C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Seven Years In Tibet

>

Seven Years In Tibet

Cengiz Çevik

Batı’dan Doğu’ya her bakışın ana teması aslında Batı’nın “bulmak istediği” şey oluyor, bunu Last Samurai’da da (http://getir.net/lpk ) görmüştük, Babel’de de (http://getir.net/lpl ). İkincisiyle Seven Years In Tibet arasında ortak küme oluşturan olgu da Brad Pitt, o da ayrı bir husus. Bir nevi Batı sarışınlığıyla Troy’un da Achilles’i olabilmiş bir Brad Pitt Doğu’ya gidip de oranın kara kuru ya da çirkin insanlarına başka türlü bir dünyadan gelmiş olduğunu görünüş itibariyle izleyiciye hissettirebilecek en iyi tiptir. Yani iki kutup arasında insani değerler takas edilirken Batı yüzü için kullanılabilecek en iyi meta Brad Pitt olurmuş, daha iyisini düşünemezmişiz.

Kundun da (Dalai Lama) düşünemezmiş ki, daha ilk karşılaşmalarında daha sonradan Batı – Doğu takasına benzer bir takası şahsiyetleri üzerinden yapacağı Heinrich Harrer karakterinin (Brad Pitt’in canlandırdığı) evvela altın sarısı saçlarına takılıyor. Doğu, Batı’da gösterişi, estetik değeri görmüş oluyor. Yunan Achilles’inin heybetli vücudunun ve tanrıların katına layık şan şöhretinin Doğu’da Batı’daki kadar çekici kabul edilmemesinin yarattığı hayal kırıklığı esas oğlanımızın Lhakpa Tsamchoe ‘nin canlandırdığı Tibetli terzi Pema Lhaki karakteriyle olan bir diyaloğunda daha manalı görünüyor. Zira Lhaki’ye özellikle de Olimpiyat Oyunları’nda kazanmış olduğu başarıları gazete küpürleriyle gösteren Harrer’in bu bireysel övünç kaynağı aslında Tibetliler için manasız bir böbürlenme demektir, Lhaki burada Doğu – Batı ayrımını kabaca şöyle ortaya koyuyor: “Batı hep zirvelere çıkmış olanlara saygı duyuyor, Doğu ise egolarını yenmiş olanlara.” Burada tabi olguların farklı yorumlanmasıyla karşı karşıyayız doğal olarak, zaten Last Samurai’da ya da Babel’de de farklı kültürlerin aynı olaylar karşısında nasıl farklı tepkiler verebildiğini görebiliyorduk, bu şaşırtıcı değil. Zira bir Yunan – Roma geleneğinin ardından Batı dediğimiz çuvalın içine girenlerle, bunun dışında kalmış Uzak Doğu çuvalının içine girenlerin bir olmasını düşünmek komik olurdu. Zaten kökleri buradaki ilk çuvalın içindeki değerlerle beslenmiş olanların rasyonel dünyada alternatif huzur arayışları kapsamında Uzak Doğu’ya, Hindistan’a, Orta Doğu’nun diğer bölgelerine, hatta kısmen Türkiye’ye kaçışının altında işte bu çuvalın dibinin küflenmiş olduğunu düşünmesi yatıyor. Bana kalırsa bu düşünüş haksız değildir, içinde “doğanın özüne uygun bir varış” vardır. Bu varışa göre, hep aynı değerlerin altında ezilen insanlar, yaşadıkları kültürel değerler toplamının oluşturduğu kürenin içinde her ne kadar gazetelere haber olacak kadar bile başarılı olsalar da, hep bir hasret taşımaktadırlar. Bu “hasret” de doğanın özüne uygundur, doğa yineleyicidir, değişkenlik niteliğiyle sabittir, ancak kürenin içinde zirveye dahi yükselseniz, kürenin dışında huzur aramak zorunda kalabiliyorsunuz. Bana kalırsa bunun sebebi, sadece Batı için söylemiyorum, dediğim gibi doğanın özüyle alakalıdır, yani etrafta her şey değişirken insanın belki de bir ömür boyu peşinden koştuğu, yakalamaya çalıştığı başarıların niteliği de değişmeyecek mi? Ortalama 70 sene yaşadığını düşünürsek bir insanın, yaşamını adadığını düşündüğü, düşündürttüğü “öne atılma”, “diğerlerinden daha çok başarılı olma” arzusu da çürümez mi? Doğa en büyük çürütücü, insanın kendisi bile çürürken, sarıldığı değerler çürümez mi?

İçinde değerlerini barındıran çuvalın da içinde küresi var Harrer’in, bu küre onu başarılı bir dağcı kılmış. Öyle başarılı ki, hamile karısını doğal olarak çocuğuyla birlikte terk edip, Almanların ulusal davasının peşinde, “dünyanın çatısı” olarak adlandırdığı en yüksek noktaya çıkmaya gidebiliyor. Buradaki gidebilme durumu aslında şan ve şöhretin Batılı insanın egolarını yenememişliğindeki etkisini gösterir. Dedim ya kökler buradan beslendi diye, Achilles’in önüne iki seçenek konduğunda diğer ölümlü insanlar gibi basit, sıradan ve küçük mutluluklarla dolu bir yaşam yerine zorluklarla, acılarla dolu ancak bir o kadar da tanrıların katına layık bir yaşamı tercih etmesine benziyor bu. Hatta Achilles’in seçimi, Batı’nın yolunu, Batılının heyecanını şekillendirmiş görünüyor. Doğu’nun simgesi Troya’lı Hektor’un karısıyla vedalaşması, şehri adına canını ortaya koyması Homeros destanlarında kendi şan şöhreti adına savaşa girişmiş Achilles’in görünüşçe ve ruhça ezici üstünlüğünün gölgesinde kalmıştı. Kuşkusuz Seven Years In Tibet’i Homeros anlatıyor olsaydı, Çinlilerin şiddet dolu eziciliği bir üstünlük olarak sunulur, Kundun’un da söylediği “Hayat herkes için tatlıdır, bir insan bunu bilirse ne kendisine ne de başka bir insana zarar verir” şeklinde kendini gösteren Doğulu düsturu gölgede kalır, Çinlilerin Tibetlilerin dinsel sembollerine, yaşam tarzlarına olan saygısızlıkları da Priamus hanedanından Briseis’in Akhaların fahişesi haline getirilmesi kadar doğal olurdu. Oysa filmde yine zikredildiği gibi “savaşamayacak kadar güçsüz olduğunda karşındakine sarılman gerek” anlayışı Batı’nın deli gömleğinde aşağılanası ve küçük düşürülesi bir tutum olarak algılanır. Çünkü içinde yetiştikleri çuval farklı.

Peki bütün bu söylediklerimde şöyle bir çelişki barınmıyor mu, filmde ve tarihte Tibetlilere karşı yaptıkları zulümlerle anılan Çinliler de söz konusu kriterlere göre nasıl Doğulu olabiliyor? Aslına bakılırsa Doğu – Batı ayrımının çok dikkatli yapılması gerektiğine dair bir uyarı niteliğinde bu husus. O halde Doğulu olsun, Batılı olsun insanın doğasından gelen bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Bu çelişik durum filmde sadece Doğu’ya özgü olarak sunulmuyor, radyolardan, gazetelerden öğrenildiği kadarıyla (tarihsel süreçle de paralel) Batı’da da bir savaş vardır ve orada da Doğu’daki Çinlilerin “kötü” profiline benzer şekilde bir Alman tehlikesi söz konusudur. Filmde bu hususun altı dikkatle çiziliyor bana kalırsa. Tarihi güçlüler, zafer kazananlar yazar ya, her iki yakada da kötü rolün Batı tarafından çizilmiş olduğu da açık. Bunun sağlamasını şöyle yapabiliriz, II. Dünya Savaşı’nı Almanlar kazanmış olsaydı, nasıl bir tarih yazılırdı acaba?

Tibetli Dalai Lama’nın dinsel bir arka planı olan barışseverliği daha o küçükken bastırılmış olsaydı, bugün biz Tibet üzerine neyi konuşuyor olurduk, rasyonel dünyanın sıkıntılarından bunalan sosyetik kadınlar ücreti kredi kartıyla ödenmiş “günübirlik, anlık” suni huzur arayışları için yine Tibet’e giderler miydi ya da odalarının dekorunu Tibet felsefesine göre ayarlarlar mıydı? Galiba bunlar olmazdı, ancak başka şeyler, başka arayışlar olurdu. Rasyonel dünya kendisinden sıkılan modern vatandaşlarına alternatif mistik uyuşturucular üretirdi, üretiyor da zaten. Gerçi Doğu’su, Batı’sı da kalmadı, “değerlerin global paylaşımı” kapsamında herkes Youtube üzerinden malını dünyanın öbür ucundaki adamlara satabiliyor, Facebook’la kendi arayışına ortaklar edinebiliyor, suni sosyal ortamlara dahil olarak içindeki sosyalleşmeye meyilli hayvanın açlığını giderebiliyor. Konserler, film festivalleri, bahar şenlikleri, Ekşi Sözlük zirveleri hep işte bu hayvanın rasyonel dünyanın darağacından kurtulabilme, ipi boynundan atabilme arayışında uyuşturucu görevi görüyor. Harrer’in çocuğunun ve karısının değerini anlayabilmesi için Doğu’ya gitmesi gerektiği gibi, modern insanın insanlığının (hatta en saf haliyle canlılığının) değerini bilebilmesi için rasyonel dünyanın ilaçlarının ücretini karşılayabilmesi için yaşamının büyük bir bölümünü evle iş arasında mekanikleşmiş bir savruluşla geçirmesi gerekiyor.

Sonuçta uyuşmuş beyniyle çocuğuna giderek Dalai Lama’nın, yani Doğu’nun mistik tavırlarından bir tanesinin (kendisine yabancı olan) kendisine hatırlatmış olduğu babalığına sarılmış, kendisiyle hesaplaşmış oluyor. Peki ya öyle mi gerçekten? Bu kadar basit mi her şey? Her şeyi, her değeri, her saplanışı, içinden çıkarken çuvalımızdan kapıp getirdiğimiz her şeyi, kısacası bizi biz eden her şeyi bir kenara koyup, yeni değerlerle dolu yeni bir dünyaya yeni bir benlikle atılabilir miyiz? Dalai Lama veya bir başkası, başka bir kültür bunu kürenin dışından bize verebilir mi? Ben açıkçası her türlü değer bütünlüğünün, özellikle de adına “bilgelik” denen insanı vahşi kılan tutkulardan vazgeçiş durumunun dış destekle sağlanabilecek suni bir kurtuluşla alakalı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bana göre her şey her şeydir, hiçbir şeyse hiçbir şey, bir şeyin karşılığı sadece ve sadece kendisidir. Bir şeyi başka bir şeyle karşılamak, doyurmaya çalışmak ilaçlama gibi bir şey, sadece ilaçlama. İnsan aydınlanır ama, topyekun başka biri olmaz. Zaten o aydınlanma da başkasının aydınlanmasıdır, o insanın değil. Çuvaldan çıkarken tutup getirdiğimiz her değeri yeniden yorumlamamız (en azından Nietzscheci “değerleri yeniden değerlendir” öğüdünden anladığım da budur), başka biri veyahut başka bir kültüre mensupmuş gibi düşünmemizden daha etkili, daha manalı, doğa doğal bir sonuç doğurur diye düşünüyorum.

İlacı kendinde saklı olan insan, başka bir şeyde değil.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: