C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>1492: Conquest of Paradise

>

1492: Conquest of Paradise

Cengiz Çevik

Önce

Hayal kurmanın bile cezalandırıldığı bir yer, Batı’daki günbatımını görmeyi cesaret edebilen insanların yaşatılmadığı, böyle sürdükçe de insanların bunun hayalini kurmayı bile unuttuğu bir yer: İspanya.

İnsan hayalleriyle yaşamın gerçekleri arasında kalmış, bütünüyla bunlardan oluşmuş durumda anı yaşar. Anı, daraağacında boynunuzdan sıkacak iple dilinizi ağzınızdan çıkaracak o yasakçı güçlülerin ülkesinde insana zindan gibi gelen. Kimimiz zindanından taşar, kimimiz taşamaz. Christopher Columbus taşabilenlerden biri. Kendi deyimiyle “tutkularının kontrol altına alınamayacağının” bilincinde, denizlerin, bulutların ötesine gitmek isteyen biri. Salt bu yüzden diğerleri gibi önce asılıp sonra yakılma riski taşıyan biri. Keşfetmek istiyor Amerika’yı. Ama salt keşif kendisinde her daim etkin bir tutku halinde olduğu için mi? Ben sadece bunu kabul ediyorum, sadece bunu görüyorum. Yoksa Vespuçi kendisinden önce Ana karaya ulaştığında kendini yaralanmış saymazdı. Kendisine bakıp da “What a tragedy, what a waste of a life!” diyenlere, sadece kişisel tatminin kanıtı olan “ben yaptım – sen yapamadın” savunması da bunu gösteriyor.

İnsan niye yaşar? Yaşama saçmalığına anlam kazandırabilmek için. Evet tam bir saçmalık, aya kadar gidebilmişiz de oradan dünyaya bakıp, yaşamanın, gündelik kaygılara endeksli mutluluk düşlerimizin ne kadar da boş olduğunu anlatacak olan manzarada kaybolmamışız, aklımıza mı gelmemiş, yoksa dalıp gidenler olmuş da, insanlığa bunu aktaramamış mı, bilmiyorum. Bildiğim şu insan dünyanın sınırını aştıktan sonra dahil olduğu insanlıkta bir hakim duygu oluşmamış: İçi boş zaman kavramına muhtacız. Bir varız, bir yokuz. Var’la Yok arasında bir ipte yürümeye çalışıyoruz, düşenler düştükleriyle, düşmeyenler düşmedikleriyle varlar. İşte bana kalırsa Columbus ip üzerindeki bu yolculuğunda kaybedenlerden ya da vazgeçenlerden biri değil, yani durumu vahim değil. O en azından San Salvador adını koyduğu adayı keşfetmiş olmanın hazzını yaşarken, ana karanın keşfi hazzını Vespuçi’ye kaptırmış olmaktan yaralanmıştır. Kraliçe I. Isabella’nın (ki kendisini filmde Alien kraliçesi Sigourney Weaver canlandırıyor, bu da ayrı bir hoş tesadüf) ilk başta idealist olarak gördüğü, daha sonradan mal, mülk, şan, şöhret peşinde koşan biri sandığı ama daha sornadan onu içerden çıkartarak yeniden yolculuk etmesine izin verdiği de unutulmamalıdır. Bu arada aklıma gelmişken belirteyim, hemen hemen aynı dönemi anlatan Elizabeth: The Golden Age’te de görmüş olduğum ve çok da rahatsız edici olmayan ama yine de dönemin yönetimde bulunan kraliçeleriyle ilgili yanlış bilgilendirilmemizi sağlayan yumuşak karakterli, ılımlı hatta çoğu kere karşısında cüretkar biri gördüğünde bunu “hoş” bir özellik sayan kraliçe tipi hem bu filmde Isabella’nın hem de diğer filmde Elizabeth’in inandırıcılığını yitirmesine sebep oluyor. “Ne de insancıl kraliçeler böyle!” diyoruz, hadi diyelim Elizabeth için denizci Sir W. Raleigh ‘e aşık olmak bir kadınlık zaafıydı, peki ya I. Isabella’ya ne demeli? Onda Columbus’a karşı bir aşk iması filmde yok, ama yine de kraliçemiz kendisine “majesteleri” yerine “kadın” diyebilen bir adama tolerans gösterebiliyor ve bunu “ne yapayım benden korkmuyor ki…” gibi ne olduğu belirsiz bir çaresizliğe bağlayabiliyor. Belki de dönemin kraliçeleri Frencis Bacon’ın lafında olduğu gibi “Denizlere egemenlik monarşinin temelidir” düsturunun farkındadır da, denizcilere makamlarında farklı bir özgürlük tanıyor, iltimas geçiyordur! Başka bir açıklama bulamıyorum.

Tekrar Columbus’a döneyim, adamımız tutkuyla bağlanmış olduğu keşfetme arzusunu Salamanca Üniversitesi’nde kurul üyelerine karşı savunurken bir kez daha görüyoruz ki, dönemin en büyük bilim tabuları Aristoteles ve Ptolemaios. Bu iki büyük felsefe-bilim insanının 1400’lere kadar ulaşan tabulaşmış, hatta dinleşmiş görüşleri Columbus’un “gerçekleri söylediği için asılanların ülkesinde” karşısındaki en büyük engeldir. Okyanusun asla geçilemeyeceğini düşünen kurul üyelerini etkileyebilmek için Columbus’un sarıldığı şey Tanrı oluyor! Dönemin İspanya’sının nasıl bir tutuculukla mücadele içinde olduğunu Elizabeth: The Golden Age’te de açıkça görüyorduk, Columbus pek de inanmadığı bir şeyi söylüyor burada, asıl amacının bu keşif yolculuğuyla Tanrı’yı Çin’e götürerek İspanya’yı daha da yüceltmek olduğunun altını çiziyor. Oysa karşısında öyle bir kurul vardır ki, belki de İspanyolları en çok etkileyecek olan bu iki amaç bile onları tatmin etmiyor. Onlara göre Columbus “insani bilgi sınırını aşan” biridir, bu yüzden dünya şu masa gibi dümdüzdür! Oysa aksini düşünen Columbus daha filmin başında dünyayı mandalina gibi görmüş ve oğluna c vitamininden bir yuvarlak dünya örneği sunmuştur.

Granada’nın Araplardan alınmasıyla, Yeni Dünya’nın (Cennetin) keşfi aynıdır Columbus için. En azından Kraliçe I. Isabella’yı ikna edecek söylemi orada geliştirir, Granada düşmezden evvel kim bilebilirdi bunu? O halde kim bilebilir Yeni Dünya’nın keşfedilemeyeceğini, okyanusların asla geçilemeyeceğini? Ya da aksini? Oysa burada söylendiği gibi, her zaferin bir bedeli vardır!

Yolculuk

Sanchez’i ve kraliyeti asıl ikna eden yolculuğa, bankacılıktır (ticaret). Yoksa dile getirilen inanç, umut ve merhamet arka plandadır. Zaten yolculuk gereğinden fazla uzadıkça çatlak sesler çıkmaya başlar. Gemi çalışanlarından birinin dediği gibi “Tanrı bu yolculuğu istemiyor”dur, “bu yolculuk lanetli”dir. Oysa yolculuğu yolculuk yapan Columbus’un dönemin bilgisini yalan ve sahte görüyor olmasıdır. Öyle ya dönemin egemen din sözcüleri için keşfedilecek yeni dünya yoktur, varsa da orası Tanrı’sız olacağından bu yolculuk ancak altın içindir! Oysa adaya varınca Columbus’un günlüğüne yazmış olduğu gibi, Yeni Dünya aslında dünyanın (Yani Eski Dünya: Asya, Avrupa, Afrika) başlangıcına benzemektedir! Burada yaşayan yerlilerle barış yapmaya gelmişerdir. Zaten yerliler de onları tanrıları olarak karşılamış olduğundan, tanrılaşan da razıdır burada, tanrılaştıran da. Tabi bir noktaya kadar, “her zaferin bir bedelinin olduğu” gerçeğinin anlaşılmasına kadar. Adrian de Moxica ‘nın da yerli yersiz agresiflikleri de bu bedelin anlaşılmasında payı çoktur! Aslına bakılırsa filmde en rahatsız edici temalardan biri Moxica’nın ve taraftarlarının nezdinde keşifçi ve kolonici (sömürgeci) Batılı kafa yapısının bir özeleştiriyle durumu kurtarmaya girişmesidir. Öyle ya bütün suç Moxica’nın her daim aç dolaşan vahşi hayvanlığındadır. O Columbus tarafından ortadan kaldırılınca, vahşi ve yıkıcı kolonicilik anlayışı da silinmiş oluyor. Oysa Bacon’ın “Coloniae eminent inter antiqua et heroica opera” ifadesinde de görülebileceği gibi dönemin kolonicilik anlayışı hiç de iyi bir tip olarak çizilen Columbus’un dilinde “yerlilere sıcak davranalım, barış içinde olalım, onları güzel güzel ikna edelim, kan dökmeyelim, tanrılarına, dinlerine karışmayalım, yaşayışlarını bozmayalım” gibi önerilere dönüşen sırlardan oluşmamıştır. (Bu noktada şunu belirtmeden edemeyeceğim, bu film 2000’lerde çekilmiş olsaydı, “Amerikan emperyalizmini çağrıştırıyor”, “Amerika’nın 11 Eylül sonrası Doğu’ya yaklaşımını gösteriyor” gibi yorumlar kaçınılmaz olurdu!) Yeni Dünya’nın keşfinden evvel kilisenin etkisinin kırıldığı dönemde aslında yeni bir yaratıcı kendini göstermişti: İnsan. İnsan din yerine devlet egemenliğiyle tanrılığı üstlenmişti, hem de seve seve.

(http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=11297606) Yeni Yaratıcı’nın Yeni Dünya’sı da tez zamanda keşfedildi, bu da aslında tarihin bize, yani tüm insanlığa oynadığı bir oyun olsa gerek. Yaşama saçmalığını önce tanrılarla, sonra Tanrı’yla anlamlı hale getirerek, nefes alıp vermeyi değerli kılan insanoğlu artık evrenin krallığıyla, hazır Hiristiyanlığın kendisine evvelden öğretmiş olduğu “merkez dünya” fikriyle güneşi kendi etrafında dönen bir yaşam kaynağı olarak görüyordu. Tıpkı Amerika’nın keşfinden evvel orada mutlu mesut yaşamakta olan yerlilerin Doğa-Tanrı inancıyla huzuru bulması gibi, yeni tip insanoğlu da her ne kadar Copernicus’la en azından dünyanın merkez olduğu savını kırmış ve onu tersine döndürerek yaşadığı / yaşamadığı gezegenler bazında bencillikten kurtulabilmişse de, kendisi tanrılaşarak en azından filmde karşımıza çıktığı gibi köleci soylu medeniyetine yeni köleler ekleyecek kadar azgınlaşabilmişti!

Columbus karakterini film boyunca bu azgınlığın önünde duran, buna karşı çıkan biri olarak görüyoruz. Hem de kendisini öyle dizginleyebilen, öyle insancıldır ki, Marco Polo’nun anlattığı zenginliği değil de vahişiliği ve altınsız ormanları keşfetmiş olması bile onu rahatsız etmez, başta da dedim ya o tutkuludur. O tutkulu olduğu için ailesine ihanet ettiğini düşünecek kadar da özeleştiri yetisini kendisinde barındırmaktadır. Gerçi yukarıda da dediğim gibi, kolonicilik ruhunun insandaki devlet nezdinde tanrılaşma hastalığıyla geliştiğini biliyoruz, bunu özellikle de Macchiavelli ve Bacon okuduğumuzda açıkça görürüz.

Hayal kurmanın bile cezalandırıldığı bir yerden, Yeni Dünya’ya uzanan bir kaşifin filmi bu elbette. Ancak bunun yanında dönemin kolonici ruhunun nasıl da serpildiğini görmemiz açısından da önemli bir film. Film “Cennet ve cehennem nerede?” sorusuna verdiği “biz cenneti de cehennemi de gittiğimiz yere götürürüz” cevabıyla, hayallerimizle dünyanın gerçekleri arasında kimi zaman doğru dürüst özeleştiri yapabildiğimizi gösteriyor, en azından Yeni Dünya’yı “burada Tanrı yok” diyerek terk etmek isteyen admacıkların haksız çıkması açısından bile önemli bir film. Ya da “The New World is a disaster” Sonucu ortaya konduğunda “And the old one, an achievement?” diyerek kendisine varana dek elde edilmiş “tüm ruhani/dünyevi başarıları” sorgulayabildiği için bile cüretkar bir film.

Ps. Filmdeki en saçma şey,kısa bir süre içinde Columbus’un dilini (İspanyolca-İngilizce) anadili gibi konuşan yerlidir! Yetinmiyor İspanyollarla yerliler arasında aracılık, çevirmenlik yapıyor! Hızlandırılmış dil eğitimi böyle bir şey olsa gerek, dedik ve geçtik, ne yapalım.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 13/07/2008 by in Başka birtakım hassasiyetler, Genel and tagged , .
%d blogcu bunu beğendi: