Dr. C. Cengiz Çevik (Klasik Filolog) – Blog

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümü, Dr.

Tek yol çoğulcu demokrasi mi?

Tayfun Atay’ın “İktidar ve muktedir” başlıklı yazısında Orwell’in “Fili Vurmak” (Shooting an Elephant) başlıklı hikayesinden (İngilizcesi için şuraya alalım sizi.) söz ediyor. Hikayedeki anlatıcı, kızışarak etrafı dağıtmaya başlayan bir filin ardına düşmüş olan 2000 kişinin başındadır, bir nevi liderdir, şöyle diyor anlatıcı:

“Aniden fili vurmaktan başka çarem olmadığını anladım. 2000 kişinin isteğinin beni dayanılmaz şekilde baskıladığı hissedebiliyordum. O an fark ettim ki oyunun lider aktörü gibi görünsem de aslında arkamdaki binlerce yüzün ileri-geri ittiği bir kukladan başka bir şey değildim. Ve anladım ki ‘beyaz adam’ bir tirana döndüğünde tahrip ettiği de aslında kendi özgürlüğünden başka bir şey değildi. Çünkü yöneticiliğinin bir koşulu olarak tüm yaşamı bu insanları etkilemeye çalışmakla geçecek ve her krizde kendisine tâbi bu insanların beklentisi neyse onu yapmak zorunda kalacaktı. Onca yolu elde tüfek, arkamda 2000 kişiyle gelmiş olmak ve hiçbir şey yapmadan zayıflık işareti vererek oradan geri dönmek! Hayır, bu imkânsızdı. Kalabalık, bana gülecekti. Ve bütün yaşamım, gülünmemek için süregelen bir uzun mücadeleydi.” (Atay “akt. J. Scott, ‘Domination and the Arts of Resistance’, 1990: 10-11” kaynağını vermiş, çeviri de, söylememiş olmasına rağmen, kendisine ait olabilir.)

Atay bu hikayeyi muktedirle (=iktidar sahibi) empati kurabilmek için anıyor. Son bir ay içinde yaşadıklarımızı düşünürsek, Türkiye’deki muktedirin de ardındaki büyük kitlenin manevî desteğinî karşılaştığı her sorunda yoğun bir şekilde hissettiği sonucuna varabilir miyiz? Aslında muktedir görünen ile onu muktedirliğini görünür kılan kitle arasında gerçek muktedirin kim olduğuna dair bir çatışma olduğu ya da en azından böyle bir çatışma olmaksızın asıl muktedirin tabi ki yerel ve uluslararası politikalarda güdüleyici rolü üstlenmiş olan kitlenin kendisi olduğu söylenebilir mi? Buna göre muktedir “evde zor zaptettiği %50″nin esiri demektir, muktedirin sık tekrarladığı “bizi siz getirdiniz, siz götürürsünüz” söylemi de buna yorulabilir. Hatta Muktedirin kendisini demokrasinin bir neferi ve unsuru olarak görüp, kendisine muhalefet eden farklı fraksiyonları “oyuna gelmiş” ya da bizzat oyunun düzenleyicisi olduğunu düşünmesi de bu çıkarımı destekleyebilir.

Ancak son kertede durumun muktedir lehine bu kadar safiyane olduğunu düşünmüyor, daha önceki seçimlerde de gördüğümüz gibi, mağdur edebiyatının (“bana ve partime tertip düzenleniyor, halk bunu bana destek vererek bozacak” minvalinde) muktedire seçim kazandırma aracı olduğu için, “arkadaki büyük kitlenin arzularını dillendirme ve eyleme geçirme” gerekçesinin muktedirin şahsî ya da ideolojik yönelimine örtü olduğunu sanıyorum. Dahası da var, kitlenin muktedir görüntüsünü mümkün kıldığı iktidar sahibinden duyduğu memnuniyet aslında onunla birlikte iktidara ortak olması olarak da yorumlanabilir. Muktedirin neredeyse her mitingde, her toplantıda “beraber yürüdük biz bu yollarda…” şarkısını söylemesi ve seslendiği kitleye söyletmesi de bunun bir göstergesi olabilir. Hatta birileri çıkıp, demokrasinin de bizzat bu olduğunu yani kitlenin iktidara ortak olması olduğunu söyleyebilir. Peki, hangi kitle iktidara ortak oluyor? Diğerlerine nispeten daha kalabalık olan, muktedirin arkasındaki gibi bir kitle mi? Peki, diğer kitlelerin iktidara ortaklığı? İşte, çoğulcu demokrasi ile çoğunlukçu demokrasi arasındaki fark burada ortaya çıkıyor.

peace

Akp’nin iktidar yüzü ile belki de kitlesinin çoğunlukçu (majoritarian) bir demokrasi arzusu, toplumu oluşturan farklı görüşteki diğer kitleleri bu sistemde rahatsız ediyor, zaten Gezi’de dile getirilen de bizzat bu. Çoğunlukçu sisteme göre, milyonlarca kişiden oluşan bir toplumda bir aday bir oy bile fazla alsa, diğer adayları bastırır ve kendi düşüncelerini / isteklerini toplumda egemen kılar. Herkese ve her şeye karışma hakkını kendinde görür. Her daim kendi tabanını sağlamlaştırıp muhalif sesleri her defasında daha sert bir şekilde bastıran yöntemlere meyleder. Son kertede iktidarı elinde bulunduranlar sistemde hiçbir açık bırakmadıkları için demokratik yöntemle alaşağı edilemez bir yapı oluşturmuş olurlar. Çoğunlukçu demokrasinin en büyük handikabı budur, sonunda demokrasinin kendisini ortadan kaldırıp belli bir grubun iktidarına dönüşme riskini barındırmasıdır. Robert Dahl’ın “Who governs?” başlıklı anlatısı (1961) güzel bir soruyla başlar:

“Neredeyse her yetişkin bireyin oy kullanabildiği ama bilginin, zenginliğin, sosyal konumun, resmî görevlere gelme imkanının ve diğer kaynakların eşitsiz dağıtıldığı siyasî bir sistemde kimdir yöneten?”

Şu an Türkiye’de yöneten kim? İktidar sahibinin temsil ettiği görüşü savunan kitle mi, iktidar mı, yoksa her ikisi birden mi? Bu üç durum da çoğulcu (pluralist) değil, çoğunlukçu demokrasinin Türkiye’de egemen olduğunu gösterir. İktidar gibi düşünmeyen insanlar üst düzey resmî görevlere gelebiliyor mu Türkiye’de? (Ya da azınlıkların üst bürokraside ve askeriyede görev almaları mümkün mü?) Gezi’ye destek veren oyuncular bile işlerini kaybediyor. Herkes için fikir özgürlüğü ve özlük hakları talebinde bulunanlar etrafına bakarsa, Türkiye’deki yönetim sorununun çoğunlukçu demokrasi mantığı olduğunu gösteren emareleri görebilir. Başka deyişle artık “tek yol demokrasi” demek bile yetmez, hatta fikir özgürlüğü ve özlük hakları ihlallerinin yaşandığı coğrafyalarda fazlasıyla aldatıcı ve risklidir, dolayısıyla “tek yol çoğulcu demokrasi” demek daha hayırlıdır.

Daha sonra Polybius ile Cicero’nun açıkça savunduğu ve daha sonra Macchiavelli’nin de bahsettiği siyasî rejimler döngüsüne değinmek istiyorum. Bu döngü anlayışına göre demokrasi de bir “çete yönetimi”ne dönüşebilmektedir, belki bu konu başka şeyler de düşündürebilir. Bununla birlikte çoğulcu demokrasi ile çoğunlukçu demokrasi arasındaki farklardan da bahsetmek istiyorum.

Reklamlar

One comment on “Tek yol çoğulcu demokrasi mi?

  1. markoopasha
    06/07/2013

    Bu çoğunluk bırakın iktidarı, muhalefeti bile şekillendirebiliyor. İktidarı iktidar yapmış çoğunluktan pay alabilmek için muhalefet bile söylemini değiştiriyor. Menderes’ten oy kırpmak için seçmeli din dersini getiriyor, Tayyip’ten oy kırpmak için kara çarşaflılara rozet takıyor. (tabi bence kendini bitiriyor) Ama sonuç olarak iktidarda olan çoğunluk, muhalefeti bile şekillendirebiliyor.

markoopasha için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: