bir noktaya taşıyarak onun üzerine hazzı en yüksek iyi ve erek kabul eden doğa temelli bir ahlak felsefesi inşa eder. 

Epikuros’un felsefesinin merkezinde yer alan atomculuk fikrine ilişkin en önemli metinsel kaynağımız Lucretius’un De Rerum Natura adlı eseridir. Şiir türündeki bu eserde yapılan açıklamalardan bazıları şunlardır: Hiçbir şey yoktan var olmaz, hiçbir şey varken yok olmaz, evrenin temel yapısı görünmeyen küçük cisimlerden yani atomlardan oluşmuştur ve bunlar, maddenin karşıtı olan boşluk içinde durmadan hareket ederler. Atomların hareketi çarpma ve dış güçlerin etkisi olmadığında daima yukarıdan aşağı doğrudur. Ancak Epikuros’a göre atomlar aşağı düşerken clinamen adı verilen gözle görülmesi mümkün olmayan bir sapmayla birbirlerine çarpar ve bu çarpışmalar her şeyi meydana getirir. Bu “nedensiz” sapma varsayımı Demokritos’un mekanik sistemine getirilmiş yeni bir yorumdur ve Epikuros bu sapmayı dış etkenlerden bağımsız, atomların kendine has bir iradesi olduğu fikrine bağlıyor gibidir. Böylece Demokritos’un hareketini zorunlu ve kaçınılmaz gördüğü atom Epikuros’un zihninde kabuğunu kırarak adeta insanoğluna varoluşsal ve toplumsal zorunluluklar karşısında kişisel iradelerinin sesini dinlemelerine fiziksel bir örneklik teşkil eder. 

Doğanın yaratımı için atomun sapması gibi, insanın da tadını kaçıran tüm korku ve kaygılarından kurtulabilmesi için yüzlerce yıl boyunca oluşmuş sanı ve değer yargılarının çizdiği rotadan sapması gerekir. Epikuros bu bilinçle felsefenin fizik ve mantık alanlarına sırtını dönerek etiğe eğilmiş, insanın nasıl mutlu olabileceği meselesiyle ilgilenmiştir. Bu yüzden öncelikle insanları felsefeye çağırmıştır. Günümüze Diogenes Laertios’un eseri (10-122-135) sayesinde ulaşan Menoikeus’a yazdığı mektupta felsefeyle uğraşmanın yaşı olmadığını söyleyerek felsefe ile mutluluk arasında bir bağ kurar, ardından mutlu olmak için doğru bir “tanrı” anlayışına sahip olmamız gerektiği bilinciyle tanrıların varlığını kabul etmemizi ister. Ona göre tanrılar vardır ama çoğunluğun inandığı gibi antropomorfik yani insanbiçimli değillerdir, ölümsüz ve mutlu varlıklardır. (Evet, insanlar mutlu değildir ama olmalıdır!) Bu daha sonra aynı eserde (10.139) bulunan Epikuros’a ait Temel Görüşler’in ilkinde de yankı bulan bir yaklaşımdır: Ölümsüz ve mutlu varlıkların derdi yoktur, dahası başkalarının başına da dert açmazlar, ne öfkelenirler ne de iyilik yapmakla uğraşırlar. Tanrılar insanların yaşamına karışmıyor, kendi başlarına var olup gidiyorlarsa, insanların onlarla ilgili korkuya kapılması yersizdir. İşte, Epikuros tanrılardan duyulan korkuyu bu şekilde ortadan kaldırdığını varsayıp ölümlü var oluşa ilişkin ikinci korkunun üstesinden gelmek için kolları sıvar. Bu, ölüm korkusudur. Ölüm korkusunun insanlık üzerindeki etkisini anlatmaya gerek yok; edebiyat, sanat, felsefe ve bilim döne dolaşa ölümün yanı sıra korkusunu da işler durur. 

Woody Allen bir yerde “ölümden korkmuyorum, sadece o gerçekleşirken orada olmak istemiyorum” der. Epikuros’a göre onun bu isteği gerçekleşecektir, zira ölüm insan için hiçbir şeydir. Epikuros iyi ve kötü dediğimiz şeylerin sadece duyumsanabildikleri ölçüde var olduğunu varsayarak ölümü başlı başına “duyulardan yoksun olma” olarak açıklar. Meşhur bir formülü vardır: “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum.” Epikuros Pythagoras, Platon ve Stoacılar gibi farklı filozof ve ekollerin benimsediği ruhun ölümsüzlüğü fikrini tümüyle materyalist bir bakış açısıyla reddeder, bazıları bundan hoşlanmayacak ama ona göre her şey burada başlar ve biter. 

Peki, bu insanı huzursuz kılmaz mı? Öyle ya, sonu olmayan veya kötü sonlanan bir filmi izleyerek zaman öldürmek gibi, boşuna mı yaşayıp gidiyoruz? Epikuros böyle düşünmüyor. O ölüm korkusunun giderilmesi ve ölümlülüğün kabullenilmesiyle ölümsüzlük özleminin de silineceğini, dolayısıyla insanın ölümlü yaşamının keyifli geçeceğini varsayar. Başka deyişle gerçekle yüzleşmek içi boş umudun pençesinden kurtulmaktır. Bu perspektife göre gerçek olan dünyadaki yaşamdır, onu sonlandıransa ölüm. Ancak ölüm tek kişiliktir. Levinas’ın Aristoteles’ten hareketle dediği gibi, “ölüm dünyayı yıkmaz, dünya kalır”, bizdeki deyişle “ölenle ölünmez”, dünyayla birlikte dünyadakiler de kalır. Kaldı ki Seneca’nın Ahlak Mektuplar’ındaki (91.21) harika deyişiyle, “ölümü suçlayanlardan hiçbiri onu deneyimlemedi.” Yaşamın tadını çıkarmak varken deneyimlemediğimiz bir şey hakkında niye korkuya kapılalım? Bu ölüme övgü değil, bir son olmasına rağmen ölümün küçümsenerek yaşamın yüceltilmesidir. Nitekim Epikuros’a göre bilge yaşamaktan vazgeçmez, sadece yaşayamayacak olmaktan korkmaz.

Yaşamın tadını nasıl çıkaracağız? Epikuros tanrılardan ve ölümden duyulan korkuyu ortadan kaldırdıktan sonra “en yüksek iyi” ve erek olarak hazzı belirler. Ona göre haz (Yunancasıyla ἡδονή [hêdonê], Latincesiyle voluptas) acının yokluğudur. Bu düşüncesini şu şekilde temellendirir: Doğduğumuz andan itibaren hazzın peşinden gider, acıdan kaçınırız. Bedensel acımız (ve hatta zihinsel bir korkumuz) varsa mutlu olamayız, acımız dindiğinde rahatlarız, o halde hedefimiz haz yani acı yokluğu (privatio doloris) olmalıdır. Ayrıca kısa veya uzun vadede acıya neden olacak olan keyifli şeyler, ne kadar hazzı andırırsa andırsın, gerçekte haz değildir. Epikuros’un ölçütü bir şeyin acı verip vermeyeceğidir, acı verecekse o haz değildir. Dahası, ona göre sadece bedensel acıdan değil, zihinsel huzursuzluktan da kaçınılmalıdır; oysa kontrolsüz eğlence, doyumsuz cinsellik, görkemli içki ve şölen sofraları sonrasında hem bedensel acıya hem de zihinsel huzursuzluğa yol açtıkları için haz görüntüsü altındaki bayağılık örnekleridir. 

Epikuros aksine sade yaşamı salık verir ve dostlarıyla kurduğu, “Bahçe felsefesi” olarak da anılan öğretiyi hayata geçirir. Öğrencileriyle birlikte kalabalıktan ve çoğunluğun bayağı zevklerinden uzakta, doğanın gerekli ve yeterli gördüğü tatminle bedenen ve zihnen huzurlu olmayı tercih eder. Öğrenciler bahçedeki derslerinde hocalarından kendine yetmenin en büyük meyvesinin özgürlük olduğu gerçeğini işitirler. Yanlış inanışlardan, korkulardan ve bayağı zevklerden uzakta, sapma iradesini gösteren atomlar gibi, çoğunluğun rotasından saparak felsefeyle mutlu olurlar. 


[1] “epicure” (n.d.) American Heritage Dictionary of the English Language, Fifth Edition. (2011). Ve “epicure” (n.d.) Collins English Dictionary – Complete and Unabridged, 12th Edition 2014.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: