Recent Updates Toggle Comment Threads | Klavye Kısayolları

  • jimi the kewl 6:40 pm on 01/05/2015 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , karma rejim, Lycurgus, , , ,   

    Polybius’a göre şeklen Lycurgus’un karma rejimi 

    Lycurgus_karma_rejim

    Malumunuz ünlü yasa-koyucu Lycurgus (ya da Yunancasıyla Λυκούργος, Lukourgos) Sparta devletini karma rejim üzerine inşa etti. Polybius tarih metninin altıncı kitabında anakuklosis (ἀνακύκλωσις) yani siyasî rejimler döngüsü teorisini paylaşırken Lycurgus’u üç temel siyasî rejimin de (monarşi, aristokrasi ve demokrasi) varlığını kendi başına sonsuza dek sürdüremeyeceğini anlamış biri olarak betimler. (Konu için bkz. Polybius 6.10) Buna göre anladığı -evvelce blogda defalarca işlediğim üzere- monarşinin tiranlığa, aristokrasinin oligarşiye ve demokrasinin de çete yönetimine dönüşme riski taşıdığıdır. Dolayısıyla Lycurgus üç rejimin de en iyi yanlarını alıp bir karma rejim oluşturmuştur.

    Burada elcaazımla sunduğum tablo bu rejimin genel hatlarını göstermektedir. Buna göre Lycurgus’un siyasî sisteminin tepesinde monarşinin temsili olarak kral bulunur. Kral aşağı kademedeki aristokrasi ve demokrasi temsilleri olan yaşlılar / soylular meclisi ile halkı adil bir şekilde yönetirken, iktidar alanını onlarla onların gücü doğrultusunda paylaşır. Bu sayede aristokratik ve demokratik unsurlar monarşik idareye diklenmez, isyan etmeyi düşünmez. Polybius öncelikle halkın kraldan rahatsızlık duymaması gerekliliğinden bahseder, zira onun metnin önceki kısmında (6.1-9) gösterdiği üzere diğer Yunan örneklerinde sık görülen, tek adam yönetimine öncelikle halkın itiraz edip ayaklandığıdır. Burada çizilen tabloya göre Lycurgus kral ile halkın arasına yaşlılar / soylular meclisini koyarak halktan krala doğrudan tepki yükselmesini engeller, meclis halkın korku ve saygıyla karşıladığı önemli bir kurumdur, zira üyeleri tek bir ölçüte göre seçilir: “Erdem”. Elbette “erdem” çok genel bir ölçüt, Sparta kültüründe cesaret, savaşçı karakter, dürüstlük, paylaşımcılık, vb. alt değer unsurları da var, ancak Polybius detaya girmeden bu sistemde halkın ilgili üst-erdem ölçütüne göre seçilmiş bir kuruma saygı duyduğunu varsayar.

    Polybius metinde Sparta’da iktidarın nasıl paylaşıldığına ve diğer kurumların nasıl tesis edildiğine dair bilgi vermez. Ancak bu Sparta modelinin daha önce Yunan’da hiç görülmediği kadar uzun bir süre boyunca “bağımsız” kalabildiğini söyler. Gün gelip de Sparta’nın yıkılmış olması Lycurgus’un sonsuza dek yaşayacak bir sistem yaratma amacını boşa çıkarmıştır elbette, ancak bu Polybius için şaşırtıcı değildir. Zira o temel üç siyasî rejim gibi, Lycurgus’un karma rejiminin de zamanla “doğal olarak” aşındığını ve yıkıldığını varsayar, aynı durum Roma devlet için de geçerlidir. O Lycurgus’un devletinden daha iyi bir karma rejim üzerine kurulmuştur, ancak o da, Polybius’a göre, yıkımdan kaçamayacaktır, ki tarih Polybius’u haklı çıkarmıştır.

     
  • jimi the kewl 8:44 pm on 20/04/2015 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , ,   

    Mitolojide gökten düşen objeler 

    1. Palladium

    Gözünüzün önünde gökten bu dünyaya ait olmadığını sandığınız ya da en azından yaşadığınız muhite yabancı olduğunu bildiğiniz kocaman bir obje düştü, bunu umursamaz mısınız? Umursarsınız, sürekli olan bir olay değil bu. Muhtemelen objeyi korursunuz. Objeyi ne olduğu ve nasıl düştüğüyle ilgili analiz yapabilecek düzeyde bir bilgi birikiminiz yoksa ve böyle bir bilgi geleneği oluşturabilecek bir dönemde yaşamıyorsanız, objeyi önemseme tarzınızın onu yüceltme ya da lanetleme şeklinde olabileceğini düşünmek hiç de yersiz değildir.

    Dinler ve düşünce tarihini okumaya meraklıysanız, (hipotetik “siz”den sıyrılıp okuyucu “siz”e sesleniyorum şimdi) demek istediğimi net bir şekilde anlıyorsunuz demektir.

    İhtimaldir ki, (tekrar hipotetik “siz”e sesleniyorum) objenin düştüğü dönemi ve tarzını göz önünde bulundurarak, yerleşik kabullerinize uygun bir değerlendirme yapmış olursunuz. Objeyi “neden”selleştirip anlamlandırmak ve mümkünse en yakın numen (kutsal irade) temsili ile ilişkilendirmek en kolay yoldur, zira size yerleşik hayata geçtiğinize göre bu hayatın bir anlamı olduğu fikri aşılanmış demektir. (Evet, buradaki sarsılmaz kabul şu: Yerleşik hayat, hayatın bir anlamının olduğuna ilişkin yerleşik kabuller yatağı demektir.)

    Yunan-Roma mitolojisindeki hipotetik insanlar da gökten bazı objelerin düştüğüne şahit olmuş ya da buna inanmıştır. Çoğu durumda öykülerin anlattığı ilgili objelerin “gerçekten” düştüğüne dair arkeolojik kanıtlar yoktur. Bize bu konuda yol gösterenler, büyük ölçüde edebî kayıtlardır. Şimdi birkaç yazılık seride bu kayıtlara bakarak gökten düşen mitolojik objelerden söz edelim.

    İlk göze çarpan obje, Ataşehir/Göztepe’deki AVM’ye adını veren Palladium’dur. (AVM’lerin hayatımıza düşüşünü temsilen belki de.) Yunancası παλλάδιον olan bu isim “Pallas’la ilgili / Pallas’a özgü” anlamındaki παλλάδιος sıfatının cinssiz halidir. (Yazıda Latincesini kullanacağım) Pallas, malumunuz, Zeus’un kendi başına doğurduğu, aklın ve kurnazlığın sembolü olan tanrıça Athena’dır. Gökten düşen Palladium ise, ismin etimolojisinden de anlaşılacağı üzere, Pallas’ın yolladığına inanılan taştır (= “Pallas’ın taşı”).

    PalladiumMitolojide farklı öyküler anlatılmıştır bu taşla ilgili olarak. Belki de en meşhuru Pallas’a ilgili buraya kadar anlattığım köken öyküsünü tümüyle yıkıyor: Bu öyküye göre Pallas ile Athena iki farklı tanrısal figürdür: Triton kızı Pallas ile birlikte tanrıça Athena’yı da büyütürken, bir gün Athena ağlayıp zırlayan Pallas’ı susturmak (acısını dindirmek?) için ona vurur ve bu vuruş onu öldürür. Athena korkup Pallas’ın ahşap bir heykelini yapar ve Zeus’un yanına dikerek onu onurlandırır. Ancak Zeus Pleiades’ten olan Electra’nın peşinde koşarken, Electra bu heykele sığınır  ve Zeus heykeli dünyaya (Troia’ya) atarak Electra ile baş başa kalır (öykü için bkz. Pseudo-Apollodorus 3.12.3).

    Çok sonra Ilus adında biri gelir Phrygia’ya (Frigya) ve burada kralın düzenlediği yarışmalara katılıp güreşte zafer kazanır. Kehanetlere uyarak kral Ilus’a bir inek verir ve ona inek nereye çökerse orada kent kuracağını söyler (karş. Muhammed peygamber ve devenin çökmesi olayı).  İneği takip eden Ilus onun Ate tepesinde durduğunu görür, bu arada Zeus’a bir işaret yollaması için dua eder. Tam bu sırada Palladium, yukarıda anlattığım olay neticesinde gökten düşer. Pseudo-Apollodorus Palladium’un ölümlülerce görülemeyeceğini, dolayısıyla Ilus’un düşüş yaşandığında kör olduğunu söyler, ancak sonra tanrılara sunular sunarak görme yeteneğini kazanan Ilus Troia kentini o yere kurar ve yine oraya bir Pallas tapınağı yaptırır.

    Pallas taşının akıbeti tartışmalıdır ancak en çok dile getirilen öyküden söz edelim: Troia kalesindeki Pallas resminden bahsedilirken de Palladium deniyor; Troialılar yukarıda bahsettiğim taşla kimliklenen resmin Troia’yı koruduğuna inanmışlar, ortaya çıkan sonuç hazindir: Resim Troia’yı koruyamamıştır. Kimileri resmin / taşın kenti yıkan Achalar tarafından alınıp Atina’ya getirildiğini, kimileri ise yanan kentten çıkan Aeneas ve arkadaşları tarafından Roma’ya getirildiğine inanmıştır (Pausania 2.23.5). İlk görüşle ilgili olarak McCarter’ın güzel bir yorumu var, diyor ki, Achalar ile Troialılar arasındaki savaşta, Troialıların koruyucu tanrısına ait bir sembolün savaşı kazanan düşman tarafından çalınması, savaştaki zaferin olduğu kadar kazanan tarafın tanrılarının da, kaybeden tarafın tanrılarına karşı kazandığı bir zafer olarak değerlendirilmelidir (Bruce Louden, The Iliad: Structure, Myth, and Meaning, The Johns Hopkins University Press, 2006, s.223). Bu yorumu ilerleterek ikinci görüşü yorumlarsam, o halde Troia’yı kökü olarak gören Romalılar da Troialı Aeneas’ın Palladium’u diğer ocak tanrılarıyla (Penates) birlikte yanan kentten çıkarığ Roma’ya getirmiş olması da henüz “düşman” tanrılarının zafer kazanmadığına duyulan inancı ya da en azından Palladium’un Yunanlar tarafından kaçırıldığı yönündeki imana ve namusa dokunan, rahatsız edici söylentiye karşı geliştirilmiş bir reflekstir. Bir kentin kutsal emanetinin onun namusu olduğu açıkça görülüyor, savaşta silahlarını ya da bayrağını düşmana kaptıran bir ordunun onursuz hale geldiğinin düşünülmesi gibi bir şey bu.

    Servius (7.188) Palladium’un Pessinus taşı, Ancilia, Priamus’un asası, Orestes’in külleri, Veii’den gelen tuğla zafer arabası ve Iliona’nın örtüsüyle birlikte yüzlerce yıl Roma’da “kutsal emanet” olarak korunduğunu söyler. Dahası bu emanetlerin imparatorluğu koruduğuna da inanılmış, acaba Selim’e teslim edilen kutsal emanetlerin de böyle bir niteliği var mıydı? Bilmiyorum, incelemek gerekir.

    2.Ancile

    Roma’da efsanevî kral Numa’nın hüküm sürdüğü dönemde, ki İ.Ö. 8-7. yüzyıla denk geliyor, Ancile ismini taşıyan kalkan şeklinde bronz bir obje düşmüştür, tam da kralın ellerine (Plutarchus, Numa 13.1). Bir kurgu metninde Iuppiter’in objeyi düşürdüğü / attığı söyleniyorsa da (Paul L. Maier, Pontius Pilate: A Novel, s.174), kaynaklarda böyle bir bilgiye rastlamadım. Bir ipucu yakalarsam paylaşırım. Bu arada mitolojik bir anlatının üzerine inşa edilen bir kurgu yorumun sahihliğine güvenememiş olmam da ilginç değil mi? Resmin resmi olduğu için, sanırım. İhtiyacımız olan resmin resmi değil, resmin kendisi yani bir derece daha az kurgusal olan ya da öyle olduğunu sandığımız durum. Filolojik bakış açısı ve kaynaklar bize filolojik bağlamdaki kurgunun “temel” olduğunu apriori kabul ettiriyor, aksi halde filoloji disiplini olmaz.

    Objeye, büyük ihtimalle Yunancadaki “eğri, kıvrık” anlamındaki αγκυλος sıfatından hareketle Ancile ismi verilmiş. Plutarchus’ta geçen alternatif bir yoruma göreyse ἀγκών’dan gelir bu isim yani “dirsek”ten, zira dirsekte taşınabilen bir objeymiş.

    ancileKral bu objeyi çok sevmiş, çalınmasından korktuğu için Mamurius Veturius isminde bir artiste ona benzer 11 obje yaptırmış. (Gerçeği sahtelerinden ayırt edilemesin istemiş, anlaşılan bu.) Bu obje ve benzerleri (hepsinin toplu ismi Ancilia) Mars tapınağına yerleştirilmiş (Livius 1.4.20) ve özenle korunmuş, zira gökten geldiği için kutsal olduğuna ve Roma’nın refahını / mal varlığını koruduğuna inanılmış. Her yıl Mart ayında düzenlenen -artistin adından hareketle- Mamuralia adlı bir törende obje ve benzerleri kendilerini Mars’a adamış olan Salii rahipleri tarafından taşınıyor ve sonra tekrar yerine konuyormuş. (Bkz. Ovidius, Fasti 3.377; Vergilius, Aeneis 8.664; Tacitus, Historiae 1.89; Suetonius, Otho 8.)

     

    3. Oritis ya da Sideritis

    Yunan mitolojisinde Latincesiyle Oritis (οριτις) ya da Sideritis (σιδηριτις) ismiyle anılan bir taş vardır. Plinius’un “demire benzer” (Sideritis ferro similis est) dediği bu taş (Naturalis Historia 37.67.182) Türkçeye “demir-taşı” olarak çevrilebilir. Plinius aynı yerde bu taşın uğursuzluk getirdiğine inanıldığını söylüyor. Çok sonraları tam tersi de söylenmiş ama pek muteber değil bu ikinci görüş, zira kaynağı yok.(Bkz. Moderata Fonte, The Worth of Women, The University of Chicago Press, 1997, s.185.)

    Taşın ilk değilse de ikinci ismi taşın -en azından insanların zihninde- onun gökten / yıldızlardan düştüğünü göstermekle kalmıyor, dahası demir madeni ile yıldızlar arasında bir ilişki kurulduğuna dair de apaçık kanıt sunuyor: Zira Yunancada σίδηρος (sideros) “<erimiş> demir” demektir, her ne kadar Yunancada “yıldız” için σίδ- (sid-) kökünden hareketle bir isim kullanılmamışsa da ya da bu minvalde türetilmiş bir sözcük yoksa da, Latincede sid– kökü yıldızlarla ilişkili anlamlar vermiştir. Örneğin sidus “yıldız”, çoğul haldesidera “takımyıldız” anlamındadır. “Yıldız” anlamı çerçevesinde dolanan bazı sözcükler şunlardır: Sideratio, sidereus, sideraticius.

    Bu vurguyu yapmamın nedeni, sid- kökünün “yıldız” anlamı çerçevesinde sık kullanıldığını göstermektir. Lewis & Short’ta sidus maddesinin başında Sanskritçedeki “terlemek” ve “erimek” anlamındaki svid fiili hatırlatılmış. Dolayısıyla Yunancada <erimiş> demir anlamında da kullanılan σίδηρος’u da hatırlarsak, belki Latincedeki yıldızları anımsatan sid- kökü ile Yunancadaki demiri anımsatan σίδ- kökünü birbiriyle alakalı kılabiliriz. (Yine Latincede sudare fiili de “terlemek” anlamındadır, zaman içinde sud-‘un sid-‘e dönüştüğünü de düşünebiliriz bu çerçevede.) “Çok detaylı bir organizasyon”dan söz edebiliriz bu durumda. (Biraz da “akıllı tasarım cici bir kuramdır” köşesi.)

    Taşların kökeninin irdelendiği Orfik Lithica mitinde (Bu mitle ilgili olarak Ruslan I. Kostov’un “Orphic Lithica as a Source of Late Antiquity Mineralogical Knowledge” başlıklı çalışmasına bakabilirsimiz) Oritis ya da Sideritis taşı bir meteorit olarak sunulur. Buna göre tanrı Apollon Troia kralı Priamus ile Hecuba’nın oğlu olan Helenus’a bu meteoriti vermiş (ceza olarak değil elbette). Genel olarak mitolojide Cassandra’ya atfedilen Apollon kaynaklı geleceği görme (ama kimseyi buna inandıramama) yeteneği, bu öyküye göre, Helenus’ta da vardır, dolayısıyla bu meteoritin Cassandra gibi Helenus’a da geleceği görme yeteneği kazandıran büyülü bir taş ya da “sihirli bir küre” (George Frederi Kunz, Curious Lore of Precious Stones, Kessinger Publishing, 2003, s.178) olduğunu düşünebiliriz.

    Öyküde kabaca, yuvarlak, ağır, taneciklerle dolu siyah bir taş olarak betimlenen bu meteorit niçin Plinius’a göre uğursuzluk getiriyor olsun? Cassandra’nın başına gelenleri hatırlarsak, bu durumu şaşırtıcı bulmayız. (Bu konuyla ilgili olarak bkz. Licentia’dan Cassandra’ya… ve Parrhesia ya da Kral Çıplak başlıklı yazılarıma bakabilirsiniz.)

    4. Scythia’daki altın objeler

    scythiaSıradaki objeler Scythia’da bulunuyor. Efsanelere göre Avrupa’nın en eski ülkesiymiş Scythia, Carpathus ile Tanais arasında uzanırmış ilk başta. Sonradan -Ptolemaeus’a göre- Asia’da, Tanais ile Serica arasında uzanan ülkeye de Scythia Propria denmiş, bu ülkenin güneyinde de Sogdiana, Hyrcania, Margiana ülkeleri bulunuyormuş, vs.

    Bazı Türkçe sitelerde Scythia adının yanında “İskitler” ifadesini gördüm, bunu doğru kabul edemeyiz, zira Scythia ülkenin adı, kavmin adı değil. Kavmin adı yani “İskitler” Scythae’dır (tekili Scytha ya da Scythes). Hiç olmadı, Scythialılar denebilir.

    Kimi tarihçilerimiz tarafından Türk oldukları iddia edilen Scythialılar ya da İskitlerin Herodotus kaynaklı (4.5) en eski efsanelerinden birine göre Scythia’da, Targitaus’un oğulları olan, en eski üç hükümdar (Lipoxais, Arpoxais ve Colaxais) döneminde dört altın obje düşmüş gökten: Saban, boyunduruk, savaş baltası ve kupa. Herodotus’tan dinleyelim (Çeviri Müntekim Ökmen’e ait, özel isimlerin kullanım tercihi de ona ait. İş Bankası Kültür Yayınları 2006):

    Skythler, kendilerini ırkların en genci sayarlar ve kökenlerini şöyle gösterirler: Bu ülke boştu, burada ilk olarak Targitaos adında bir adam doğdu. Bu Targitaos’un babası Zeus, anası da Borysthenes ırmağının kızıymış, öyle derler. –Benim aklım ermez, ama bana ne, efsane böyle diyor.– Targitaos’un kökeni buymuş demek; bunun üç çocuğu olmuş, Lipoxais, Arpoxais ve en küçükleri Koloxais. Bunların zamanında Skythia’ya, gökyüzünden altından yapılma zanaat araçları düşüyor, bir saban, bir boyunduruk, bir balta ve bir kupa. Bunları ilk olarak en büyükleri görüyor ve yaklaşıyor almak için; altın kızıl kor oluyor. O geri çekiliyor, ortanca ilerliyor, gene aynı şey oluyor. Maden öyle ateş saçıyor ki, uzaklaşmak zorunda kalıyor. Sıra üçüncüye, yani en küçüklerine geliyor, o zaman altın soğuyor, o da bunları alıp evine götürüyor. Mucizeyi gören büyükler, iktidarı en küçüklerine bırakıyorlar.

    Burada açıkça yerleşik bir kavmin tarım ve savaş kültürüne ilişkin ipuçları görüyoruz. Başka deyişle, gökten düşen objelerin kavmin karakterini yansıttığını söyleyebiliriz. Sadece kavmin mi? Dumezil’e göre tüm Hint-Avrupa kavimlerinin… Ona göre bu dört obje (ama aslında boyunduruk ve saban birlikte değerlendirilirse, üç obje) üç işlevi simgeler: Boyunduruk ve saban tarımın, balta savaşın ve kupa festival ile tapınmanın simgesidir.(G. Dumezil, Romans de Scythie et d’alentour, Paris, 1977, s.172. Bkz. F. Hartog, The Mirror of Herodotus. The Representation of the Other in the Writing of History, Çev. Janet Lloyd, University of California Press, 1988,  s.20-21) Dumezil buradan hareketle efsaneyi anlatan Scythialıların kendilerini yerleşik bir kültür olarak gördükleri sonucuna varır (kardeşin altınları “evine” götürmesi), bu önemlidir zira Yunanlar onları göçebe olarak görmüştür,(A.e.) bu da Scythialıları Yunan gözlüğüyle değerlendirirken daha dikkatli olmamız gerektiğini bize düşündürür.

    Bununla birlikte kimi incelemelerde anlaşılmıştır ki, iktidar adayı olan üç kardeşin isimleri bize yüceltildikleri unsurları hatırlatıyor: Lipoxais “Dağ Kralı”, Arpoxais “Derin<lik> Kral<ı>” ve Colaxais “Güneş Kralı” anlamındadır. (Küçük kardeşin durumu bizi burada ilgilendiriyor, isminin eski Pers dilinde Hvar-xsaya’dan geldiği düşünülüyor.)

    Gökten düşen altın objelerin Colaxais’e huzursuzluk çıkarmaması, bu adamın Güneş’le ilişkilendirilmiş olmasıyla doğrudan alakalı olabilir. Yine Grantovskii ve Raevskii gibi uzmanlar tarafından dile getirildiğince (A. V. Zaikov, “Alcman and the Image of Scythian Steed”, Pontus and the Outside World: Studies in Black Sea History, Historiography and Archaeology, Ed. C. J. Tuplin, Brill, 2004, s.79), bu üç kardeşin mitolojik öyküsü bize üç kısımlı kozmik oluşum sürecini hatırlatıyor: Büyük kardeş yeryüzünün, ortancası yeraltının, küçük olansa göklerin oluşumunu simgeliyor.

    Anlaşılan o ki, bu altın öbjeler öyküsünden hareketle Scythia ya da genel olarak aynı dönem eski Hint-Avrupa yerleşimciliğinin karakterine ilişkin bir toplum okuması yapılabileceği gibi, yine bu kültürün kozmik enkarnasyonu / evrenin oluşumu üzerine mitolojik bir değerlendirme yapılabilir.

    5. Achilles’in demir külçesi

    Homeros Ilias destanının yirmi üçüncü kitabında Achilles’in ölen arkadaşı Patroclus için düzenlediği büyük cenaze oyunlarını anlatırken, hassas topuğuyla ünlü olan bu kahramanın ödül olarak ortaya koyduğu bir demirden söz eder (23.825-835):

    Peleusoğlu da ham demir getirdi bir külçe,

    Güçlü Eetion sallar atardı onu bir zamanlar,

    Ama ayağı hızlı Akhilleus öldürünce Eeiton’u,

    Başka mallarla taşımıştı onu gemilerine,

    Akhilleus durdu ayakta, Argoslulara şöyle dedi:

    “Kalksın ayağa, bu yarışmaya kim girecekse.

    Bu külçeyi kazanacak olanın

    Bereketli tarlaları ne kadar uzanırsa uzansın,

    Beş dolu yıl boyunca kullanacak bu demiri,

    Gitmeyecek kente demir kalmadı diye çobanı, çiftçisi,

    Bu demir ona yeter de artar bile.”

    (Azra  Erhat’ın çevirisiyle sunuyorum, dolayısıyla özel isim terihi ona ait.)

    Demir gerek Troia savaşının geçtiği, gerekse Homeros’un destanı yazdığı/okuduğu dönemde az bulunan, değerli bir maddeydi. Bunu yukarıdaki dizelerden anlamak da mümkün. Schliemann’ın meşhur Troia kazılarında demir izlerine rastladığını da biliyoruz. (Bkz. J. M. Swank, History of the Manufacture of Iron in All Ages: And Particularly in the United States from Colonial Time to 1891, Cambridge University Press, 2011, s.12.) Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, -genelde gökten düştüğü kabul edilen- demir soyluluk ve kraliyet hediyesi olarak düşünülmüştür. (I. J. Winter, On the Art in the Ancient Near East: Of the First Millennium BCE, vol.1, Brill, 2010, s.598-599.) O halde ilgili efsanede ödül olarak konması da şaşırtıcı olmamalıdır.

    @addendum: Bu yazı blogda daha önce yayınlanmış olan beş yazılık serinin tek başlık altında toplanmış halidir. Bkz. http://goo.gl/LEs24B Ayrıca aklınıza başka objeler geliyorsa, söylerseniz onları da ayrı bir yazıda işleyebilirim.

     
  • jimi the kewl 7:54 pm on 19/04/2015 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , ,   

    Stoacılık Üzerine (Podcast) 

    Stoacılık ya da başka deyişle Stoa felsefesi üzerine bir video serisi oluşturmak istiyorum. Elimden geldiğince sistematik olmayı ama rahat bir dil kullanmayı hedefliyorum. Aralara Stoacılığa dokunan yan konuları da sıkıştırabilirim, bilemiyorum. Genelde uzun vadeli söz verme gibi bir huyum yok, kervanı yolda düzeceğiz.

    (1) Giriş ve Mantık

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
Go to top
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 2.775 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: