Recent Updates Toggle Comment Threads | Klavye Kısayolları

  • jimi the kewl 4:26 pm on 19/07/2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , fallacy, , , , Reductio ad Hitlerum / Nazium, safsata,   

    Reductio ad Hitlerum / Nazium 

    İsrail’in Gazze’ye kara harekatı başlatmasıyla birlikte eski bir muhafazakar adeti yeniden canlandı: Hitler’i yadetmek! Eskiden ilgili zatın gerçekten söyleyip söylemediğini bilmediğim (araştırma gereğini de hissetmediğim) “öldürmediğim her Yahudi için bana kızacaksınız” türünden lafı hatırlatılır, soykırım güzellemesi başladığıyla kalırdı. Bu sefer öyle olmadı, doz arttırıldı, açık açık Yahudilerin layığının Hitler olduğu söylendi. Örneğin Akp milletvekili Şamil Tayyar’ın (samiltayyar27) twiti:Şamil Tayyar'ın twiti

    Akp’ye yakınlığıyla bilinen Habervaktim/Akit’in “Hitler’i arıyoruz” temalı yayını:

    Akit_seni_ariyoruz

      Öncelikle burada iki sorun var, birincisi gerekçesi ne olursa olsun “soykırıma övgü” düzülmüş olması, ikincisi ise İsrail devletinin politikasını ve eylemlerini eleştirmek adına henüz onun olmadığı bir dönemde soykırıma maruz kalmış olan Yahudileri İsrail devletiyle ilişkilendirmek. Muhafazakarların buradaki tavrını eleştiren kimi kişilerin bu sorunlardan “öncelikle” ikincisine odaklandığına tanık oldum, ki bence bu da sorunlu. Zira bu odaklanma Hitler ve Nazi partisinin suçunu kodlarken “İsrail devletinden önceki Yahudileri katletmek” şeklinde bir betimleme oluşturuyor, bu da kaçınılmaz olarak basit bir anakronizm eleştirisi kılıfıyla günümüzdeki İsrail devleti altında yaşayan Yahudileri katletmeye -salt dilsel bir bug’dan kaynaklanıyor olsa da- rıza gösterilebileceğini imler. Sorunu “insanca” çözmenin tek yolunun, ilköğretim seviyesinde bir telkin de olsa, insanların bireysel ya da kitlesel olarak “herhangi bir gerekçeyle” katledilemeyeceğini savunmak olduğunu söyleyebiliriz.

    Başlıktaki Reductio ad Hitlerum / Nazium ise “Hitler’e/Nazizme dönük” anlamını taşıyor, argumentum ile kullanmak kullanıcının insiyatifine kalmış. Leo Strauss’un terminolojiye kattığı (Natural Right and History, University of Chicago Press, 1953, 42-43) bir fallacy‘dir. (Fallacy ya da “safsata” kavramı ve örnekleri için bkz. Safsataların Latince Terminolojisi) Herhangi bir olguyu Hitler ölçüsüyle değerlendirmek anlamındaki bu fallacy temelde Hitler’le ilişkilendirilebilen ilgili olgunun Hitler deneyimi kadar tehlikeli bir sonuç doğuracağı yönündeki hatalı kanıyı imler.  Elaine Fisher şu örneği verir: “Hitler resim yapmaktan hoşlanıyordu, Hitler faşist olduğuna göre, resim yapmak faşistçedir.” (Bkz. “Fascist Scholars, Fascist Scholarship: The Quest for Ur-Fascism and the Study of Religion”, Hermeneutics, Politics, and the History of Religions: The Contested Legacies, Ed. C. Wedemeyer – W. Doniger, OUP 2010, 267) Strauss’un deyişiyle bir argüman her daim Hitler’le ilişkilendirilebilen bir kanıtla çürütülemez, her faşizan durum da Hitler deneyimine benzer bir sonuç doğurmayabilir.

    İsrail-Filistin durumu üzerine düzülen Hitler övgüsü Reductio ad Hitlerum / Nazium‘un tersten, yani kendinde faşizan bir örneğidir, zira Hitler’le ilişkilendirilen bir olgu yergi değil övgü ile karşılaşmaktadır. Bu şu demek: Hitler Yahudileri katletti ve bu doğruydu; onu arıyoruz ve onunla özdeşlik kuruyoruz. Bu kimlik indirgemesi de (reductio‘ya “indirgeme” de diyebiliriz) kendi içinde Reductio ad Hitlerum / Nazium ile değerlendirilebilir, zira Hitler’le özdeşlik kurmak faşistleşmek ise bu bir anlamda Hitlerleşmek olarak da yorumlanabilir, Hitler deneyimiyle ilgili muhafazakarların İsrail politikasını eleştirirken sergiledikleri tavır ve yaşattığı deneyim kendinde Hitler’in neden olduğu sonuçları doğuracak kapasitede olmayabilir. Bu durum yine de bu tavır ve deneyimi “faşist” olmaktan kurtarmaz, zira Hitlerleşmek ve Hitler’in neden olduğu sonuçları doğurmak faşizmin sine qua non koşulu değildir, faşistliği başka türlü mümkün kılmak da en nihayetinde yeter koşuldur.

    Benjamin Wiker güzel söylüyor, faşizan ya da otoriter bir durumla karşılaştığımızda bunun Nazi Almanya’sında, Sovyet Rusya’sında ya da Fransız devrimindeki karşılığını aramamıza gerek yok, kendi durumumuza bakmalıyız. (Worshipping the State: How Liberalism Became Our State Religion, Regnery Publishing, 2013, 18) Sağda, solda, şurada, burada konumlandırılmamızın bir önemi yok, biz mevcut ilkeler ölçüsünde nerede duruyoruz, o önemli. Şahsen İsrail devletinin Gazze halkına, Filistinlilere uyguladığı insanlık-dışı politikaya da, bunu antisemitikliğin bir bahanesi olarak görüp Yahudilerin katledilmesini dile getirenlere de karşı çıkmanın mümkün olduğunu düşünüyorum; ayrım gözetmeksizin masum insandan ve onun temsil ettiği binlerce yıllık insanlık geleneğinden yana olmanın bunu gerektirdiğine inanıyorum. Tabi bu da, insanlığın devamına ilişkin sezgisel inancımın bir gereği.

    About these ads
     
  • jimi the kewl 9:40 pm on 12/07/2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    (2) idol’un kavramsal tarihi ve manası (Latince: idolum, 1) 

    Önceki bölüm: (1) idol’un kavramsal tarihi ve manası (Yunanca: εἴδωλον)

    Yunancadaki εἴδωλον Latinceye idolum olarak geçmiştir. Klasik dönemde daha çok felsefe metinlerinde Yunancası kullanılmıştır, örneğin Cicero, De Finibus 1.6.21’de Democritus’un felsefe terimlerinden bahsederken atomus ve inane (boşluk) ile birlikte Yunanların εἴδωλον’un çoğulu olarak εἴδωλα dediği imagines‘ten bahseder (imagines, quae εἴδωλα nominant). Buna göre Cicero εἴδωλον’u imagines‘in tekili olan imago ile karşılamış olur. Türkçedeki “imaj”ın da atası olan imago (Alm. Image, Fr. image, İng. image, İt. immagine, Por. imagem) εἴδωλον gibi “kopya, benzerlik, hayalet, fikir” vb. anlamlara sahiptir. Bu da Cicero’nun iyi bir karşılık bulduğunu ya da bulunmuş bir karşılığı kullandığını düşündürür. Karş. Epistulae ad Familiares 15.16.1 ve 2

    Daha sonra Genç Plinius Epistulae 7.27.5’te birden görünen “hayalet”ten bahsederken (mox apparebat idolon) idolon kelimesini kullanmıştır. εἴδωλον’dan türemiş olan bu Latinceleşmiş kelime Latin edebiyatında kalıcı olmamıştır. Hatta kendisi bile aynı metinde “hayalet” için idolon‘un yanı sıra imago, monstrum, simulacrum ve effigies kelimelerini kullanmıştır. (Bkz. D. Felton, Haunted Greece and Rome: Ghost Stories from Classical Antiquity, Univ. of Texas Press, 1999, 71.)

    Hıristiyanlık döneminde önceki yazıda da bahsettiğimiz hakikî tanrı ile sahte tanrı arasındaki farkı gösterme amacını taşıyan Tertullianusçu ayrım öne çıkar. Bu ayrım Ortaçağ’daki idolum algısını iyi özetlediğinden biraz üzerinde durmak istiyorum: Bu ayrımdan bahsedilirken, sahte tanrı imajına idolum denir. Bu minvalde Tertullianus “her form (forma) ve şekle (formula) idolum, her idolum‘a hizmet ve tapınmaya idololatria denir” der (De Idololatria 3.4). (Elbette idolum‘u “put” olarak çevirirsek, idololatria da “putçuluk” olur.) Tertullianus’un idolum‘u Hıristiyanca bir duyuşla yasaklanması gereken bir unsurdur. Der ki, “<hakikî> Tanrı idolum‘un olmasını da, ona tapılmasını da yasaklamıştır.” (4.1: “Idolum tam fieri quam coli deus prohibet”) Gerekçesi ise basit bir mantık oyununa dayanır: “Tapınılabilir olan bir şeyin öncelikle olması gerekirse, aynı şekilde tapınılmaması gerekenin de olmaması gerekir.” (4.1: “Quanto praecedit, ut fiat quod coli possit, tanto prius est, ne fiat, si coli non licet”) Ona göre tanrısal yasa şöyle buyurur: “idolum yapmayacaksınız, gökte, yerde ve denizde olan şeylerin bir benzerini yapmayacaksınız, bu tür işler tüm dünyanın Tanrı’ya tabi olduğu gerçeğini reddeder.” (“ne feceris idolum… neque similitudinem eorum, quae in caelo sunt et quae in terra et quae in mari, toto mundo eiusmodi artibus interdixit servis dei.”) Yine Tertullianus peygamber/kâhin Enoch’un öngörüsünden bahseder, buna göre daemon’lar ve ruhlar, yani terk edilmiş melekler dünyaya ait her nesneyi, gökyüzünde, denizde ve yeryüzünde yer alan her şeyi putçuluğun nesnesi yapacaktır, böylece bütün bu şeyler <hakikî> Tanrı’ya karşı tanrıymış gibi kutsanacaktır. Yine Tertullianus peygamber/kâhin Enoch’un öngörüsünden bahseder, buna göre daemon’lar ve ruhlar, yani terk edilmiş melekler dünyaya ait her nesneyi, gökyüzü, deniz ve yeryüzünde yer alan her şeyi putçuluğun nesnesi yapacaktır, böylece bütün bu şeyler <hakikî> Tanrı’ya karşı tanrıymış gibi kutsanacaktır. Ona göre bu bir insan hatasıdır, insan her şeyin yaratıcısı (conditor) yerine, gider de yukarıda bahsedilen her şeye tapar hale gelir. Özetle imaginum consecratio idololatria‘dır, yani “putçuluk imajlara tapınma”dır (4.2).

    Charles A. Kennedy’nin de bildirdiği gibi (“The Semantic Field of the Term ‘Idolatry'”, Uncovering Ancient Stones: Essays in Memory of H. Neil Richardson, Ed. Henry Neil Richardson, Lewis M. Hopfe, Eisenbrauns, 1994, 203) Yunancada  olumlu anlamda “tanrı/tanrıça”, “ruh” ve “bireylerin kaderini kontrol etme gücü” olarak düşünebileceğimiz δαίμων’un (daimon) Hıristiyan literatüründe “kötücül ruh, cin” anlamını kazanarak salt olumsuz olması gibi, idolum da Tertullianus’la birlikte kaçınılmaz olarak olumsuz anlamdaki teknik bir terime dönüşmüştür. “Put” kelimesinin İslamî literatürde çağrıştırdığı anlamı düşünün, işte Hıristiyanlar için de idolum o olmuştur. Burada odaklanılması gereken konu (Leslie Ross, Medieval Art: A Topical Dictionary, Greenwood Publishing Group, 1996, 127) yukarıda Enoch’un kehanetiyle ilgili olarak söylediğimiz gibi, her idolum‘un daemon’lar ya da bizatihi şeytan tarafından parlatıldığıdır. Ortaçağ Hıristiyan resimlerinde şeytanın parlatmasıyla insanı çeken idolum‘un kötülüğü genelde pagan heykeli önünde dizleri üstüne çökmüş insan figürüyle betimlenir. Yok olup gidecek olan bir şeyin önünde eğilmenin yanlışlığına dikkat çekilir. Aquinas’ın dediği gibi, Hıristiyana düşen “idolum‘un evrensel <hakikî> Tanrı olmadığını” söylemek (Summa 1.q.13a.10.ad5: “catholicus dicens idolum non est Deus”) ve hakikî Tanrı’nın önünde eğilmektir.

    Latince idolum‘a devam edeceğim.

     
  • jimi the kewl 1:38 pm on 11/07/2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , idol, idolum, εἴδωλον, ,   

    (1) idol’un kavramsal tarihi ve manası (Yunanca: εἴδωλον) 

    Türkçedeki “idol”un en eski atası Yunancadaki “görüyorum, kavrıyorum, [biriyle] karşılaşıyorum, konuşuyorum” gibi çeşitli anlamlardaki εἴδω fiilinden türemiş olan εἴδωλον’dur (eidolon). Kökteki Yunanca fiil kabaca “görmek”ten (İng. to see), “görünmek”e (İng. to appear) evrilirken (bunu objenin in se görünürlüğünün değer kaybetmesi ve subjeye dayalı, duyusal bir kavrayış, algısal bir yargı objesi haline gelişi olarak yorumlamak mümkündür) ondan türemiş olan εἴδωλον’da öncelikle  gerçekte olmayan, olduğu varsayılan “hayalet” dediğimiz anlam öne çıkıyor. (Örn. Ilias 5.451; Odysseia 4.796; Herodotos 5.92; Platon, Yasalar 959b) Burada gerçeklikten kastımız, “görmek”ten ziyade “görünmenin” objesi olmuş bir şeyin ait olmadığı alemdir. Belki de buradan hareketle tragedya şairlerinin dilinde, anlam “madde formuna sahip olmayan herhangi bir şey” olarak karşımıza çıkabilmiştir. (Örn. Aeschylus, Agamemnon 839; Sophocles, Fr.659.6)

    Platon ise Sofist diyaloğunda (266b) ve Aristoteles Rüya Yoluyla Kehanet konulu/başlıklı eserinde (464b9) “aynadan ya da sudan yansıyan görüntü” anlamında kullanmıştır, bu elbette “var olan bir şey”in yansıması anlamında düşünülmelidir; başka deyişle mana özsel nitelik bakımından, doğası gereği madde formuna sahip olamayacak bir şeyden madde formuna sahip bir şeyin “öyleymiş gibi” görünmesini sağlayan yansımaya dönmüştür. Epicurus da benzer bir anlam yüklemiş, “nesnenin gözde bıraktığı etki” demiştir (Epicurus, Mektuplar 1p.10U), hazcı filozofun hazzın özsel kabulü dışında kalan algısal dünyanın aldatıcılığına dönük olumsuzlayıcı tavrı düşünülürse, bu etki ona göre yadsınasıdır. (Çokları Epicurus’un hazcılığının az’dan haz duymakla sınırlı olan bir ruh dinginliğini hedeflediğini es geçerek ve hatta bundan tam zıddını anlayarak onu eleştirmiştir. Akla ilk gelen, “haz da bir şeyin etkisidir, algısaldır, o da yadsınası sayılamaz mı?” eleştirisi saklıdır elbette ve anti-Epicurusçular Eskiçağ’da sık dile getirmiştir.)

    Öz ifadeyle denebilir ki, εἴδωλον’un buraya kadarki merkezî anlamların hepsi bir şeyin “kendi”lik durumundan (“hayaletin kendisi”nden) ziyade, mevcut bir şeyin “kopyası”na odaklanır, hayaletin ya da yansımanın kendisinin bir “kendi”lik kazanamayacağının yani maddesel olarak yok olduğunun apriori olarak belirlendiğini görüyoruz. Homeros’ta Apollon’un düşmandan korumak için Aineias’ın kopyasını yaratmasını düşünün (Ilias 5.449-453), o kopya aslında yok ama var gibi görünüyor, işlevi sona erince yok oluyor. (Bkz. Jean-Pierre Vernant, Mortals and Immortals: Collected Essays, Princeton University Press, 1991, 186) Kalıcı hayalet göreniniz ya da hakkında anlatılmış hikaye duyanınız var mı? Genelde hayalet görünür ve kaybolur, çünkü o yoktur, var gibi görünür ve kaybolur, kurguda bile bu böyledir. Ayrıca bkz. Suzanne Said, “Deux noms de l’image en grec ancien: Idole et icone”, Compte-rendu de l’Academie des Inscriptions et Belles Lettres, 1987, 309-330.

    Anlam bir şeyin maddesel forma sahip olmaması, yansıması ve bu haliyle etkisinden, “zihindeki fikir”e doğru evrilmiş Xenophon, Şölen 4.21), hatta “zihnin yarattığı hayal” anlamında da kullanılmıştır (Phaedo 66c). Herodotos’un “benzerlik” olarak düşündüğü bu terimin (1.51) “tanrı imajı, put” anlamında kullanılması Yahudi metinlerinde ağırlık kazanır. Tanah’ın en eski versiyonu olan Yunanca çevirisinin, yani Septuaginta’nın (Roma rakamlarıyla LXX) Krallar bölümünde (4.17.12) ve daha sonra Yeni Ahit’te, Corinthus’lulara Mektup 1.12.2’de bu anlamda yer alır. Tabi ki bu “tanrı imajı”, Exodus 20.4’te de geçtiği gibi, “yanlış tanrı imajı”dır, Yahudi-Hıristiyanlar için Yahudi-Hıristiyan Tanrı’sının bir εἴδωλον olarak yorumlanması düşünülemez. Baştaki “görmek”ten, “görünmek”e evrilen kökteki fiili (εἴδω), hatta Epicurus’un yadsınası algılar bağlamında “nesnenin gözde bıraktığı etki”yi düşünün, neticede Tanrı’sının özsel olarak bir Tanrı olduğunu düşünen biri için o bir “görünen” ya da “etki eden” (yansıyan) bir Tanrı olamaz. O gerçekte kendisinin zihinsel olarak “gördüğü”, gerçek bir Tanrı’dır.

    Bu noktada belirtmem gereken bir husus da, Yahudi-Hıristiyan olarak genellediğim Tanrı kabulünün de kendi içinde kaçınılmaz bir şekilde parçalandığıdır, zira Yeni Ahit’teki εἴδωλον içerdiği olumsuz manayla Yahudilerin kutsallık kabulüne eleştiri olarak da okunabilir. (Paul J. Achtmeier böyle düşünüyor, bkz. “Gods Made with Hands: The New Testament and the Problem of Idolatry”, Ex Auditu 15, 1999, 43) İlginç olansa Yahudilerin paganlar için getirdiği eleştiri stilinin Hıristiyanlar tarafından Yahudiler için benimsenmiş olmasıdır (W. Mundle, “εἴδωλον”, New International Dictionary of New Testament Theology, Ed. C. Brown, Grand Rapids, 1986, 2:284).  İşlevini yitirmiş ya da bir “kopya” gibi kabul edilmese, yenisini düşünmenin gereksiz olacağı bir şeyden bahsediyoruz, çatışkı ve reddediş normal, kaçınılmaz. Bu açıdan bakarsak bir ilginçliği yok galiba.

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
Go to top
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 124 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: