C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Yeniden "Uzaylılar Tarafından Kaçırılmanın Psikopatolojisi" Üzerine

… Şunun altını da ciddiyetle çizeyim: Aslına bakılırsa uzaylılar tarafından kaçırılma hikayelerinin uydurulmasını hatalı buluyor değilim; burada bir hata veyahut saçmalık da aramıyorum. Sadece Carl Sagan’ın bahsettiği ve çok ciddi makalelerin, araştırmaların üzerinde ciddiyetle durduğu gibi, uzaylılar tarafından kaçırılma (alien abduction) hikayelerinin çocukken veyahut ergenliğe geçişte (biraz evvelinde de olabilir; sonuç olarak herhalde 17-18 yaşlarına kadarki süre) yaşanmış olan cinsel taciz (sexual abuse) vakalarıyla ilişkilendirilmesi bana kalırsa batıya özgü tipik çözümlemeci zihniyetin bir ürünü. Ve gayet de yerinde bir zihin aktivitesinden öte bizi mutlak anlamda çözüme götürse de götürmese de, böylesine karmaşık ve asla madde aleminin parçalarını, bilimin kabul ettiği ölçüde, incelerken anlaşılması mümkün olmayan problemlerle karşılaştığımızda ne düşünmemiz gerektiğine dair rehber olma niteliğini taşıyor.

Tamam da, uzay-> uzaylılar-> uzaylılar tarafından kaçırılma süreciyle oluşan hikayenin yıkılmasıyla, mağdurun daha da mağdur hale getirilip getirilmeyeceği de meşhul. Bilim ne işe yarar? Hayalleri yıkmak, sığınılan kumdan kaleleri dağıtmak neden “uzaylılar tarafından kaçırılma” düşüncesine “mecbur” olan bünye için daha iyi olsun ki? Aslında bu bir sonuç değil midir? Bu adli bir vaka değil ki, gerçeğin ortaya çıkarılması vicdanı rahatlatsın. En savunmasız anında aile içinde cinsel sömürüye maruz kalan bünyenin uzaylılar tarafından kaçırılmış olduğuna olan inancının sarsılması ve tümden ortadan kaldırılması, onun bir nevi kalkanının yere düşürülmesi demektir. Ve ona “bak sen işte bu kadar güçsüzsün; inandığın, sığındığın her şey sahte. sen acımasız bir savaşın ortasında silahsız, kalkansız, en güvenmen gereken kişiler tarafından yapayalnız bırakılmış, hatta yem edilmiş bir kurbansın.” denmesi demektir. Kalkanı düşüren acı hakikat mi yoksa kalkan niteliğindeki mitos mu mağdura egemen olacak? Bu ikilem, müthiş bir insanlık problemini ifşa ediyor. Bu hayatımızın her alanında geçerli; neye inandığımız sürekli tartışmaya açılıyor; aslında inanmış olduğumuz şeylere neden inanmak zorunda olduğumuz ciddiyetle irdelenmeden, bir çırpıda inandıklarımız üzerinden gardımız düşürülüyor.

Daha evvel defalarca burada yazdğım gibi, doğa karşısında hayvanlar kadar güçlü ve uyumlu olamayan insan evladının hayvanlar gibi doğaya değil de kültürel doğasına doğması, belli bir irade ve idare yetisine kavuşana dek çevresindekilerin yontmalarıyla biçimlendirilmesi onun için müthiş bir tutsaklık demektir. Arnold Gehlen‘in insan ile hayvan arasında gördüğü mahiyet ayrılığı önemlidir; ona göre insanda hayvanlık vardır, ama insan bu hayvanlıktan taşar, taştığı anda da insanlaşmış olur. Peki ya biz insanlaşma (olgunlaşma) sürecinde olması gerekenin dışında (tamam farkındayım bunun da ucu açık; öyle ya kime göre “olması gereken”, hangi düşünceye, dine, sosyal kurallara göre?

Ancak her türlü tartışmanın yapılması gerektiğini düşünmekle birlikte, müşterek kabullerimizin olduğunu da kabul edebiliriz. sözgelimi, her türlü cinsel istismarın kötülenmesi, lanetlenmesi, Cicero’nun çarmıh cezasıyla ilgili söylediği gibi, “zihnimizden bile çıkarılması” gerekir) bir yönlendirmeyle, sağlıksız bir zihin (ve beden) yapısına kavuşursak; bunu ömür boyu taşıyacağımız bedelini tek başımıza ödemeye de mahkum olduğumuza göre, uzmanların ya da bizim dışımızda herkesin yalan bellediği kimi hikayeleri uydurmamızda ne sakınca var? Böyle bir durumda, yani böyle hikayeler uydurmak zorunda kalan insanların bu hikayelere olan muhtaçlığı nasıl giderilebilir? Onlara bu hikayelerin onlar tarafından uydurulduğunu ve aslında içinde kaçmakta ve unutmakta olduğu kimi acıların bulunduğunu söylemek, onların belki de en yakınları tarafından yüzüstü bırakıldıkları bu acımasız dünyada gardını düşürmeyecek midir? İnsanların böylesine hikayeler uydurup inanabilmeleri, kendilerine uyguladıkları baskının ne kadar şiddetli olduğunu gösterir. bir insanın bir şey uydurup, ona varmış gibi inanmasından daha dehşet verici ne olabilir?

teoman duralı hocam, ibrahimi dinlerden bahsederken, bunların insanlara müthiş bir tutsaklık-hürlük sunduğundan bahsediyordu. insan, herhangi bir şeyi yapıp yapmama kararını verdikten sonra kendi kendineyken yani kendisiyle başbaşayken duyduğu pişmanlık, her an omnipotens bir güç tarafından izlendiğini bilmesinin de etkisiyle müthiş bir tutsaklığa sebep olur. ne yaptıysa, bedelini mutlaka ödeyeceğini bilmenin yarattığı sıkıntı bile büyükken (örneğin yunus emre‘nin dizelerine bakalım; allah’ı bir sevgili gibi sevmenin, onu kaybetmenin korkusu ve ıstırabı, burada dile getirdiğim sıkıntıya benzerdir.) bir de kendisi dışında bir insanın müdahalesiyle allak bullak olmuş zihninin içinde kendisine bile itiraf edemediği vakalara değişik hikayeler uydurma tepkisinin yarattığı tutsaklığı düşünün! burada artık libertas arbitrii denilen hür irade’nin kendisi bile ortadan kalkıyor; zihin insanın mağdurluğuna karar verip, insanın kendisini de ikna ediyor. bu inanılmaz bir kölelik! ve uzmanlar çıkıp bu köleliğe son veriyorlar; verdiği zararlardan ötürü seneler seneler önce mahzene kapatılmış olan bir canavarı, onu oraya tıkan mağdur kişiye iyilik olsun diye serbest bırakıyorlar. burada insan gerçekten müthiş bir tragedyayla karşı karşıya kalıyor; zira tragedyadan anladığımız hususu iyi bellememiz gerekir: tragedya çözümsüzlüktür. bu yüzden ibrahim’in dininde tragedya yoktur, çünkü çözüm vardır. hep verdiğim örneği tekrarlayayım: orestes hem anne katili, hem de babasının öcünü alan evlattır; haydi bakalım cennete mi cehenneme mi tıkacaksınız onu? problemin çözüleceğine dair ışık yok, demek istediğim bu. mahzenden canavarı salmak, hakikatin gün ışığına çıkarılması demek; ama beri yandan o canavar yüzünden mağdur olmuş kişiden başka kimsenin herhangi bir sorumluluk yüklenmediği veya bedel ödemediği (“acıların paylaşılması” gibi bir şeye inanmıyorum; insan felaket bir şekilde gurbet yaşamı sürüyor. kimse kimsenin acısını anlayamaz; hatta biraz zorlarsak, başkalarının acılarını paylaşmada bile kimi sadist dürtüler açığa çıkarılabilir) bir ortamda yeniden o canavarla dövüşmesini istemek demek; oysa belli bir noktaya gelmiş; yani zihni tarafından uydurulmuş hikayelere mahkum olacak ölçüde hasta (hastalık boyutunda!) kimliğiyle mağdurun telkinlerle, ilaçlarla, kendisi gibi olanların aracılığıyla vs. herhangi bir yolla tertemiz çocukluğuna geri dönmesi mümkün değil ki? mümkün mü yoksa?

tuhaf olan şu; bunun mümkün olduğunu yani consolatio‘nun mümkün olduğunu felsefi ekoller, bilgece yaklaşımlar ortaya koyuyor. zira yazılan her nasihat insanın iyiliğinedir; en azından ekol bunun üzerine kuruludur. en aşırı söylemlerde bile insanın iyiliğini görürsünüz temelde. toplu intiharları düşünün; mutlaka o anki durumdan daha iyi bir duruma geçileceğine dair kanı onları ölüme götürür. bu da çok derin bir statü; çok dikkatle incelememiz gerekir: burada kastettiğim, insanın, kendisinin kötülüğünü istediği zaman bile aslında iyiliğini istiyor oluşudur. stoa düşüncesinde katorthomakathekontaproegmenon ve aproegmenon kavramlarını düşününüz; en nihayetinde bunlar birer ideal insan yaratmak düşüncesini taşırlar. uygun tutumlar önerirler; belli kurallar dizgesi oluşturup, sınırın içinde kalanları bilge, dışına çıkanları da başta mutsuzluk olmak üzere her türlü olumsuzluktan mustarip görürler. hatta özgürlük de buna bağlıdır (bilge ya da özgür olan). dinlerdeki kabuller de aynı amacı taşır; aztek‘te veya moche uygarlığında tanrıya kurban edilmeye götürülen insanda bile “her şeyin daha iyi olacağına dair” naiflik olduğundan söz edilir. o halde bütün bunlardan hareketle; consolatio’nun yani teselli’nin öz olarak mağdura aktarılması işe yarayabilir. aklıma ilk gelen örnek, kendimle fazlasıyla özdeşleştirdiğim boethiusçu estne aliquid tibi te ipso pretiosus düsturudur. yani “sana senden daha yakın ne olabilir ki?” retorik sorusu. boethius’un philosophiae consolatio‘sunun neredeyse başından sonuna işte bu tema hakimdir. “sen başından beri, başına ne gelirse gelsin, yalnızsın; sana senden daha yakın hiçbir şey olmadığı için ve tanrısal kudret evrende şansa, rastlantıya yer bırakmadığından (isterseniz tanrısal öngörüyü çıkarıp yerine kendi öngörünüzü de ekleyebilirsiniz; ama temanızda bütünlüğü görmelisiniz, esas mesele bu); dün, bugün veya yarın başına ne gelmişse, geliyorsa ve gelecekse, sen en nihayetinde bir şey yitirmiş değilsin. sen seni kaybettiğin an sen olmaktan çıkarsın. bu da ölümün kendisi olabilir mi?” denilebilir. ilk başta sanılabileceği gibi, bu consolatio örneğinde bir asosyallik düşüncesi yoktur. sadece insanın, kendisini her ne yolla olursa olsun, bir şekilde aeternitas‘a yani sonsuzluğa katması gerekir. zira bu açıdan bakılırsa dünyevi kaygıların; beklentilerin neredeyse tamamı bizim dışımızda, bizi ilgilendirmeyen içi boş şeylerdir. insanın başına gelen burada bahsedildiği gibi bir derdin, sıkıntının kendisi de dünyevidir. eğer insanın içinde “peki neden ben?” sorusu ısrarlı bir şekilde rahatsız etmeye devam ediyorsa; ölümden sonra bu dünyada yaşanan her şeyin karşılığının olacağına dair düşünceye de sarılabilir. cehennem veya cennet fikri ne işe yarar sanıyorsunuz? burada ortaya koymaya çalıştığım consolatio modeli tabi ki bir örnektir. başka türlü teselliler bulunabilir; ancak benim şu an bir çırpıda değilse de, yine de bütün ömrümü buna vakfetmediğimden, bir kere de sunduğum bu mağdura “başka bir kalkan sunma” tedavisinin augustinusçu contemptus mundi olgusuyla alakalı olduğu bilinmeli. ve galiba benzer consolatio’ların hepsinde ortak yön de bu olabilir; yani dünyanın küçümsenmesi, hor görülmesi. ve sonluluktan taşıp, tacizci uzaylıların varlığındansa sonsuzluğa (bırakalım filozoflar, teologlar bunun içeriğini tartışsın) sığınma söz konusudur.

peki şimdi bütün bu anlattıklarımdan sonra, beynimi kemiren asıl soruya geleyim: ya benim burada consolatio olarak çizdiğim dünyevi acıdan sıyrılma projesinin aksine jungçu “i do not believe… i know” düsturu gelecekte, böyle vakalarda çok daha yararlı olabilecekse? acaba bizim böylesine zihin kandırmacaları karşısında yeni ve bilinçli kandırmacalara sığınmamız değil de, hakikatin ortaya çıkarılması, gelecekte bu tarz cinsel sömürülerin ortadan kaldırılmasında daha etkin olmamızı sağlayacaksa? bu durumda “olan oldu” diyerek, söz konusu mağdurları bir nevi tanrı’ya kurban eder gibi, hayatlarını karartan canavarlarla yüzleştirip, gözden çıkarmanın zorunluluk olduğu da anlaşılacaktır.

çok karamsar bir tablo mu çizmiş oldum?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 29/01/2009 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: