C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Dışarıdan Anlayabilmeyi İstemek: Bilgide Tutarlılık

“Dışarıdan Anlayabilmeyi İstemek” zordur benim için, aslına bakılırsa herkes için çoğu kere önyargının ve önkabullerin delinmesi düşünenin ve bir çıkarıma varanın varlığını tehdit ettiği için “dışarıdan anlayabilmeyi istemek” zulümden farksızdır. Zulüm evet, tam karşılığı bu: Zulüm.

İçinde bulunma durumu, koşulların gerektirdiği ilk itiş gücüne (bkz. primum mobile) sahiplikten ötürü kişi için yeterli bir düşünme yetisi sağlar. Bu düşünme yetisinin yetmediği durumlar da olabilir. Örneğin her koşulda (n.ş.a.) bir açıklamaya ihtiyaç duyan inanca bağlı ‘sistemli düşünme’lerde sistemin kendisinin kavranması zor olduğundan, sistemin gerektirdiği ilk (geçici) duraklardaki yargılar, vargılar iyi anlaşılmadan, sistemli düşünce akışının varacağı sonuç da doğru dürüst anlaşılamaz. Bunun için en yetkin örnek ‘Descartes’ın Felsefe Ağacı’nda gizlidir. İsterseniz bu örnekten yola çıkarak, blogumda bu yazıyı bana yazdıran asıl konuya geçeyim.

2008’in Mayıs’ına kadar yazma yasaklı olduğum Ekşi Sözlük’e dışarıdan bakarak ‘Dışarıdan Anlayabilmeyi İstemek’ konusuna değinmem ve hatta bu tema üzerinden bir yazı yazmam bilinçli bir ironi arayışından kaynaklanıyor elbette. Bu sadece Ekşi Sözlük’e dışarıdan bakarak (aslında blogumun teması olduğu gibi sözlük’ü andırmıyor mu? Nasıl bir dışarıdan bakıştır onu da ayrı yorumlamak gerek, ben ne kadar onun dışındayım, o ne kadar benim içimde? ), onu anlamaya çalışma çabasını değil, aynı zamanda statümün muzdarip olduğu ‘Çaylaklık’ müessesesinden ötürü fazlaca takip edemediğim bu ne olduğu belirsiz, insan kadar tanımlanmaya ihtiyaç duyan oluşumun kendi içinden yarattığı, çoğu kere de bir atımlık olan tartışma konularından birine, yani yine din ve inanç kapsamında ‘kuran i kerim’ başlığına altında bugünün tarihi yazan bir entiriye ve ardından gelişen o münazaranın bir ucundan tutmaya gayret eden sözlük yazarı arkadaşlarımızın savunmalarına ya da savunmalara güdümlü saldırılara kendimce bir anlam yükleme arzusunu da barındırıyor. Ama söylediklerim kapsamında dışarıdan anlayabilmeyi istemek için benim gayretlerim ve arzum yeterli mi? Bu hususta en yetkin örnek diye ortaya koyduğum ‘Descartes’ın Felsefe Ağacı’na değinerek, bunun üzerinden söz konusu başlıkta özellikle de ‘İnanç ve Tutarlılığa Gereksinim’ bahislerine girmek istiyorum. İnancın durumunu tayin etmede sistemli düşünce akışına duyulan ihtiyacı göstereceğini düşünüyorum bunun. Zira özellikle de http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=12054416 adresindeki entiride belirtilen noktaların imanlı bir kimseyi ne kadar ilgilendirdiği de anlaşılabilecektir ya da ben şöyle umuyorum; ‘inanmayı isteyen’ hatta ‘inanmayı artık seçmiş’ insan için “Dışarıdan bakılarak” görülen ya da görüldüğü düşünülen tutarsızlıkların önemi nedir, bunu ortaya koymak istiyorum.

Descartes’a göre felsefe ‘bilgeliği inceleme’den başka bir şey değildir. Bilgelik de sadece işlerimizde tedbir değil, hayatımızı sevk ve idarede sağlığımızı koruma ve tüm zanaatların icadı için de insanın bilebildiği tüm şeylerin tam bir bilgisidir. Descartes “Bütün felsefe bir ağaç gibidir” diyerek bir filozofa yakışan sistemli düşüncesini iyice somutlaştırmak istiyor. Buna göre ağacın en aşağıda bulunan kökleri Metafizik’tir, gövde ise Fizik. Gövdeden çıkan dallar ise 3 tane olmak üzere, diğer ilimleri simgelemektedir. Bu diğer ilimler şunlardır: 1- Hekimlik, 2- Teknik, 3- Ahlak.

Burada önemli olan 3. ilim olan Ahlak’ın öteki ilimlerin tam bir bilgisini gerektiren ve bilgeliğin en son basamağını teşkil eden en yüksek ve en tam ahlak olmasıdır. Descartes’a göre en yüksek ve en tam ahlaka ancak köklerle gövdeden geçtikten sonra varılabilecektir. Ahlakın tam bilgisine ancak başka bütün şeylerin tam bir bilgisini elde ettikten sonra erişilebilecektir. Bu zordur, bunu becerebilmek için her şeyi ilk nedenleriyle bilmeyi arayan, felsefe ağacını incelemeye başlayan düşünen insan evvela hayatının işlerini düzenleyen bir ahlak edinmelidir. Bunun için de eskiden doğru sandığı bütün şeyleri yanlış diye atıp, her şeye yeni baştan, temelden başlamaya koyulduğu anda kararsız ve başıboş kalmamak adına felsefe ağacının son meyvesi yüksek ahlakı da unutmadan, geçici olacak bir ahlak edinmelidir. İşte bu felsefeye başlamanın ilk şartıdır. O halde üstadımıza göre; ahlak felsefenin hem başında, hem de sonunda bulunur. Ahlak ihtiyaç duyulandır, aynı zamanda bizim götürüleceğimiz yerdir. Şimdi bu felsefe ağacından hareketle Ekşi Sözlük’te söz konusu başlıkta “kuran ı kerim” başlığında, yukarıda belirttiğim entirinin de üzerinde durduğu şu ‘tutarlılık’ mevzusuna değineyim. Bir inanç ağacı oluşturalım evvela.

Kuran ı Kerim’i hak yolun hak Tanrı’sının Hak sözleri olarak kabul eden bir kişinin sezgiden başka dayanağının ve beslenme kaynağının olmadığı bu ağacında kökler karakterini gösterir. Şimdi burada özellikle “karakter” kelimesini kullanmamın sebebi, “yaradılışını” tabirini kullandığım vakit oluşabilecek yanlış anlamaları önlemektir. “Fıtratı” veya “doğası” gibi kelimeleri de kullanabiliriz, burada kastettiğim özellikle onda doğuştan bulunan, ona transcendental yani deney üstü bir vasıftır, hatta vasıflar toplamıdır. Bertrand Russell gibi bir agnostik için “İnsanoğlunun yüzyıllar boyu dine duyduğu bu gereksinme nereden geliyor öyleyse?” sorusunun cevabı şöyleydi: “Öyle gibime geliyor ki herşeyden önce korkudan. İnsanoğlu kendini özellikle güç­süz hissediyor. Onu korkutan üç şey var. Birin­cisi, doğanın kendisine yapabileceği şeyler: Onu yıldırımla çarpabilir, ya da bir depremle yutup yokedebilir. İkincisi, başka insanların kendisi­ne yapabilecekleri şeyler: Onu savaşta öldür­mek, örneğin. Üçüncüsünde de dine değiniyo­ruz. İnsanoğlunun kendi tutkuları, yeğinlikle­rinin etkisiyle, onu bazı şeyler yapmağa iteleye­bilir: Tutkuları yatıştığında bu şeyleri yaptı­ğına üzülecektir, bunu kendisi de bilmektedir.

Kuranİşte bu nedenle çoğu insanlar büyük bir kor­ku içinde yaşamaktadırlar. Din onların bu kor­kudan daha az etkilenmelerine yardımcı olmak­tadır.” Burada Russell’ın kanımca yargısı basittir, sadece burada değil ‘Why I’m Not a Christian’ adlı eserinde de aynı noktayı yani diğer canlılardan farklı olarak kültürel çevrelerine doğmuş, aklı olan insanların korkularını işaret eden Russell için, E. Renan’ın “Histoire des origines du Christianisme” (Hiristiyanlığın Kaynakları Tarihi) adlı eserinin “Les Apotres” (Havariler) başlıklı bölümünde belirttiği gibi İsa’nın çarmıha gerilmesinin ardından İsa’nın her ne kadar dirilmeden, yeni bir hayattan bahsetmesine rağmen, eti ile kemiği ile dirileceğine dair hiçbir şey söylememesine ve hatta onun peşinden giden birkaç kişinin de ölümünün ardından daha ilk saatlerde bu yolda hiçbir kesin ümit beslememesine rağmen daha da ilginci; İsa’nın ölümüyle her şeyin bittiğine inanmış olmalarına rağmen (belki de İsa’nın son anında söylediği düşünülen şu meşhur “Consummatum est” [Bitti!] sözüne bağlı olarak) kısa süre içinde onun etiyle, kemiğiyle dirildiğine inanılması örneğinde olduğu gibi, aslında –Renan’ın dediği gibi- “aşk ve heyecan yüzünden inançıların sonu gelmeyen durumları anlamadığı, imkansızlığı hiçe saydığı, umduklarından vazgeçmektense gerçeği zorladıkları” düşüncesiyle alakalıdır. Roma valisi Pilatus’un “Hakikat nedir?” sorusundaki alaycılığın altını çiziyordu Francis Bacon, dışarıdan bakıldığında hakikatin ne olduğu hususunda her tutum elbette ki alaycılıkla karşılanabilir, konumuz için de bu geçerli değil mi? Oysa söz konusu örnekleri açımlarsak, göreceğiz ki hakikatin herhangi bir şeye karşı inanç duyan, bir şeye sezgiyle bağlanmış olan bireyin durumu Renan’ın belirttiği gibi aşk ve heyecanından ötürü gerçeği dışlayebilir niteliktedir. Öyle ya Roma valisi Pilatus “Hakikat nedir?” diye sorarken, bunu bize aktaran Novum Testamentum (Yeni Ahit – İncil) şöyle demiyor muydu:

“Dixit itaque ei Pilatus: ‘Ergo rex es tu?’. Respondit Iesus: ‘Tu dicis quia rex sum. Ego in hoc natus sum et ad hoc veni in mundum, ut testimonium perhibeam veritati; omnis, qui est ex veritate, audit meam vocem.” “Dicit ei Pilatus: ‘Quid est veritas?’. Et cum hoc dixisset, iterum exivit ad Iudaeos et dicit eis: ‘Ego nullam invenio in eo causam.’

” Yani Türkçesiyle ” Pilatus, ‘Demek kral olan sensin ha?’ diye sordu ona. İsa da ‘Kral olduğumu sen söylüyorsun” diye cevapladı. ‘Ben gerçeğe tanıklık etmek için doğdum, bunun için dünyaya geldim. Hakikatten yana olan herkes benim sesimi işitir. Pilatus O’na, “hakikat nedir?” diye sordu. Bunu söyledikten sonra yine dışarıya, Yahudiler’in yanına çıkarak onlara, “Ben O’nda hiçbir suç görmüyorum” dedi.”

Burada çok açık bir şekilde sezgiyle (fenni veya akli bir değerlendirmeyle değil) bağlanmış olanla bağlanmamış olanın Hakikat anlayışının aynı olmadığını görmekteyiz. Bu görüş’ümüz aslında tümüyle Sezenle Sezmeyen arasındaki karşıtlıktan doğmaktadır. “Hakikatten yanalık” durumu bu açıdan Renan’ın belirttiği “aşk ile heyecan”la sorumludur, tek tek kişiler aşkları ya da heyecanlarından ötürü Hakikatle çatışabilirler. Parantez içinde belirttiğim fenni veya akli temellendirmeye duyulmamış olan ihtiyaç bu açıdan bakıldığında tutarlılığa gerek duymaz. Çünkü tutarlılık sezgiyle ulaşılmış olan bilginin problemi değildir, İsa’nın veya ona iman edenin ya da Ekşi Sözlük’te Kuran ı Kerim başlığında onun tutarsızlığına dair ortaya konan ifadelere tepki koyanların da değil, bu sadece bilgi probleminde metotlar bakımından bir yanılmayı göstermektedir. Öyle ya ilahi kabul edilen verilerin bizzat kendisi bir kere akıl süzgecine ihtiyaç duymuyor, hele ki özellikle de Hiristiyanlık ve İslamiyet’teki dual olmayan iman biçimi, yani paganların “Do ut des” ‘e (Vermen için veriyorum) numenler anlayışına ters düşen Tanrı kavramı bütünüyle sezgiden beslenir. Aksi düşünülemez. O kendisine iman edilen, yasaları kapsamında kendi hybris kavrayışı çerçevesinde “haddini aşmamakla mükellef” kullardan oluşan bir dinin tek otoritesi. Hatta İslam dini için Hüseyin Hatemi’nin hatırlattığı bir husus sanki Russell’ın “dinin temeli korkudur” düşüncesine cevap verir gibidir: “Kur’an-ı Kerim’de, bu ilahi sevgi Nurunun çekici gücü ve Rahman ve Rahim olan Rabb’dan gelen sevgi ve inayet akımı; birçok ayette belirtilmiştir. Vakit darlığı dolayısıyla ben tek bir ayet nakledersem yetişir: ‘O ve melekleri Salat eder, esenlik ışınları gönderir size, sizleri karanlıklardan Nur’a çıkarmak için, O inananlara Rahimdir’ (Ahzab, XXXIII.43) … Yoksa yine İslam düşmanlarının uydurdukları basmakalıp laflara uyarak <> mu diyeceğiz? Haşa ve asla! Herşeyden önce… Allah’ın tek gerçek varlık ve tek mutlak Kemal oluşu, yeryüzünde isbata muhtaç olmayan şeylerin de en apaçığıdır. Ayrıca, Allah <> buyurur (Bakara Suresi II.165)’”

Burada Hüseyin Hatemi’nin Allah’ın varlığı üzerine dayandırmasında da görüldüğü gibi, Allah’ın varlığının dayanağı yine kendi sözleridir. Yani deney üstü, akıl üstü bir mekanizma kendini göstermektedir. Bu mekanizma Descartes’ın felsefe ağacında olduğu gibi hem başta hem de sonda bir ahlak oluşturmuştur. Varılan nokta Tanrı’nın kendisidir. Tanrı’ya varmada katedilen yolun kendisi de Tanrı’ya aittir, Tanrısaldır, Tanrı kelamıdır. O böyle dediği için böyledir, durum O böyle istediği için böyledir. O halde söz konusu entiride ve diğer dine, inanca dair eleştirilerde olduğu gibi tek tek tutarsızlıklar bulmanın bir manası yoktur. Söz konusu entiride dile getirilen “kuran a göre islam rahmet dini midir lanetetme dini midir” cümlenin kendisi işte yukarıda söylediklerimden ötürü, yani hem Tanrısal olduğuna inanılan sistemin hem de bu sisteme iman edenlerin “bilgi edinme” metotları açısından manasızlaşır, kendi içinde tutarsızlaşır. Gerçi bu noktada helikal (volute) bir çelişkiler bütününden de söz edilebilir. Öyle ya benim tutarsız bulduğum görüşün kendisi de bir imana dayalı olamaz mı? Her ne kadar akıl yürütmeyle ulaşılmış bir veriyle karşı karşıya olmamıza rağmen, benim çıkıp da varılan noktayı tutarsız olarak görmem de, söz konusu örnekteki “tutarsızlık” arayışına benzeyebilir mi? Buna yanıtım kesinlikle “Evet”tir. Burada çok dikkatli bir yoldan geçmekteyiz, yoldan çıkabilir ya da yolumuzu doğru tutturup, varmak istediğimiz yere varabiliriz, dümen elimizde. Tutarlılık arayışı “mutlak bilgi” nin olduğu yerde makul karşılanmalıdır. Öyle ya her alanın bir metodu var diye düşünürsek, dinde hakikat ile akılda hakikat nasıl elde edilir? Eğer her iki hakikatin peşinde bir diğerinin yolunu gütmek bizi o alanlarda hedeflenen hakikate ulaştırabilir mi? Örneğin “Bugün Rabbimiz İsa Mesih göklere yükselmiştir; kalbimiz onu izlesin. Mesih İsa oradadır, Tanrı’nın sağında oturmuştur. ‘Yaşamınızın amacı göklerdedir, yeryüzünde değildir.’” Diyen o Aziz’e kulak verip Nasa’dan kalkacak füzelerle burada anlatılan Tanrı’ya ve İsa’ya ulaşmayı ummak gibi bir şeydir söz konusu entiride “ra’d 25. allah’ın ahdini misak ile belgeledikten sonra bozanlar ve allah’ın birleştirilmesini emrettiği bağlantıları koparanlar ve yeryüzünü bozguna verenler varya, işte lanet olsun onlara! ve yurdun kötüsü de onlaradır.”

Alıntısıyla birlikte ve diğer Kuran’dan parçalarla İslam’ın aslında sevgi değil de “Lanet” dini olduğunu söylemek. Öyle ya bahsettiğimiz sistemin en büyük dayanağı yine sistemin Otoritesi sarsılamayacak olan Tanrı’nın kendi sözleridir. Böyle bir ortamda açık açık “bu din ve Tanrı’sı lanetleyendir, sevgi ve merhamet bilmez” dense bile bu imanlının sorunu değildir. Çünkü mutlak bilginin kendisi, din bilgisi kategorisininin alt kategorilerinde Tanrı’yı işaret eder. ‘Descartes’ın Felsefe Ağacı’nda En yüksek, En yetkin Ahlak’ın durumu gibi, Tanrı’nın durumu da başta ve sonda yer alır. Hatta İbn sina’dan hareketle bu durumu “aşk”la açıklayan alimler de vardır: “… Her varlık ne için yaratılmışsa varoluşunun yetkin sınırlarına ulaşmak suretiyle o gayeyi gerçekleştirmeye yönelir. Son tahlilde bütün varlıkların gayesi Allah’tır. Allah hem kendi zatına aşık olduğu hem de kozmolojik aşkın ilkesi olduğu için ‘Maşuk’ adını alır. Tıpkı zati ilmi bakımından Akıl-akıl-Makul olması gibi mutlak kemal sahibi olan Zatı’na duyduğu aşk bakımından da Aşık-Aşk-Maşuk adını alır.” Yani başka bir yoldan da olsa Renan’ın “aşk ve heyecan” diye nitelediği o dünyevi alandaki göz kapamayı simgeleyen faktörler salt inanca dayalı düşünüşleri, kabullenişleri meşru kılar, hem de hepsini. İşte bu açıdan baktığım vakit, benim Kuran’da tutarsızlık arayan bir bireyde aradığım ve hatta bulduğumu sandığım tutarsızlığın kendisi de tutarsız sayılabilir. Çünkü idea aynı zamanda hangi yolda, hangi alanda olursa olsun aynı zamanda inanılandır, salt sezgiden beslenmese bile bu böyledir. Mutlak bilgi hakkında kesin bir işaret olmadığı gibi, alanlar, disiplinler arasındaki bilgi problemlerinin nesneleri aynı olamıyor. Verdiğim örneklerden birini anımsayalım, “Gök” nedir? Gök Nasa için veya İman sahibi bir hiristiyan için (burada iman sahibi münlümanı katmamam, tümüyle Tanrı düşüncesinin Hiristiyanlıkta “Gök” le ilişkilendirilmiş olmasıdır.

Aynı durum İslamiyet’te yoktur, Tanrı her yerdedir.) aynı şey midir? Göğe yükselen İsa figürü ile göğe yükselen Nasa makinesi aynı yere varmaz, varsaydı Pilatus’u bugün alaycı değil de, belki de Yaşayan, Mutlak Bilgiye Sahip Tanrı olarak görmemiz gerekirdi! Tıpkı dışarıdan anlayabilmeyi isteyen, istemekle de kalmayıp anlayabilmeyi başarmış her insanda gördüğümüzü sandığımız yücelik gibi; her büyük yücelik, insan gözünde insanın hayalleri, düşünme yetenekleri kadardır, tutarsızlık da öyle, kendi içinde olsa bile, bir şeyin kendi ile çelişiyor olması bile, hepsi insan kadardır, öteye geçemez. Sonuç itibariyle “Dışarıdan Anlayabilmeyi İstemek” kadar “Dışarıdan İçeridekileri Dışarıdan Birinin Gözüyle Değerlendirmekten Vazgeçmek” gerekmez mi? Öyle ya her alanın bir metotlu sistemi mevcut, metotsuzluğun kendisi bile bir metot olabiliyorken, bizim tutarsızlık olarak gördüklerimizin tutarlı bir metotla görüldüğünü meşru sayacak zemin neresidir? Bir üst bilgi kaynağı mı? Dinin, felsefenin, fenni ilimlerin veya sosyolojinin, psikolojinin, tarih yazımının, bilgi problemiyle kendi ringinde dövüşen her alanın üstünde bir üst bilgi makamı yok, ki olsaydı bile onun hakkında mutlak bir görüş birliğinin olacağını kim garanti edebilirdi, kim bunun bütün bilgi edinimleri için ortak olduğunu ispat edebilirdi? Efendim bilgi tek değildir, bilgiye ulaşım yolları da tek değildir. İşte tutarlı olmamız gereken tek yargı bu olsa gerek.

1. B. Russell, Dünya Görüşüm, Sf.20, Varlık Yay. No:178, Eylül 1978.

2. http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=11171931

3. E. Renan, A.g.e. (İsa’nın dirilmesine dair inanışların doğuşu – Kudüs rivayetleri)

4. F. Bacon, Sermones Fideles sive Interiora Rerum I. De Veritate.

5. Novum Testamentum, Ioannem XVIII. 37-38.

6. H. Hatemi, İlahi Hikmet’de Kadın, Sf.15, İşaret Yay. İstanbul 1995.

7. St. Augustinus, “Kilise Babalarından Ve Yazarlarından alıntılar, Günlük Okuma Kitabı”, Sf.507, 2. Baskı, İstanbul 2004.

8. İbn sina, Risale fi mahiyyeti’l-‘ışk, çev. ve neş. A. Ateş, İstanbul 1953, s.1-19; İlhan Kutluer, Akıl ve İtikad “kelam-felsefe ilişkileri üzerine araştırmalar”, Sf.159, İz Yay. 2. Baskı İstanbul 1998.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 23/12/2007 by in Felsefe - bilim and tagged , , , , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: