Recent Updates Toggle Comment Threads | Klavye Kısayolları

  • jimi the kewl 10:35 pm on 18/12/2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , grex Scipionis, , , , , Scipio çevresi, , ,   

    Ey Romalılar, Stoacı Panaetius ne etti size? 

    Günümüz Türkiye’sinde (yeni Türkiye diyelim, “Nova Turchia”) düşünürlerin siyasî danışmanlık yaptığına tanıklık ediyoruz. Buradaki “siyasî” sıfatının iktidar, otorite ve güç bağlamında siyaset üretmeyi imlediğini de gündemi takip eden bilir, yoksa muhalif kanat fikrinize danıştığında ya da bu danışma işini profesyonel bir zemine yerleştirdiğinizde adını pek anılmıyor, anılsa da sükse yapmıyor. Oysa iktidara siyasî danışmanlık yaptığınızda en hafif tabirle yandaş, en ağır tabirle dalkavuk olarak görülüyorsunuz, gerçekte danışmanlığın profesyonelliğe dökülmesi böyle bir şey, gerekirse inanmadığınız fikirler üretip pazarlamalısınız.

    Danışmanlık teklifini ilkelerinizi ve fikirlerinizi bahane/gerekçe göstererek reddedebilirsiniz, bu sizin hakkınız, ancak bunun övgüye değer bir erdem olduğuna dair tartışılmaz görünen bir önkabul (apriori) yaratılması bana makul görünmüyor, zira her mal hür teşebbüsle satılabiliyorsa, fikrin de hür bir şekilde satılabilmesinde bir sakınca görmüyorum. Dahası Academiacıların bilhassa Carneades’le birlikte tartışmanın doğası ve her konuda her yönden makul fikir üretilebileceği meselesinde sofistlerin çizgisine yaklaşması ve en nihayetinde kuşkucuların ἐποχή’sini (onay tehiri) ilke edinip savunulamaz olan fikri bile belli düzeyde savunulabilir olanın yanına yaklaştırması bana doğal görünüyor, zira ünlü “ağzı olan konuşuyor”  ve “beyin bedava” deyişlerimizin de gösterdiği yolda ilerleyerek argüman üretebilme ve retorik düzeyinde fikri savunulabilirliğin savunmanın yeter gerekçesi olduğu sonucuna varıyorum.

    Adamı gıcık eden, çıldırtan, “bu nasıl savunulabilir ya” dedirten tüm siyasî danışman gerekçelendirmelerini aynı fikir savunulabilirliği durumundan ötürü ciddiye almayıp zamanın ruhunun göğsünde yumuşatıp zamana yayılmış halde, ince ince çözülmesini sağlamak ve eleştirmek elbette serbest. Ne yaparsınız ki, retorik gibi bir silah var ve siyaset bunun üzerine kurulu, çıldırsanız da, durum budur. Abd’de olduğu gibi Avrupa’da da olan budur, Türkiye’de de bu olacaktır.

    İ.Ö. ikinci yüzyılın ortalarında millî değerlerini öne alan kimi Yunan tipler de Polybius ve Panaetius’a kimi siyasî gerekçelendirmelerinden ötürü gıcık olmuş olmalıdır. Zira bu iki şahsiyet kendi kent-devletlerinden bir şekilde çıkıp dönemin emperyal gücü Roma devletinin dümen suyuna girmiş ve ünlü Romalı komutan Scipio Aemilianus’un çevresinde (ki grex Scipionis yani “Scipio sürüsü/çevresi” olarak da düşünülmüştür) dolanıp Roma devletinin siyasî egemenliğinin meşruiyetini kanıtlamaya çalışmıştır. Evvelce Polybius‘un yazdığı tarih eserinden ve siyasî rejimler döngüsü fikrinden defalarca bahsetmiştim, gerek blogda, gerekse yazılı çalışmalarımda. Panaetius’tan da arada bahsetmiş olabilirim ama üzerinde pek durmamıştım. Burada kısaca anlatmak istiyorum.

    AugustusYunan kültürünün etkisiyle Stoa felsefesinin yeni yeni filizlendiği Roma’da Scipio kendisine bir entelektüeller grubu oluşturmuştu. Birçok analizciye göre bu resmen, adı konmuş bir toplanma değildir. Sadece askerî ve siyasî açıdan merkezî bir yeri bulunan bir devlet adamının farklı entelektüellerle birlikte takılmasına sonradan yapılmış bir yakıştırmadır, muhtemelen etrafında dolanan kişiler “biz Scipio’nun çevresine girdik” dememiştir. Biz bu çevrede bulunanları sonraki aktarımlarda ama özellikle de Cicero’nun De Amicitia ile De Re Publica adlı eserlerinde geçtiği kadarıyla biliyoruz. (Bu konuyla ve gerçekten bu gruba adı konmuş bir “çevre” denilip denilemeyeceğiyle ilgili olarak bkz. J. E. G. Zetzel, “Cicero and the Scipionic Circle”, Harvard Studies in Classical Philology, 76, 1972: 173-179) Çevrenin Romalı seçkin müdavimlerini şöyle sıralayabiliriz: Laelius (140 consul’ü), L. Furius (136 consul’ü), C. Fannius (122 consul’ü), Q. Aelius Tubero (118 consul’ü), Q. Mucius Scaevola (117 consul’ü), Rutilius Rufus (105 consul’ü), Spurius Mummius, L. Crassius’un (95 consul’ü) arkadaşı Marcus Vigellius. Terentius, Pacuvius, Lucilius ve Accius gibi edebiyatçılar da yine bu çevrenin Yunan edebiyatını Roma’ya taşıyan temsicilerindendir. Ancak çevrenin bir de Yunan merkezi vardır, bu merkez Scipio’nun yanında dolaşan ve onunla bir doğu seferine katılan Panaetius ve Polybius’tur.

    Panaetius seçkin bir ailede doğmuş, bugün Bergama olarak bildiğimiz Pergamum ve Rodos’ta felsefe eğitimi görmüştü. Daha sonra 155’te Roma’ya gelen filozof-elçiler grubundaki Seleucialı Stoacı Diogenes’in yolundan gitmiş, onun öğretilerini benimsemiştir. Panaetius’un Roma’ya ettiği şey Scipio çevresi üzerinden Yunan kültürünü ama özellikle de felsefe ekollerinden bir tanesini Roma’nın bölgesel hakimiyetinin adil meşruiyeti için “hazır” hale getirmiş olmasıdır. Cicero’nun De Re Publica‘sının üçüncü kitabındaki adaletin doğal bir kaynağa dayanıp dayanmadığı minvalindeki tartışmanın  fikren taraflarından biridir. Daha önce şöyle anlatmıştım:

    Üçüncü kitapta da Roma haklı çıkarılır. Bu kitap İ.Ö. ikinci yüzyılın ortasında Academia ekolünün başında bulunan filozof Carneades’un İ.Ö. 155 yılında, başka iki ekolün başındaki iki filozofla birlikte Roma’ya yaptığı elçilik ziyareti esnasındaki br konuşmasına yanıt gibidir. Carneades Romalıların önünde iki gün üst üste adaletin devlet için önemini tartışmış, ilk gün adaletin devletin yararına olduğu yönündeki argümanları sıralarken, ikinci gün bu argümanları çürütüp adaletsizliğin devlet için daha yararlı olduğu sonucuna varmıştır. Bu Roma Senatus’unu ama özellikle de seçkin Senator’lerden olan, muhafazakar Yaşlı Cato’yu kızdırmış olmalı ki, Senatus’ta Carneades ve diğer filozofların derhal Roma’dan gönderilmesi kararı alınmıştır. Romalıları kızdıranın ne olduğuyla ilgili ifade edilen fikirler genelde bir noktada toplanır, buna göre Carneades ikinci günkü konuşmasında Roma devletinin yayılmacı siyasetini adaletsizlik olarak yorumlamış olmalıdır. Cicero Devlet Üzerine‘nin üçüncü kitabında Carneades’in konuşmalarının sırasını tersine çevirir, önce konuşmacılardan (ve muhtemelen Carneades’i dinlemiş olan) Philus’a Carneades’in ikinci günkü konuşmasında geçen argümanları tekrarlatır ve daha sonra bu düşünceyi Roma’nın saygın siyaset adamlarından olan Laelius’un ağzından -muhtemelen Carneades’in birinci günkü konuşmasında yer alan argümanlarla- çürütür. Başka deyişle Cicero konuşmacısı aracılığıyla Roma devletinin yayılmacı siyasetinin adil olduğu düşüncesini savunmuş ve Carneades’e karşı devletini aklamış olur. KAYNAK

     Laelius’un bu aklayışının Panaetius’la ilgisi, bunun her ne kadar diyalog kurgusal olsa da, Panaetius tarafından Laelius’la birlikte Scipio ve çevrenin diğer sakinlerine öğretilmiş olmasıdır. Başka deyişle Carneades’in hem malına hem mıhına vuran yakıcı Akademia retoriğinin yarattığı politik korkuya karşılık Panaetius’un şefkati ve insancıllığı öne çıkararak bu iki değeri sergileme imkanını da veren doğal egemenlik hakkını güçlüye yani bizatihi Roma’ya veren felsefî gerekçelendirmesi sevimli bulunmuş olmalıdır. “Sevimli” burada hafif kaçıyor, muhtemelen politik çıkarcılığın bir gereği olarak Roma Panaetius’un egemenliği onaylayıcı tavrında aradığı gerekçeleri bulmuştur.

    Panaetius ile Roma’daki siyasete bakış bağlamında onun yolundan ayrılmayan öğrencisi Posidonius’un Roma’da sevilen felsefe figürleri olması yukarıda kısaca anlattığım politik çıkarcılığın felsefî gerekçelendirmeleri açısından şaşırtıcı değildir. Bir nevi Yunandan gelen Think tank örgütü gibidir Panaetius’un Stoacılığını benimseyen Scipio çevresi, yüzyılların siyasî egemenliğine dışarıdan enjekte edilmiş taze bir kandır. Panaetius bu kanı taşıyan ana damarsa da Posidonius’tan kalan fragmanlar bize buradaki çıkarıma uygun daha fazla malzeme sağlar. Örneğin Athenaeus (6.263C-D) kaynaklı bir fragmanda birçoklarının zihinlerindeki yetersizlikten ötürü kendilerini yönetemediği söylenir, bu yüzden kendilerini ihtiyaçlarını karşılamak üzere daha akıllı olan insanlara teslim ederler. Posidonius’un onayladığı bu tavrın daha önceki örneği Mariandynialıların kendilerini Heracleotlara bağlamasıdır, ilk topluluk ikincisinin her istediğini yapabileceğini taahüt etmekle birlikte tek koşul öne sürmüştür: Heracleotların bölgesi dışında satılmayacaklardır. Başka deyişle gönüllü olarak ihtiyaçlarının karşılanması koşuluyla onların kölesi olmuşlardır. Bu Panaetius-Posidonius çizgisinde Roma’nın kendisine tabi olan toplumlar üzerindeki egemenliğinin nasıl gerekçelendirildiğini açıkça göstermektedir.

    Panaetius-Posidonius çizgisinin etkisi Scipio’ların ardından da sürmüştür. Onların diyaloglarını kurgulayan Cicero’nun devlet adamını kutsayan dili (örneğin De Re Publica‘nın başında) esasında devletin esenliği için göze alınan riskler üzerinden bir Stoacı erdem güzellemesidir. Laelius ve yaşlı Cato gibi artık yeni nesiller için birer kahraman olan eski figürlerin örnek teşkil eden hal ve tavırları geleneksel Romalı karakter özellikleriyle kaynaşmış Stoacı erdemlerin hayata geçmiş örnekleridir. Bu örnekler düşmana bile adil davranmayı gerektiren/seçen, en zor zamanda bile yıkılmayan ya da gerekirse devletin esenliği gibi yüce bir ideal için kendi bedeninden vazgeçmeyi bilen bir karakteristiğin sine qua non sergileridir. Bu sergiler Athenaeus alıntısında başka bir çehreyle geçtiği gibi ya da Cicero’nun Philippicae söylevlerinin altıncısını bitirirken söylediği gibi diğer soyların köleliğe katlanabileceği ama özgürlüğün Roma halkının karakteri olduğu varsayımı üzerine inşa edilir. Augustus’un şekillendirdiği Principatus ve imparatoluk dönemi emperyal zihniyeti de benzer şekilde Stoacı siyaset gerekçelendirmesinin etkisi altındadır, diğer soyları koruyup kollama görevi tanrısallaşmış Augustus figürünün iç savaşta mağlup ettiği kesimleri affetme süreciyle başlar. Yüceliğin kaynağının Stoacı erdemler olduğu pek dillendirilmese de ataların geleneğine (mos maiorum) dönüş retoriği üzerinden neredeyse aynı ilkelere varılır ve gerekçelendirme Panaetius-Posidonius çizgisinden sapmaz.

    Danışmanca satılan fikir iktidarda karşılık bulduysa, hatta fikrin ilkeler yoluyla ideali teşkil etmesi konusunda aşı tuttuysa, mevcut durumun tarihini nesnel ölçütlere göre yazanlara düşen fikrin etik muhasebesini yapmaktansa, koşullara dönük nesnel koşulların dinamiklerini incelemektir. Bu noktada rahatsızlık duyulması gereken bu dinamikleri anlayamamak olmalı, başka deyişle gerekiyorsa etik muhasebe fikir satıcısına, siyasî danışmana bırakılmalı, ki buna gerek duyulacak koşulları bilmiyorum. Bilen varsa yeşillendirsin.

     
  • jimi the kewl 10:13 pm on 15/12/2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , fiil, , intikam, korumak, , , verbum, vindicare   

    Vindicare fiilinin anlamı üzerine kısa bir değerlendirme 

    Dün twitter’da Seneca’nın Epistulae Morales 33.4’ünden bir cümle paylaşıp vindicare fiilinin anlamlarını yazdım:

    Bu fiil nasıl böyle bir ölçüde birbirine ters anlamlar içerebiliyor? Fiilin oluşumuna baktığımızda bir ipucu edinmiş oluyoruz. “Güç, kuvvet” anlamındaki vis ile “adamak, kutsamak, kutsal kılmak” anlamındaki dicare fiilinin bir birleşimi olan bu fiil yukarıda verdiğim anlamların hepsinde güç sahipliğini ifade etmektedir. “Hüküm vermek” dediğimizde, hüküm verme gücü, “iddia etmek” dediğimizde iddia etmenin gücü, “özgürleştirmek” dediğimizde özgürleştirmenin gücü, “cezalandırmak” dediğimizde cezalandırma gücü, “intikam almak” dediğimizde intikam almanın gücünden bahsetmiş oluyoruz. Bu noktada denebilir ki, herhangi bir fiil eylemi yapan kişinin gücünü göstermiş olmaz mı? Örneğin “gitmek” dediğimizde, -aynı mantıkla- gitme gücü kastedilmiş olmuyor mu? Burada gücün potansiyel olarak değerlendirildiğini söyleyebiliriz, ancak vindicare‘de özel olarak hakkın sahipliği yasa gibi bir gerekçeye dayanıyor -ya da en azından öyle olduğu varsayılıyor-, başka deyişle fiilin ifadesini duyan karşı taraf bunun sağlam bir gerekçesinin olduğunu biliyor.

    Fiilin semantiğini baştan sona, dar anlamdan geniş anlama doğru bir düşünce zinciri olarak düşünürsek:

    “Hak sahibi olduğunu kesin bir şekilde varsaymak”, “hakkı kendisine uygun görmek”, -en nihayetinde- “hak iddiasında bulunmak”, “hak iddiasının karşılığını talep etmek” anlamlarıyla karşılaşırız. Bkz. Livius 3.45.11; 3.48.5. Ayrıca pro suo vindicare (kendisine hak görmek), sibi vindicare (kendisine hak görmek) ve suum vindicare (hakkını dile getirmek) şeklindeki kullanımlar doğru olur.

    Daha sonra bu hak sahipliğinin gereğinin yapılmadığı yani hak sahibinin hakka kavuşamadığı durumu olması gerektiği yere yerleştirilmek istenirse “özgürleştirmek” anlamını ediniriz. “Özgürleştirmek” bir şeye sahip olduğu hakkı teslim etmek, onu olması gereken statüye taşımak anlamında okunursa vindicare‘nin özgürleştirmek anlamı kolayca anlaşılır. Örneğin Cicero De Re Publica 1.32.48’de “in libertatem rem populi vindicare” diyor, yani “kamu malını özgürlüğüne/olması gereken statüye kavuşturmak”. Aynı şekilde Caesar’da “Galliam in libertatem” (Bellum Gallicum 7.1) ve “et populum Romanum in libertatem” (Bellum Civile 1.22) şeklinde geçiyor, ilkinde Gallia’nın, ikincisinde Roma halkının özgürleştirildiği söyleniyor. Bu bağlamda özgürleştirmenin bir restorasyon, yani onarma olduğu da düşünülmelidir, nitekim Cicero Ad Familiares 2.5.2’de “hırpalanmış ve baskı altına alınmış devletin eski onur ve özgürlüğüne” (rem publicam afflictam et oppressam in veterem dignitatem ac libertatem) kavuşturulmasından bahseder. “Eski haline getirmek”, “restorasyon” en nihayetinde eski haline getirmek değil midir? Eski hal ile kastettiğimiz orjinal yani olması gerekendir, dolaysıyla yukarıda bahsettiğimiz esas gerekçe budur. Özgürlük esas ve orjinal olarak sahip olunan hakka yeniden kavuşmakla mümkündür o halde.

    “Korumak” anlamı da “özgürleştirmek” anlamıyla paralel yürür. Cicero bir mektubunda (ad Quintum Fratrem 3.1.3) “te ab eo vindico et libero” diyor yani “seni ondan koruyorum ve özgürleştiriyorum”. Liberare fiilinin “kurtarmak” anlamı da var ama bu anlam asıl anlamı olan “özgürleştirmek”in üzerini örtmüyor, zira fiilin gövdesindeki liber “özgür” anlamındadır. Hak sahipliğinin kabulü ve hakkın esas yerine konması, hakkın korunması değil midir? Mantık budur. “Ol<un>ması gereken statü”ye yerleş<tiril>me kaçınılmaz olarak koru<n>mayı gerektirir. Yine Cicero’dan bir örnek verelim. Zihninizin baskı ve korkudan korunması ve özgürleştirilmesi için vindicare fiilini kullanırsanız, sizin için zihninizin olması gereken statüsü baskı ve korkunun müdahil olamayacağı dinginlik hali değil midir? Şöyle diyor Cicero: “sapientia sola nos a libidinum impetu et formidinum terrore vindicat”, yani “sadece bilgelik bizi hazların saldırısından ve korkuların dehşetinden korur” (De Finibus 1.14.46) Stoacı bir tavırla karşı karşıyayız burada, zira bağlamda konuşan da bir Stoacıdır. Malumunuz, Stoacılar ruh / zihin dinginliğini yüceltir, onlara göre ruhun / zihnin olması gereken statüsü dinginliktir, dolayısıyla hazların saldırısı ve korkuların dehşeti altındaki ruh / zihin vindicare edilmelidir.

    “İntikam almak” ise yine yukarıdaki Stoacı yaklaşımla açıklanabilir. Bir suç ve ceza ilişkisi görüyoruz, ruh / zihin hazların saldırısını ve korkuların dehşetini hak etmiyordu, onların itlaf edilmesi gerekiyordu. Kaldı ki, intikam için öncelikli olarak bir hak ihlaline gerek vardır, intikam bir reaksiyondur, aksiyonluğu buradan gelir. Birisinden ya da bir şeyden (ex ya da ab + abl.) intikam almak eylemi için vindicare kullanılabilir: Seneca kullanmış (De Beneficiis 6.5.3), Genç Plinius da (Epistulae 4.11.14) Stillingfleet’in (Six Sermons: With a Discourse Annexed, Concerning the True Reason…) kullanımına bakın. Örneğin kötülüklerin intikamını almak (maleficia vindicare), kötülüklerin doğasını reddetmek demektir. Bu da iyiliğin hakkını teslim etmeyi gerektirir, fiilin “intikam almak” anlamının açıklaması da böyle.

     
  • jimi the kewl 5:06 pm on 24/11/2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , ,   

    Kutadgubilig 26: Cicero’nun De Re Publica’sındaki Krallık Dönemi Anlatımının Analizi 

    Kutadgubilig. Felsefe-Bilim Araştırmaları dergisinin 26. sayısı çıktı.

    Bu sayıda “Cicero’nun De Re Publica’sındaki Krallık Dönemi Anlatımının Analizi” başlıklı makalemi okuyabilirsiniz.

    KÜNYE:

    “Cicero’nun De Re Publica’sındaki Krallık Dönemi Anlatımının Analizi”, Kutadgubilig, 26, (Ekim 2014): 185-229.

    ABSTRACT:

    Cicero’s concept of ideal state in De Re Publica was experienced as a historical fact up to his own period, opposed to Plato’s concept of fictive ideal state. Cicero tries to analyse the origin of the state’s regnal history in the second book. This paper sanalyses his narration of origin in the historical, religious, and philosophical concept.

    ÖZET:

    Platon’un kurgusal nitelikli ideal devletine karşılık Cicero’nun De Re Publica’da beliren ideal devleti kendi yaşadığı döneme kadar tarihsel olarak deneyimlenmiştir. Cicero eserinin ikinci kitabında bu devletin krallık geçmişini incelediği bir köken anlatımına girişir. Bu çalışma bu köken anlatımını tarihsel, dinsel ve felsefî bağlamda analiz ediyor.

    Kutadgubilig_26 Kutadgubilig2

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
Go to top
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 156 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: