Recent Updates Toggle Comment Threads | Klavye kısayolları

  • jimi the kewl 7:58 pm on 11/05/2013 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Etiketler: , , , güce tapma, Stockholm Sendromu,   

    Fenerbahçelilerdeki Stockholm (Aziz Yıldırım) Sendromu 

    Güce tek-adam ve monarşi maskesi altında tapınmayı, “bu topraklara işlemiş bir hastalık” olarak yorumlayanı çok gördüm. Ancak “güce tapınma”yı “güç / güç sahibi ile özdeşlik kurma (kimliklenme= identifying with the power)” bağlamında açıklarsak, bunu farklı maskeler altında görünen evrensel bir olgu olarak tespit etmek de mümkündür.

    Kamuya açık olsun ya da olmasın, iş hayatında, okulda ya da özel yaşam alanında, geniş ya da dar çerçevede güç ya da güç sahibiyle özdeşlik kurmanın farklı veçheleri vardır. Kimileyin gücün sahibi patron, kimileyin üniversitedeki rektör ya da bölüm başkanı, kimileyin de baba olabilir. Daha da öteye giderek, bu güç sahibine tapınmanın ahlakî bir zaaf ya da anomali olduğunu düşünüp ona eşlik eden bir değer yargısı oluşturmanın güce tapınmanın insanî doğasını anlamada bizi aldatacağını söylemek de mümkündür. Evvelce blogda, bir yazıda bahsetmiştim: İlk günah bağlamında insanın kötülüğünün ona içkin olduğunu varsayan Hıristiyan inancı, beraberinde bu günahın psikolojik ya da toplumsal koşullarının reddini de taşır. Çünkü kötülük olarak yorumlanan olgunun nedenini aramak, bizi insandaki gerçekleşebilir ve dönüşebilir olgular arasındaki nesnel neden-sonuç ilişkisi bağlamında bir tespite götürür, dolayısıyla böyle bir tespitte ahlaken kötülüğün insana “içkin” olduğunu varsaymanın yeri yoktur.

    Güce tapınmayla ilgili olarak da aynı durumu göz önünde tutarak bir neden-sonuç ilişkisi aramak isterim. Örnek üzerinden gidersem, bu yazının niye bugün yazıldığını da açıklamış olacağım.

    Bugün sosyal medyanın bir mahallesinde, Fenerbahçe’nin başkanı Aziz Yıldırım’ın yine bugünkü saldırgan açıklamalarını destekler ve hatta tek-adamlığını kabul eder yönde tavır takınan bir arkadaşımızın durumu ilgimi çekti, zira kendisini evvelce ve şimdi liberal olarak tanımladığını biliyorum bu arkadaşın. Liberallik ile tek-adamlığın bağdaşmayacağına değinmeme gerek yok. Bireyin öne çıktığı bir düzeni idealize edip otoriter bir monarşik yapıyı, futbol düzleminde dahi olsa, savunabilmek klasik bir liberal için bir yıkım anlamını taşır. Böyle diyorum demesine de, son on senedir batıda sık tartışılagelen bir konu vardır: Kimi analizcilere göre bireyci liberal ekonomi modelinin siyasî anlamda yaşama imkanı bulabileceği tek ortam otoriter bir monarşi ya da “hiç olmadı” seçkinci bir oligarşidir. Bu konuya girersem mevzuu dağılacak, girmiyorum, sadece “Mahmut sen haksızsın” demekle yetiniyorum. Klasik bir “bireycilik” idealizmi çerçevesinde Aziz Yıldırım’ın tek-adam rejiminin savunulabilmesinin ardında yatan “güce tapınma” durumunda kalarak olgunun hasbelkader bir okumasını yapayım.

    Psikolojide “Stockholm sendromu” olarak tanımlanan bir durum vardır; bu, en basit tanımla, “esaret altındaki insanın kendisini esaret altına alan insana, onun söylemi ve davranışı neticesinde yakınlık duymasıdır.” (İlk tanı 1973′te konmuş, Stockholm’de bir bankada rehin alınan insanlar, bir süre geçtikten sonra kendilerini rehin alanları dostları ve polisi düşman olarak görmeye başlamıştır.) Belki de, tanıdan önce, literatürdeki en eski örneklerinden biri, Eski Ahit’teki insanların -İbranî anlatıma göre- iyi tanıyamadıkları Musa’ya (onu pantheonun bir parçası sanarlar) “bizi tanrı yap” demesidir (Exodus 32.1), ki bu isteklerinin ardında kendilerine kötü davrandıklarını kabul etmiş oldukları (kabul etmeselerdi bir bilinçsizlikten bahsedilebilirdi) Mısır pantheonuna katılma arzusu yani güçle özdeşlik kurma talebi yatar.[1]Pantheonun nimetlerinden yararlanabilmek için, onunla kimliklenmek yeterlidir. Bunun için “rehine” ya da “esir” (isterseniz “köle” de diyebilirsiniz) çektiği bütün sıkıntıların kaynağı olan otoritenin gücünü kabul ederek, onun tarafına geçer, bu sürecin dört aşamada gelişimini taciz edilen kadın örneğiyle gösterirsek:

    1. Tacizci kadının yaşamsal sürekliliğini tehlikeye atar.

    2. Kadın kaçamaz ya da en azından kaçamayacağını düşünür.

    3. Tacizci kadını diğer insanlardan uzaklaştırarak, toplumdan soyutlar.

    4. -Kadının nezdinde- tacizci ona yakınlık gösterir.

    Margi Laird McCue şöyle açıklıyor: “Çünkü tacizci ile kadın arasında bir güç dengesizliği vardır, bunun üzerine kadın tacizciyle arasında travmatik bağ (traumatic bond) yaratarak tümüyle ona bağlı olduğunu düşünür.”[2] O halde denebilir ki, her Stockholm vakasında, otoritenin kendisini “kaçınılmaz” olarak kabul ettirmesi apriori bir koşuldur. Tek-adamdan kurtulamayacağını anlayan kitle, onun elinden acı çekse de, diğerlerinden soyutlanmış olduğu için ona mecbur olduğunu hisseder. Aynı örnek üzerinden tanılarsak:

    1. Kulüp başkanı kulüp taraftarlarının yaşamsal sürekliliğini tehlikeye atar (keyfî kararlar alır ve kısıtlama yapar).

    2. Taraftar ondan kaçamaz / kurtulamaz ya da en azından kaçamayacağını / kurtulamayacağını düşünür.

    3. Kulüp başkanı taraftarları diğer taraftarlardan uzaklaştırarak, onları soyutlar (yalnızlaştırır).

    4.  -Taraftarlar nezdinde- kulüp başkanı taraftarlara yakınlık gösterir. (Bkz. Aziz Yıldırım tişörtleri 10 TL ; Aziz Yıldırım maskeleri…)

    Tacizci ve kulüp başkanı örneklerini, diğer otorite savunuculuğu örneklerine de yorabilirsiniz. Burada dikkat çeken bir husus daha var. O da, neredeyse bütün Stockholm sendromu örneklerinde, olayın doğası gereği,  otoritenin “kahraman”laşma sürecinin aynı zamanda mağdurla birlikte kurulan sistemin tanımlayıcı / deterministik inşa süreci olmasıdır. Örnek üzerinden söylersek, Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe taraftarlarıyla birlikte kurduğu sistemde, bir kahramandır ve bu kahramanın ortadan kalkması sistemin yıkılması demektir, dolayısıyla öyle bir sistem inşa edilmiştir ki, ondaki tüm temel unsurlar kahramanın üzerine kuruludur. Mağdurun kahramandan kurtulamaması ile bu kurtulamama durumunun kahramanı güçlendirmesi paradoksal bir süreç yaratır, ki bu da bireysel olduğu kadar toplumsal travmanın da göstergesidir. Böyle durumlarda, travmayı ortadan kaldırmak (krala çıplak demek) mağdur için de tehlikelidir, zira o da bu sistemin göçüğü altında kalma riskini yaşar.

    Matrix‘te Morpheus’un Neo’yu nasıl uyardığını hatırlayalım. Diyordu ki,

    “Matrix bir sistemdir ve bu sistem bizim düşmanımızdır. Bu sistemin içindeyken, etrafına baktığında ne görüyorsun? İşadamları, öğretmenler, hukukçular ve marangozlar, kurtarmaya çalıştığımız halkın zihinleri bunlar. Ancak biz onları kurtarana kadar, bu insanlar hala bu sistemin birer parçası, bu da bizim gözümüzde onları düşman kılıyor. Şunu anlamalısın ki, bu insanların çoğu henüz bu sistemden kopmaya hazır değil.”

    Hikayede sistemin dışında kalanın, içeride mahkum olup sistemi yürütenlerin hayrına çalışması anlatılıyor. Fenerbahçelilerdeki Stockholm Sendromuyla ilgili bu tespitte böyle bir amaç elbette yok, zira bu konuyla ilgili bir farkındalığın, benim gözümde, ilgili taraftarlar için hayırlı sonuçları olacaksa da, daha büyük ve daha tehlikeli güç tapımı ve güçle kimliklenme örnekleri yanında bununla uğraşmak enerji kaybından başka anlam taşımıyor, ki yorulduğumu hissediyorum şimdi.

    Milyon dolarların döndüğü bir piyasaya sahip olan futbolu bir eğlence aracı olarak gören bunca insana, sistemin günün hakikî sorunlarına karşı afyonlaştırıcı etki göstersin diye yarattığı kavgaların boş olduğunu anlatmanın Irak’a ya da Suriye’ye demokrasiyi ve özgürlüğü götürmeyi istemekten farkı yok, zira “sana ne benim güce tapmamdan” ya da “sana ne benim Stockholm sendromumdan” deme hakkına sahipler. (Onlardaki bu sendromun etkilerine, bizler de bu sendromun etkisi altında olmayanlar olarak, maruz kalsak da.)

    Bu yazı görüp de susamama örneği sadece.

    Ayrıca bkz. “Fenerbahçe’nin doğasından gelen üstünlüğü” mü? Sıkıntılı sanı… 

    Notlar:

    1. Bkz. A. Burg, Very Near to You: Human Readings of the Torah, çev. J. J. Goldberg, Gefen Publishing House, 2012, s.87.

    2. Margi Laird McCue, Domestic Violence: A Reference Handbook, ABC-CLIO, 2008, s.20

    About these ads
     
  • jimi the kewl 12:05 pm on 07/05/2013 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Etiketler: Achilles, , , , , , Ilyada, , , , Patroclus,   

    Mitolojide gökten düşen objeler üzerine (5 Achilles’in demir külçesi) 

    Homeros Ilias destanının yirmi üçüncü kitabında Achilles’in ölen arkadaşı Patroclus için düzenlediği büyük cenaze oyunlarını anlatırken, hassas topuğuyla ünlü olan bu kahramanın ödül olarak ortaya koyduğu bir demirden söz eder (23.825-835):

    Peleusoğlu da ham demir getirdi bir külçe,

    Güçlü Eetion sallar atardı onu bir zamanlar,

    Ama ayağı hızlı Akhilleus öldürünce Eeiton’u,

    Başka mallarla taşımıştı onu gemilerine,

    Akhilleus durdu ayakta, Argoslulara şöyle dedi:

    “Kalksın ayağa, bu yarışmaya kim girecekse.

    Bu külçeyi kazanacak olanın

    Bereketli tarlaları ne kadar uzanırsa uzansın,

    Beş dolu yıl boyunca kullanacak bu demiri,

    Gitmeyecek kente demir kalmadı diye çobanı, çiftçisi,

    Bu demir ona yeter de artar bile.”

    (Azra  Erhat’ın çevirisiyle sunuyorum, dolayısıyla özel isim terihi ona ait.)

    Demir gerek Troia savaşının geçtiği, gerekse Homeros’un destanı yazdığı/okuduğu dönemde az bulunan, değerli bir maddeydi. Bunu yukarıdaki dizelerden anlamak da mümkün. Schliemann’ın meşhur Troia kazılarında demir izlerine rastladığını da biliyoruz.[*] Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, -genelde gökten düştüğü kabul edilen- demir soyluluk ve kraliyet hediyesi olarak düşünülmüştür.[**] O halde ilgili efsanede ödül olarak konması da şaşırtıcı olmamalıdır.

    * Bkz. J. M. Swank, History of the Manufacture of Iron in All Ages: And Particularly in the United States from Colonial Time to 1891, Cambridge University Press, 2011, s.12.

    ** I. J. Winter, On the Art in the Ancient Near East: Of the First Millennium BCE, vol.1, Brill, 2010, s.598-599.

     
  • jimi the kewl 11:23 am on 04/05/2013 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Etiketler: Arpoxais, , Colaxais, Dumezil, Herodotus, Lipoxais, Müntekim Ökmen, , , Scythia, , İskit, İskitler   

    Mitolojide gökten düşen objeler üzerine (4 Scythia’daki altın objeler) 

    Araya vakit girince (ki göreceli olarak sürekli bir vakit farklılığı olur) unuttum sandınız değil mi, unutmadım tabi ki.

    scythiaSıradaki objeler Scythia’da bulunuyor. Efsanelere göre Avrupa’nın en eski ülkesiymiş Scythia, Carpathus ile Tanais arasında uzanırmış ilk başta. Sonradan -Ptolemaeus’a göre- Asia’da, Tanais ile Serica arasında uzanan ülkeye de Scythia Propria denmiş, bu ülkenin güneyinde de Sogdiana, Hyrcania, Margiana ülkeleri bulunuyormuş, vs.

    Bazı Türkçe sitelerde Scythia adının yanında “İskitler” ifadesini gördüm, bunu doğru kabul edemeyiz, zira Scythia ülkenin adı, kavmin adı değil. Kavmin adı yani “İskitler” Scythae’dır (tekili Scytha ya da Scythes). Hiç olmadı, Scythialılar denebilir.

    Kimi tarihçilerimiz tarafından Türk oldukları iddia edilen Scythialılar ya da İskitlerin Herodotus kaynaklı (4.5) en eski efsanelerinden birine göre Scythia’da, Targitaus’un oğulları olan, en eski üç hükümdar (Lipoxais, Arpoxais ve Colaxais) döneminde dört altın obje düşmüş gökten: Saban, boyunduruk, savaş baltası ve kupa. Herodotus’tan dinleyelim (Çeviri Müntekim Ökmen’e ait, özel isimlerin kullanım tercihi de ona ait. İş Bankası Kültür Yayınları 2006):

    Skythler, kendilerini ırkların en genci sayarlar ve kökenlerini şöyle gösterirler: Bu ülke boştu, burada ilk olarak Targitaos adında bir adam doğdu. Bu Targitaos’un babası Zeus, anası da Borysthenes ırmağının kızıymış, öyle derler. –Benim aklım ermez, ama bana ne, efsane böyle diyor.– Targitaos’un kökeni buymuş demek; bunun üç çocuğu olmuş, Lipoxais, Arpoxais ve en küçükleri Koloxais. Bunların zamanında Skythia’ya, gökyüzünden altından yapılma zanaat araçları düşüyor, bir saban, bir boyunduruk, bir balta ve bir kupa. Bunları ilk olarak en büyükleri görüyor ve yaklaşıyor almak için; altın kızıl kor oluyor. O geri çekiliyor, ortanca ilerliyor, gene aynı şey oluyor. Maden öyle ateş saçıyor ki, uzaklaşmak zorunda kalıyor. Sıra üçüncüye, yani en küçüklerine geliyor, o zaman altın soğuyor, o da bunları alıp evine götürüyor. Mucizeyi gören büyükler, iktidarı en küçüklerine bırakıyorlar.

    Burada açıkça yerleşik bir kavmin tarım ve savaş kültürüne ilişkin ipuçları görüyoruz. Başka deyişle, gökten düşen objelerin kavmin karakterini yansıttığını söyleyebiliriz. Sadece kavmin mi? Dumezil’e göre tüm Hint-Avrupa kavimlerinin… Ona göre bu dört obje (ama aslında boyunduruk ve saban birlikte değerlendirilirse, üç obje) üç işlevi simgeler: Boyunduruk ve saban tarımın, balta savaşın ve kupa festival ile tapınmanın simgesidir.(1) Dumezil buradan hareketle efsaneyi anlatan Scythialıların kendilerini yerleşik bir kültür olarak gördükleri sonucuna varır (kardeşin altınları “evine” götürmesi), bu önemlidir zira Yunanlar onları göçebe olarak görmüştür,(2) bu da Scythialıları Yunan gözlüğüyle değerlendirirken daha dikkatli olmamız gerektiğini bize düşündürür.

    Bununla birlikte kimi incelemelerde anlaşılmıştır ki, iktidar adayı olan üç kardeşin isimleri bize yüceltildikleri unsurları hatırlatıyor: Lipoxais “Dağ Kralı”, Arpoxais “Derin<lik> Kral<ı>” ve Colaxais “Güneş Kralı” anlamındadır. (Küçük kardeşin durumu bizi burada ilgilendiriyor, isminin eski Pers dilinde Hvar-xsaya’dan geldiği düşünülüyor.)

    Gökten düşen altın objelerin Colaxais’e huzursuzluk çıkarmaması, bu adamın Güneş’le ilişkilendirilmiş olmasıyla doğrudan alakalı olabilir. Yine Grantovskii ve Raevskii gibi uzmanlar tarafından dile getirildiğince (3), bu üç kardeşin mitolojik öyküsü bize üç kısımlı kozmik oluşum sürecini hatırlatıyor: Büyük kardeş yeryüzünün, ortancası yeraltının, küçük olansa göklerin oluşumunu simgeliyor.

    Anlaşılan o ki, bu altın öbjeler öyküsünden hareketle Scythia ya da genel olarak aynı dönem eski Hint-Avrupa yerleşimciliğinin karakterine ilişkin bir toplum okuması yapılabileceği gibi, yine bu kültürün kozmik enkarnasyonu / evrenin oluşumu üzerine mitolojik bir değerlendirme yapılabilir.

    Notlar:

    1. G. Dumezil, Romans de Scythie et d’alentour, Paris, 1977, s.172. Bkz. F. Hartog, The Mirror of Herodotus. The Representation of the Other in the Writing of History, Çev. Janet Lloyd, University of California Press, 1988,  s.20-21

    2. A.e.

    3. A. V. Zaikov, “Alcman and the Image of Scythian Steed”, Pontus and the Outside World: Studies in Black Sea History, Historiography and Archaeology, Ed. C. J. Tuplin, Brill, 2004, s.79

     
c
yeni bir yazı oluşturun
j
bir sonraki yazı/bir sonraki yorum
k
bir önceki yazı/bir önceki yorum
r
cevapla
e
düzenle
o
yorumları göster/gizle
t
en üste gidin
l
go to login
h
show/hide help
shift + esc
iptal
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 886 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: