C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Pythagoras Evreni

>Üstatlardan Herakleitos, Pythagoras’tan “o yalanların başıdır” diye bahsediyordu; zira ona göre “çok şey bilmek akıllı olmayı öğretmez“di [1]. Pythagoras ne kadar “biliyor“du, layıkıyla “bilmiyor“uz. Çünkü günümüze kadar ulaşan bir eser bırakmadı ardında. Dahası zaten bırakmayı da istemedi. Yüzyıllar sonra bir yazar, Armand Herscovici kurgusu kapsamında içinde pythagoras’ı hissederek, onun ağzından şöyle diyecekti: “…çok uzun süre önce yayımlanan bir iki karalamam dışında bugüne kadar hiçbir çalışmam basılmadı. zaten az sayıda olan yazılarımı okumaması gereken kişilerin eline düşmemesi için bilinçli olarak kaybediyordum.”[2] Burada konu edindiğim Pythagoras Evreni düşüncesi de işte bu “bilinçli kaybedişler“in içinde kaybolup gitmişti; peki kaybolan bir şeyi biz bugün nasıl bilebiliyoruz? Demek ki tam anlamıyla bir kayıptan söz edemeyiz; eğer böyleyse, yani gerçekten de “eline düşmemesi gereken kişiler”in eline değmeden, “eline düşmesi gereken kişiler“in eliyle günümüze kadar, yani ben bu entiriyi girene kadar bu düşünce bana ulaşabildiyse, benim üzerimden de size ulaşabilecekse, bundan Pythagoras’ın gerçekten de memnun kalıp kalmayacağını bilmiyorum. Belki de memnun kalacak; zira bildiğimiz kadarıyla (daha doğrusu: söylendiği kadarıyla) öğrencilerini tek celsede (derste) ikna eden, müridi kılan bir bilgeden, bir zihinden söz ediyoruz (kimilerine göre ciddi ciddi tek tanrılı dinin peygamberidir). Öyle bir Pythagoras’tan bahsediyoruz ki, Pierre Theil‘in de anımsattığı gibi “hayal güçleri doğuştan zengin olan eski yazarlar,onu yerle gök arasında hangi basamağa yerleştireceklerini bilemiyorlardı[3] Herakleitos’un yerle bir ediciliğini, başta alıntıladığım ifadesinden hareketle düşününüz; buna rağmen Pythagoras’ın çok biliciliğinin hakkını veriyordu. peki pythagoras ne biliyordu?

Evvela bütün göklere evren demesini [4] biliyordu ; gece ve gündüz yıldızlarının aynı olduğunu [5] biliyordu. Zamanın, gökleri kuşatan küre olduğunu [6] biliyordu. Ona göre evrenin merkezinde ateş vardı. Ama bu ateş, ötekiler gibi sabit bir yıldız olan güneş değildi. Ateş değişmez ve sabitti. Evrenin hareketini düzenleyen iradeydi. Gök cisimleri dairesel yörüngelerinde, ateşin etrafında dönüyordu. Ateş, tüm bu yörüngelerin ve dairelerin merkeziydi. Dünya, Ay, Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn ve Samanyolu. Samanyolu’nun ötesinde ise soluk alıp veren, canlı bir boşluk vardı. Evrendeki dokuz hareketsiz nesne bu boşlukta asılıydı. Gök cisimlerinin yörüngelerini bulurken 3’ten faydalanmıştı, bunu da biliyordu. Çünkü 3, tetraktisin içinde vardı. Her gök cisminin yörüngesi arasında 3 katlık bir mesafe vardı. Merkezdeki ateş 1, bir sonraki cisim olan karşı dünyanın (bizim asla göremediğimiz 10. gezegen) yörünge çapı 3 birimdi. Yaşadığımız Dünyanınki 9, Ayınki 27, Merkürünki 81, Venüsünki 243, Güneşinki 729, Marsınki 2187, Jüpiterinki 6561, Satürninki 19683, Samanyolununki ise 59049 birimdi [7]. Gökteki on cisim dairevi hareket ediyordu. zira daire, geometrik şekiller içinde en mükemmel olanıydı [8].

Yüzyıllar sonra Copernicus da De Revolutionibus‘una (İ.S. 1543) aynı gerekçeyle, yani kürenin / dairenin en mükemmel şekil olduğunu söyleyerek başlayacaktı; kuşkusuz bu konuda fazlasıyla Pythagoras gibi düşünecekti: “Evvela evrenin küre şeklinde olduğunu kabul etmeliyiz; bu ya tüm şekiller içinde en kusursuzu, yapısında hiçbir noksanlık taşımayan, tam anlamıyla eksiksiz olan kürenin biçiminden; ya tüm şekiller içinde en kapasitelisinin küre olmasından ve doğal olarak tüm parçalarını tutup kapsayabileceği bir yerleşim yetisinden; ya evrendeki bütün kütlelerin, Güneş’i, Ay’ı, gezegenleri ve yıldızları kastediyorum, tümüyle küre şeklinde olmasından; su damlalarında ve diğer akışkan maddelerde görüldüğü gibi, kendi başlarına hareket etmek istediklerinde küre şekline meyilli olmalarından ötürü böyledir.”[9] Hiç değişmez, Pythagoras da böyle derdi. Öyle ki Copernicus’un çağdaşı, Dominiken tarikatına mensup olan Giovanni Maria Tolosani, Pythagoras ile yüzyıllar sonrasının Copernicus’u arasında yapmış olduğu bir karşılaştırmada benzer ve farklı yönleri çok iyi ortaya koyarken (her ne kadar yanlı olsa bile), beri yandan üslubu Herakleitos’un hışmına da yaklaşıyordu:

(Copernicus) matematikte ve astronomide uzman, fakat fizik ve diyalektikte çok yetersiz. Dahası kutsal kitaba da pek yabancı; zira onun prensiplerinden bazılarıyla çelişiyor; bu kitabın okuyucuları ve kendisi için dinden çıkma riski yok değil… Copernicus, fizik ve diyalektikten anlamadığı için, bu konudaki görüşünde yanılması, yanlışı doğru olarak göstermesi şaşırtıcı değildir. Bütün bilimlerde uzmanlaşmış kişiler gelsinler de, Copernicus’un eserinin, dünyanın hareket ettiği, evrenin de öylece durduğuna dair tezi içeren birinci kitabını okusunlar. Kuşkusuz Copernicus’un argümanlarının sağlam olmadığını ve kolayca çürütülebilir olduğunu görecekler. Zira uzun süre boyunca kuvvetli muhakemelerle herkes tarafından da kabul edilen bir inançla çelişmek aptallıktır; eğer kuvvetli savlar, sağlam temellendirmeler açısından bakarsak Copernicus çok eksik. Filozof Aristoteles ve gökbilimci Ptolemaeus tarafından ortaya konan, geliştirilen iddiaları, reddedilemez savlarla çürütemiyor. Bu yüzden uzmanlar Aristoteles’in De Caelo’sunun II. kitabını ve onunla alakalı yazılmış yorumları okusunlar; onun, Pyhtagoras’ın argümanlarını tam anlamıyla yıkmış olduğunu görecekler. Copernicus, cahili olduğu bu yoldan (Aristoteles’in yolu) gitmediği gibi tam anlamıyla Pythagorasçıların izini de sürmüyor. Zira Pythagorasçılar, ateşi neredeyse evrenin ortasına koyuyordu, ki birçok kişi o noktanın dünya olduğunu doğu ve pek sarsılmaz bir şekilde ortaya koymuştur. Copernicus ise o noktaya (evrenin merkezine) Güneş’i koyuyor, ateşi değil; oysa her iki görüş de fena halde yanılıyor. Zira Copernicus, sarsılmaz olan Güneş’i, sarsılabilir olan bir noktaya yerleştirmiş oluyor. Ve ateş de doğal olarak hep yukarıya doğru hareket eder, belli bir sınırda durmaz (o halde Pythagorasçılar da yanılıyor!).” [10]

Velev ki, bu başlıkta incelendiği gibi Pythagoras da, yine bu başlığa sızan Copernicus da yanılıyor olsun ve büyük üstadımız Aristoteles ile onun koluna giren Ptolemaeus, yeni çağa varıncaya değin etkisini sürdüren baskın evren teorilerini çoğunluğa kabul ettirmiş olsun; Herakleitos’un dediğine de kulak tıkamayalım, Pythagoras hem “yalanların” hem de “yılanların” başı olsun; ne çıkar bundan? Pythagoras Pythagoras’lığından ne kaybeder? “sayılar her şeydir” diyen bu zihin, evrenin hakikatini “evrenin hakikatini anlamak için” değil matematik ve sayılar böyle buyurduğu için, burada “pythagoras evreni” başlığında irdelediğimiz duyuşu haiz oldu. Hem bunu çoğunluğa ulaştırmak, herkese satmak isteyen de o değildi ki? “Pythagorasçılar” diye tabir edilen kesimin basit öğrenciler olmaktan öte, sırlarını kimseyle paylaşmayan, aralarına almak istedikleri kişileri de binbir zahmetle sınayan tam anlamıyla içe dönük (yayılmacı değil) müritlerdi. Onları bu hale getiren ta en başında ölümsüzlüğe hazırlanma arzusuydu. Bu da uzun yıllar gerektiren, katlanılması zor bir çabaydı. Aralarına yeni katılan çömez ortalığı süpürür, bulaşık yıkar, tuvaletleri temizlerdi; bütün bunları yaparken tek söz söylemeye hakkı yoktu; bu aşamayı geçen arzulu öğrenci küçük bir deliğin içinden karanlık bir labirente bırakılırdı; kapı gürültüyle üstüne kapanırdı. Öğrenci, dizleri ve dirsekleri üzerinde sürüne sürüne, çamurlu ve yılanlı dehlizlerde uzun uzun giderdi; ara sıra küçük odalara gelir, ayağa kalkar ancak bu sefer de çeşitli iskeletlere, hayvanlara ve yılanlara rastlardı. sonra yine küçük deliklerden karanlık yollara akardı. Bir pythagoras rahibi karanlıktan devam edip etmeyeceğini sorardı; zahmet bu ya, öğrenci ölümsüzlüğün peşinde, “devam” derse zahmetler katlanırdı. karanlıktan duyduğu sesler artardı; “bilim ve güç isteyen deliler, burada gebermişlerdir…”; artık geriye dönüş de yoktur, kimse ona geriye dönmeyi isteyip istemediğini sormayacaktır; yani artık ya ölüm ya ölümsüzlüktür kaderi. Soğuk, karanlık, yılanlar, akrepler, korkunç çığlıklar, açlık, susuzluk, sürünmekten paramparça olmuş dizler, kanayan avuçlar… Öğrenci dizlerinin gittikçe gömülerek ayaklarının yükseldiğini, çok dik bir yokuştan aşağıya doğru sürüklenmekte olduğunu hissetmektedir. bu yolun sonunda uçurum vardır. Tutunabilir; ancak düşmekten kurtulursa bu sefer de çıldırmanın eşiğine gelebilir. Çift yönlü sıkıntı; haliyle çözümsüzlük, tragedya! Çıldırmamışsa çevresine bakabilir, dehlizin solunda (y/@jimi the kewl entirimde Pythagorasçı düşünce sisteminde “sol” tarafın neyi temsil ettiğine bakınız) küçük bir kurtuluş kapısı bulunduğunu görebilir. Uçuruma yuvarlanmaktan o kurtuluş kapısına sıçrayabilirse uzun bir merdiveni tırmanarak masallardaki gibi renk renk döşenmiş bir odaya varacaktır. Odanın duvarlarında yirmi iki sırrı belirten nakış semboller, harfler ve sayılar vardır. Burası Osiris‘in ışıklı tapınağıdır. İnsan burada gerçeği belirtmek ve tüzeyi gerçekleştirmek için tanrısal güçle birleşir [11].

Bu tanrısal kavuşumu (coniunctio; krş. nirvana) yani sayıların tanrısallığının sırrına erişimi ciddiyetle anlamaya çalışmak lazım; zira temelde bir ahenk olmasa, bu sayılar mistisizmi de 700 sene yıkılmayan sağlam bir yapı oluşturamazdı. Burada hedef de önemli; zira Pythagoras’ın temel hedefi, insanın psykhe‘sini arındırmak ve özel bir disiplinle mutlu bir ölümsüzlük sağlamaktı [12]. O halde Pythagoras evreninde insan ölümsüzlüğünü elde eder ve sırasını ölümsüzlüğünü araması gereken yeni insanlara bırakır; çünkü bu evren, her türlü (bize göre) göksel fenomeniyle akmaya, sayılara ve matematiği yaraşır bir biçimde, düzenini bozmamaya devam edecektir. Peki ne zamana kadar? Pythagorasçı düşüncede insanın en kutsal görevi evren karşısında derin bir tefekküre dalması, onu anlamaya çalışmasıdır [13]. Nasıl bir evren? Klasik İslam kaynaklarına göre Pythagorasçı evren, yapısı itibariyle hissedilebilir olduğundan bozulmaya da müsaittir [14]. Evren bir cisimdir ve her cisim gibi o da duyumlanabilir. O halde “ne zamana kadar bozulmamaya devam edecek bu evren?” sorusuna bir Pythagorasçı “en azından şunu biliyorum ki, ‘sonsuza kadar’ değil” diye cevap verebilir. Zira Pythagoras düşüncesinde evren ezeli değildir; sonradan meydana gelmiştir, onu meydana getiren bir güç vardır, o da tanrıdır [15]. Tekrar yukarıdaki kavuşuma dönersek, binbir zahmetin gereğinin de bizzat tanrının kendisi olduğu yorumunu yapabiliriz. Tanrıya ulaşmak ölümsüzlüğü elde etmek demek.

İslam aleminden yine Şehristani’nin diliyle söylersek “fizik bakımından insan, küçük bir alemdir; alem ise büyük bir insandır” sözü [16] Pythagorasçı duyuşa uygundur. Bu büyük insan ve büyük alem, müzikal ahengi taşır bünyesinde [17]. Bu ahengin yapıtaşları da, sürekli söylendiği gibi sayılardır. Sayılar yanıltmaz, ters köşeye yatırmaz. Bir düzenden bahsediliyorsa, orada sayılar vardır. Gören gözler için bu sayılar, ahengin temel direkleridir. Daha sonra çok daha Pythagorasçıymış gibi görünen istatistik tutma ilmi aslında her şeyi de göstermeyecektir: İstatiksel fizik*.

Notlar:

1. 22 b 129. 40. 81; W. Kranz, Antik Felsefe metinler ve açıklamalar, sf.43-44, Sosyal Yay., çev. Suad Y. Baydur, 2. basım 1994.
2. A. Herscovici, Şifre: Tetraktis, sf.7, Güncel Yay., çev. A. D. Altunbaş, birinci basım 2003.
3. P. Theil, Dünyamızı Kuranlar, sf.82-83, S. Tiryakioğlu, Varlık Yay. 1979.
4. Diogenes Laertius, viii.48.
5. Diogenes Laertius, viii.14.
6. Aetius, i.21.1. Aristoteles‘in Phys. Delta 10.218a 33’te söylediğine göre kimi Pythagorasçılar zamanı bütün evrenin bir hareketi, kimi Pythagorasçılar da kürenin kendisi olarak görüyordu.
7. A. Herscovici, a.g.e., sf.43-44.
8. A. Herscovici, a.g.e., sf.45.
9. N. Copernicus, De Revolutionibus Orbium Caelestium i.1: “principio advertendum nobis est, globosum esse mundum, sive quod ipsa forma perfectissima sit omnium, nulla indigens compagine, tota integra: sive quòd ipsa capacissima sit figurarum, quæ compræhensurum omnia, & conservaturum maxime decet: sive etiam quod absolutissimæ quæque mundi partes, solem dico, lunam & stellas, tali forma conspiciantur: sive quòd hac universa appetant terminari, quod in aquæ guttis cæterisque liquidis corporibus apparet, dum per se terminari cupiunt.”
10. #15154154 ; Edward Rosen, Was Copernicus’ Revolutions Approved By the Pope?, Journal of the History of Ideas, vol. 36, no. 3 (jul. – sep., 1975), pp. 531-542 Published by: University of Pennsylvania Press.
11. O. Hançerlioğlu, Başlangıcından Bugüne Kadar Mutluluk Düşüncesi, sf.15-16, Varlık Yay., 1965.
12. R. K. Hack, B. Litt., God in Greek Philosophy to the Time of Socrates, p.47, Princeton University Press, 2nd edition, 1969.
13. R. K. Hack…, a.g.e., p.47.
14. H. Bekir Karlığa, İslam Kaynakları ve Filozofları Işığında Pythagoras ve Presokratik Filozoflar (doktora tezi), sf.114, İst. Üniv. Ed. Fak. Fels. Böl. Türk-İslam Düş. Tar. Kür., İstanbul 1979.
15. H. Bekir Karlığa, a.g.e., sf.114.
16. H. Bekir Karlığa, a.g.e., sf.121.
17. Peter L. Lutz, The Rise of Experimental Biology: An Illustrated History, p.19, Humana Press, 2002.

Bu yazımı evvela Ekşi Sözlük’te yayınladım:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=15486329

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 21/02/2009 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: