C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Yeniden Yeni-Osmanlıcılık Üzerine

maalesef bizim bulduğumuz bir şey değil bu “yeni osmanlıcılık”.

şimdi bu cümlemi açımlayarak dışarıdan bize aktarılan (kim aktarıyor diye sormayın; asıl sorulması gereken soru “bu aktarım kimin işine yarar?” olmalı) yeni osmanlıcılık düşüncesini anlamaya çalışalım. evvela neden “maalesef”, ona bakalım. “maalesef” çünkü bizim artık konjontürde aktif rol üstleneceğimize dair yeni anlayış tarzımızın belirlenişi bile başkalarının dayatmasıyla oluyor; şöyle söyleyeyim: birileri bizden daha aktif olmamızı istiyor. pasifize olmuşluğumuzun simgesi olarak görülen “yurtta barış dünyada barış” düsturumuzun terki, doğal olarak yayılmacılığımızı gerektiriyor ve bunun için de zaten kocaman bir örneğimiz var: osmanlı zihniyeti. peki bu zihniyeti, cumhuriyet döneminde kimse sürekli canlı tuttu? dediğimiz gibi özellikle de milli görüş reaksiyonerliği (#15245386). türk-islam sentezi kapsamında tümüyle reddedilmeyen türk milliyetçiliği olgusu da (ülkü ve alperen ocakları) buna eklenince artık kaçınılmaz olarak resmen ölü olan ancak ismet paşacı ceberrut devlet telakkisi karşısında her daim müslüman türk’ün içini ısıtan osmanlı algısı istanbul’un fethinin anıldığı günlerde, dini bayramlarda, ramazanlarda her defasında daha fazla ön plana çıkmaya başlayınca artık kaçınılmaz olarak dışarıdan, bölgeyi himaye etmeye çalışan güçler kullanılası silah-meta olarak bu potansiyeli tümden diriltmeye karar verdi. bu kadar net konuşuyor olmamın sebebi galiba biraz da benim yetiştiğim civarda daha doksanlardayken bile bugünleri görebiliyor oluşumdur. bunun için hep söylediğim bir şey vardır: eğer türkiye’nin bugünlerini ve yarınlarını iyi tahlil etmek istiyorsanız, mutlaka istanbul’da altunizade ve çevresini iyi değerlendirmelisiniz. anadolu’ya, güneydoğu’ya, doğu anadolu’ya gitmenize gerek yok. eski asya finans’ın bulunduğu (şimdi vakıf üniversitesi yapmışlar) mekanı iyi izleyin. türkiye’nin dönüşümünü en iyi yansıtan yerlerden biriydi. ve bugün sanıldığının aksine adı belli cemaat refah partisi’nin arkasında hiç durmadığı gibi yükselen ii. ecevit furyasında tümüyle onun yanında yer aldı. bugün bile kimsenin aklına gelmeyen inanılmaz iş kapıları ve sektörler ayağa kaldırıldı. bunu da hep söylüyorum: devekuşu yumurtası ticareti yapan cemaatten insanlar tanıdım. bu insanların dinle, imanla alakası yoktu; hatta bir kısmı 5 vakit namaz da kılmazdı (evet bunları bilebilecek kadar yakındım) ama cemaat içinde sağlam bağlar ve bu bağların sağlam direkleri vardı. camiye gitmezlerdi ama çocuklarına koydukları isimler onları en azından tüm ibadetleri yerine getirmişçesine diğer cemaat üyelerine bağlardı. benim anımsayabildiğim kadarıyla çocuklara konan isimlerden bazıları şöyle: yavuz selim, abdülhamit, abdülmecit, esat, fethullah vs. burada asla yanlış anlaşılmak istemiyorum; insanların bu isimleri çocuklarına verebilme hakkını sonuna kadar savunuyorum; asla karşı değilim. herkes istediği ismi çocuğuna layık görebilir, bu benim problemim değil. üniversiteye başörtüyle de girilebilir, çocuklara ailesinin istediği isimler de verilebilir. ancak bütün bunları neden anlatıyorum, bunu iyi tahlil edin. baştaki “maalesef”i açımlayabilmek adına anlatıyorum; cemaat içindeki bu insanların nasıl ki din, iman çok fazla önem taşımıyorsa, şu an ülkemize biçilen “yeni osmanlıcılık” rolünün de aslında bu role çok meraklı görünen mukaddesatçıları hiç ilgilendirmediğini düşünüyorum. bu sadece bir gösteriş veyahut rahatsızlığın, güdüklüğün göstergesi. bu bir sonuç, asla amaçlanan bir sonuç değil; sadece cumhuriyetin kazanımlarının nihai ereklere (lineae finales) bir çırpıda ulaşmasını beklemenin utanç verici bilinçsizliğinin sonucu. bir çocuğuna yavuz selim, diğerine abdülhamit ismini koyan babanın tepkisini iyi görmeliyiz. buradaki osmanlı arzusu elbette ki, felsefi ve düşünsel bir arkaplandan hareketlenmiyor; burada sadece güdük kalmışlığın yol açtığı bir sonuç var. bunu göz ardı edemeyiz. işte bu yüzden, bu cumhuriyetin aydınlarının, kanaat önderlerinin bu insanları bu virüslü (virüsten kastım asla osmanlı’nın kendisi veya ona ait algılar değildir; insanların geçmişten medet umması her ne fikre saplanmış olursa olsun, bana göre kötü sonuçlar doğurur) yaklaşımlarından çekip çıkaramaması benim burada dile getirdiğim “maalesef”i doğurur.

peki üstteki paragraf sadece adı çok zikredilen bir cemaatin kendi kitlesini oluşturması çabasını anlatıyordu. peki “maalesef”imizin diğer yönü olan, bu cemaatin serpilmesini en nihayetinde her tarafa sızmasını kolaylaştıran müslüman-türk algılayışını ne yapacağız? 1453 tarihli fethi hala coşkuyla kutlayan zihinleri nasıl değerlendireceğiz? haliyle sen 1453’ü yücelttiğin vakit karşında da bir başkası 1919’u, 1920’yi, 1923’ü piyasaya sürüyor. ya da tam tersi. sen üniversiteye başörtülü kızı sokmadığın vakit, öbürü de belediyeyi başörtülü insanlarla dolduruyor. ya da tam tersi. o halde her daim sıcak tuttuğumuz şu değerlerimizi biraz da olsa dinlendirmeye, artık yeni söylemlerle hayatı algılamaya ne dersiniz? soruyorum ama fazlasıyla romantik olmalıyım; çünkü bu zeminde müslüman-türk algısının bu denli yükseldiği bir ortamda sesim fazlasıyla cılız çıkıyor. dün girdiğim entiride (#15362767) baskın oran’la alakalı olarak söylediklerim açıktı: akademik ve ilmi bulmadığım daha doğrusu bu hususlarda yeterli görmüyorum kendisini, ancak belki de “paralı üniversite eğitimi” fikriyle birlikte en doğru olarak gördüğüm söylemi bu topraklarda cumhuriyet idaresinin de sünni müslümanlardan başka (müslüman türklerin bir diğer adı belki de) farklı renklere tahammül edemediğine dair olandı. baskın oran şöyle diyor: “engizisyonu bile yaşamış batı’da laiklik sorunu yoktur, bizde niye vardır hiç düşündünüz mü? bunun en temel sebeplerinden biri batı’da dinin katolik-protestan diye bölünmüş olmasıydı (o. abel, ‘la condition laique’, cemoti, no. 19, s. 43). alevilerin zaten her fırsatta katledildiği osmanlı’da bir de gayrimüslimler temizlenince sünni islam, devletin karşısına yekpare bir heyulâ gibi çıktı; hadi baş edebilirsen et. dahası, gayrimüslimlerin tasfiyesi anadolu’nun geleneksel çoğulculuğunu mahvetti. sonuçta hiçbir farklılığa (aleviler, kürtler, farklı cinsellikler, vb.) tahammül edemez hale geldik. bakan gönül haberine gazetelerde yapılan okur yorumlarını gördünüz mü? “şimdi sıra kürtlerde mi oluyor?” diyorlar. yani, “gayrivatandaşlar” temizlendi şimdi sıra “sözde vatandaşlar”da mı sorusu. vahim çağrışım.” http://www.radikal.com.tr/…08.02.2009&categoryid=42 . gerçekten de durum böyle; düşünüyorum şu an anadolu’da ve istanbul’da (tabi verdiğim rakam biraz abartılı olacak) 2-3 milyon gayrımüslim olsaydı şu anki türkiye yine aynı türkiye mi olurdu? bunu ciddiyetle düşünmenizi isterim. baskın oran’ın aynı yazıdaki şu ifadeleri de ciddiyetle değerlendiriniz: “ermeniler ve rumlar “temizlenmeden” önce anadolu çok uygar bir ortamdı. paris’te 1992’de yayınlanan “osmanlı imparatorluğu’nda ermeniler” s. 356-381’den birkaç rakam: sadece harput ovası’nda 8.660 öğrencinin okuduğu 92 okul vardı. burada tiyatro atatürk’ün doğumundan 1 yıl önce kuruldu. meşrutiyet’le birlikte 1 gazete, 1 dergi, 1 de haftalık gazete çıkmaya başladı. susuryan kardeşler fotoğrafçılığı 1890’da başlattılar. bunları 2008’e projeksiyonla getirin ve türkiye’nin ab’ye girmesi açısından düşünün.” (türkiye’nin avrupa birliği’ne girmesi hiç umrumda değil, o cümleye kadarki bölümü ciddi ve kayda değer buluyorum.)

peki şu ana kadarki söylediklerimden nasıl bir türkiye görmekte olduğumu özetleyerek dışarıdan bize bakanların neler gördüğüne geçmek istiyorum: her şeyden evvel türkiye’de “yeni osmanlıcılık” düşüncesinin hortlamasının temel sebebi bir cemaat değildir. kendisi dışında hiçbir renkliliğe ehemmiyet vermeyen, hatta onun yok edilmesi gerektiğine dair sağlam bir anti-osmanlıcı tavrı takınan müslüman-türk çoğunluğun her yerde (futbolda, müzikte, sinemada, tvde, tiyatroda, kitaplarda, internette vs. aklınıza gelebilecek her yerde) karşımıza çıkan ezici baskınlığının ironik bir şekilde kapsayıcı, farklı enkleri bir arada tutmasını sağlayan tutkalıyla osmanlı düşüncesini sahiplenmesinde, bu gömleği üzerine giymesinde adından çok bahsedilen cemaatin asli rolü yoktur; cemaat, içinde fazlasıyla düzenli yapıya sahip olduğundan bu ortamda nasiplenmesini iyi bilen, söz sahibi olabilen bir faktördür. eğer birileri gerçekten de “yeni osmanlıcılık” düşüncesinen rahatsızlık duyuyorsa, ilk yapması gereken bu cemaate saldırmak değil; i.s. 2008 senesinde vatandaşların neden “istanbul’un fethi” kutlamalarına, şenliklerine katılma gereği duyduğunu anlayıp ona yönelik bir tedavi yöntemi geliştirmek olmalıdır. tabi burada kastettiğim elbette chp’nin çarşaf veya kuran kursu açılımı da değil; zihniyetin değişmesi gerekiyor. cemaat nasıl oluyor da devekuşu yumurtası ticaretinde bir gelecek görebiliyor ve parayı kırabiliyor da, cemaat dışındakiler aynı vizyona sahip olamıyor? işte bunu araştırın. salt cemaatten diye birileri kolaylıkla iş bulurken; sadece iş bulanı değil işverenin de nasıl para kazanabildiğini ve hala işveren olarak kalabildiğini düşünün. bu yapının işlerliğini sağlayan nedir? işte bunları analiz edin; bu yapı mekanik bir şekilde işliyor beri yandan insanlar ister samimi olsun ister samimiyetsiz, kendi inançlarını koruyabiliyor görünüyorlarsa; yani taviz vermeden bu çağda 1453 ruhunu içlerinde taşıyor gibi lanse edebiliyorlarsa; işte bunları görün. buradan dersler çıkarın, ona göre siz de kendi ideal dünya algılayışınızı ona göre oluşturun; onların algılayışıyla hesaplaşırken humanitas’ı müşterek kabul olarak görüp kendi idealinizin propagandasını yapın, insanları kazanın. onlardaki “yeni osmanlıcılık” arzusundan duyduğunuz rahatsızlığı aynı onlardaki örgütlenmeyle giderin (sadece örgütlenme meselesi de değil; onlar sizi antidemokratik olmakla suçluyorsa, sizde ali bulaç’ın metallica konserine giden çocuklara ettiği hakaretlerle ilgili kitaplar yazın, dergilere ciddi makaler yollayın. onların yaptığı tam da bu. sistemlilik.).

şu ana kadar dışarıdan bize biçilen “yeni osmanlıcılık” rolünün bizim üstümüze nasıl da cuk diye oturduğunu anlatmaya çalıştım. peki yine dışarıdan bu rolle ilgili durumumuz nasıl görülüyor, ona bakalım. evvela şunun altını çizmek istiyorum: “dışarıdan bize dayatılan”da kastım elbette silah zoru değildir; öyle bir ortam oluşturulur ki, siz onların size biçtiği rolü sanki siz istiyormuşçasına kabullenmiş olursunuz (bir nevi benjamin linus mode on). hans-lukas kieser’in eserinde (turkey beyond nationalism: towards post-nationalist identities, p.6, i.b.tauris, 2006) deniyor ki; “yeni osmanlıcılık” düşüncesi tam da evrensel bir krizin eşiğinde ve avrupa’nın hıristiyan unsurunun baskısının çoğaldığı ortamda kendini göstermiş olması tesadüf değildir. tabi burada yazarın bildirdiği 1800’lerin sonunda bizde beliren “yeni osmanlıcılık” düşüncesidir. son yıllardaki olan değil. ancak farketmez, her ikisi de müşterek nedenleri barındırıyor, müşterek direkler üzerinde yükseliyor. i. akp dönemininin avrupa-türkiye ilişkilerini yakından takip ettiğimi düşünüyorum; müthiş bir kedi-fare oyununun ortasında “kıbrıs gidiyor, diyarbakır gidiyor, kürt devleti kuruluyor” denirken asıl vurgulanması gereken husus gözden kaçırılıyordu. birileri bizim “biz ne yaparsak yapalım, içine dahil olmak istediğimiz avrupa hıristiyan medeniyeti bizi kabullenmeyecek” düşüncesini haiz olmamızı istemiş gibiydi. bu da haliyle sürekli hıristiyanların müslüman türkiye’ye kriter de kriter sunması, bizi kendilerine karşı düşman olarak gördüklerini düşünmemizi sağlayacaktı (bakınız:http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=21351&l=1 – http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=6&l=1) yeni mesaj’dan ibrahim berk şöyle diyor: “akp iktidarı, ab kriterleri çerçevesinde bölücülere, teröristlere, azınlıklara ve hıristiyanlara özgürlükler, ayrıcalıklar ve imtiyazlar için seferber oldu. milletin yüzde 99’unu oluşturan müslümanların ise boyunduruğu biraz daha sıkıldı.” (http://www.yenimesaj.com.tr/…09880&tarih=2004-07-28). işte çoğunluğun düşünmesini istediği şey buydu. bu, avrupayla ilişkiler söz konusu olduğunda 1800’lerin sonundaki osmanlı’yla günümüz türkiye’si arasında bir fark olmadığını gösteriyor. o halde yeni bir ideal oluşturulmalı; öyle ya ulus-devlet projemiz kapsamında ne kendi topraklarımıza sahip çıkabiliyoruz, ne komşu ülkelerle iyi geçinebiliyoruz, ne tam anlamıyla türk kalabiliyoruz ne de müslümanlığımızı sosyal yaşamımıza aktarabiliyoruz. arada derede, bir yanıyla kültürüne yabancı diğer yanıyla tümüyle kendisinden taşamayan yığınlar olarak sahipsizliğimizi yaşayıp duruyoruz. o halde ne olacaktı? yeni bir ideal oluşturulacaktı. ulus-devletimizin yapamadığı her şeyi yapabilen, bütün liberalleri tatmin eden yasalarla (bugüne kadar neredeyse hiçbir şey yapılmadığından, en ufak atılım bile aslında çok byük adımmış gibi lanse edildi), bütün müslümanların sahipsiz bırakılmış inançlarını okşayan “biz sizdeniz” imajını tazeleyen, büyük patronlara, firmaların aksine vatandaşa daha yakın küçük firmalara kırpılan gözlerle, ramazan’da iftar çadırında aynı tabaktan içilen çorbalarla, yıllarca dağ türkü denilerek aşağılanmış kürtlerin realitesini tanımayla (belki komik gelecek ama trabzonspor’un şampiyon olmasıyla. ultra bkz. faruk özak ;http://spor.haberler.com/…papila-gerginligi-haberi/ ; http://www.milliyet.com.tr/…/11/10/son/sonspo20.asp ;http://forum.bordomavi.net/…e/index.php/t-1415.html ; http://www.ntvmsnbc.com/news/321939.asp) yunanistan’la, ermanistan’la, suriye’yle, rusya’yla, kıbrıs rum kesimiyle, kuzey ırak hükümetiyle (hatta adından bahsedilen cemaatin türki cumhuriyetler başta olmak üzere başka ülkelerdeki okullarını, eğitim çalışmalarını düşünün; bunlar da burada bahsettiğimiz kucaklamanın bir yönü olarak görülebilir) ne kadar eskiden türkiye karşıtı olmuş faktör varsa hepsini kucaklayan bir anlayışla “yeni osmanlıcılık” düşüncesi yeni ideal olarak sunulacaktı.
Davos’ta yaşananlar da yeni değil; Michael Rubin’in “Shifting sides? The problems of Neo-Ottomanism” başlıklı yazısı da belge niteliğinde anımsatıcı: O dönemde de başbakanın İsrail’i “state terrorism”le suçladığından bahsediliyor (http://www.meforum.org/article/628). Bütün Araplar susarken, Müslümanlara sahip çıkmak Osmanlı kucaklayıcılığının bir göstergesi değil de nedir? Bunu basit bir seçim taktiği olarak göremeyiz; İstanbul’da Kılıçdaroğlu belediye başkanı olsa ne olur olmasa ne (ki olamayacak; İstanbul’da Kadir Topbaş, Ankara’da Melih Gökçek, Diyarbakır’da Dtp’nin desteklediği aday seçilecek); bölgeye dair iç ve dış dinamiklerin bizi nereye sürüklediği önemli. zira yeni Osmanlıcı zihniyetin (Akp veya Recep Tayyip Erdoğan olmasaydı da biz yine buraya sürüklenecektik) İsrail’e kafa tutup Müslüman Filistin’e arka çıkışı batılı tarzda bir hak arayışı olarak görülemez. Bu doğulu, Osmanlıcı bir diklenme yolu. Bakın mevcut şartlar içinde Müslümanlara arka çıkan, bölgedeki masumları korur görünen ülkenin sosyal bir devlet anlayışına sahip olmadığını düşünenler var. Şehitlerin sahipsiz bırakıldığı, kelle olarak görüldüğü, düşün adamlarının sokak ortasında vurulduğu, katillerin güvenlik güçleriyle hatıra fotoğrafı çektirdiği, fikir özgürlüğünün tam anlamıyla yaşanmadığı, Youtube’u bile açık göremediğimiz bir ülkede, yurdun dışındaki müslümanların haklarının savunulması biraz garip kaçmıyor mu? Burada belirlenen bir misyonunun yerine getirilmesini görüyorum. İç sıkıntılarımız var, onları çözmeden bölge liderliğine göz dikiyoruz. Bassam Tibi’nin makalesine göz atalım: “Constitutionally, Turkey is a secular state but, in reality, both Turkish civil society and its institutions are weak. In this sense, Turkey does not meet the democratic standards prevailing in the member states of the European Union. Turkish law guarantees neither freedom of religion nor freedom of speech.” (http://www.meforum.org/article/2047) Yine aynı yerde geçen Osmanlı anlayışına dair şu tespitin önemini vurgulayalım: “Ottoman modernity, however, never accepted the spirit of europe. It was based on the adoption of european instruments and technology but the rejection of european values.” İşte bu yüzden şu an bölgenin müslüman lideri konumuna gelme çabamız, daha doğrusu arkamıza aldığımız rüzgarla ulaşmaya çalıştığımız hedef tümüyle batı normlarında değerlendirilemez. Yukarıda da dediğim gibi, biz zaten yoğun bir şekilde “Avrupalılar bizi istemiyor” propagandasıyla buraya bilinçli olarak itilmiştik. Erdoğan, Peres’e yüklenirken kitleler televizyon başında yüzyılların gecikmiş orgazmını yaşıyordu. Yoksa gecenin ayazında paltosuz bir şekilde gittiği havalimanında yamuk bir kartona “Davos fatihi” yazmasının başka bir açıklaması olamaz. Bir gecede tüm İslam aleminin liderliğine geçmiş olduğunu düşünen yığınlar, yüzyıllara varan itilmişliğin kakılmışlığın sonucu olarak yine bir gecede bu sefer başka türlü itilip kakılacağı yeni bir kucağa düşmüş olduğunu anlamakta elbet güçlük çekecekti. Zaten bugüne kadar neyi doğru dürüst anlayabilmişti ki?

 

Reklamlar

One comment on “>Yeniden Yeni-Osmanlıcılık Üzerine

  1. Anonymous
    15/02/2009

    >Bilimsel birşeyler karalamaya çalışmıssın yalnız bilimsel çalışmalarda en önemli noktalardan biri kaynakların güvenilirliğidir.Öyle her ingilizce kaynakla yazılabilecek bir şey değildir “academic essay”.Bu yazdıklarınla ancak senin gibi düşünen yarı cahilleri kandırabilirsin.Micheal Rubin başından beri Türkiye hakkında olumsuz yazılar yazan içinde bulunduğu neocon lar arasında bile itibarı yerlerde olan biridir.Çünkü neoconluğunu saklamayı başaramamaktadır ayrıca meforumun direktörüdür(versiğin diğer makalenin çıktığı yer).Öyle sırf ingilizce diye kaynaklar güvenilir olmuyor bir an önce öğrensen iyi olur.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: