Recent Updates Toggle Comment Threads | Klavye Kısayolları

  • jimi the kewl 2:20 am on 13/10/2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Ölüme Övgü, Cana Aksoy, , J. E. King, , Sel Yayınları, Tusculanae Disputationes   

    Cicero, Ölüme Övgü ama, ama’lar var işte! 

    Evvelce Twitter’da Cicero’nun Türkçede “Ölüme Övgü” adıyla yayınlanmış olan eserinden bahsetmiştim. Bkz. 1, 2, 3, vb. Sel Yayınları’ndan çıkan bu kitabın büyük bir sorunu olduğunu düşünmüştüm, zira Cicero’nun “Ölüme Övgü” adında bir eseri yoktu. Tüm eserlerini düşündüğümde henüz okumamış olduğum metnin Tusculanae Disputationes‘ten kırpılmış olabileceği aklıma geldi. Yanılmamışım, Sel Yayınları’nın resmi Twitter hesabıyla girdiğimiz diyalog şöyle oldu:

    Sel Yayıncılık Diyalog

    Evet, anlaşıldığı üzere Ölüme Övgü adıyla piyasaya sunulan eser Cicero’nun Tusculanae Disputationes adlı eserinin 1/5’i. Şüphesiz ki yayınevlerinin bir eserin bir bölümünü ayırıp yayınlama hakkı vardır, batıda ve bizde bunun örnekleri çoktur.  Ancak burada içerikten hareketle başlığa dair önemli bir sorun doğmuş, o da eserin ilgili bölümünün Stoacı ölüm fikrini anlatmakla birlikte, bunun temelde bir övgü olmaması, aksine bir contemptio yani horgörme ya da küçümseme olmasıdır. Cicero ilgili eserde ortodoks Stoacıların değersiz maddî yaşamın sonlanışı anlamına gelen ölümü küçümseyerek ruhun ebedîliğini öven yaklaşımlarını ortaya koyar, herhangi bir Stoacının ölümü övmesi manasızdır. Sadece bu konu yani bir eserin bütününü değil de bir kısmını alarak oluşturulan içerik ile ona tercih edilen başlığın sorun yaratması üzerine uzun uzun konuşabiliriz, ancak bunu da yayınevinin ya da çevirmenin anlama kabiliyeti ile başlık tercihine / insiyatifine yorabilir ve konuyu kapatabiliriz. Dahası bunu yaparken de, bir eserin bir bölümünü yazıldığı değil, çevrildiği ikincil bir dilden üçüncü bir dile çevirmenin orjinal metnin anlaşılabilirliğinde yaratabileceği tahribatı da, istemeyerek de olsa, es geçebiliriz, zira ne yazık ki bunun da örneğini çok gördük bu ülkede. Ancak bugün D&R’da gördüğüm bu çevirinin giriş yazısına bakarken büyük bir sorunla daha karşılaştım. Sorunun bulunduğu paragrafı paylaşayım:

    Cicero, Ölüme Övgü

    Burada her şeyden önce çevirmenin (Cânâ Aksoy) niçin çeviride temel aldığını söylediği İngilizce çevirinin “Latince aslıyla karşılıklı olarak basılmış” olduğunu söylediğini anlamadım. Devamında “İngilizce çevirisinden çevirdik, ancak Latince aslıyla karşılaştırdık” gibi bir abuk bir yöntem itirafı gelir diye de bekledim; öyle ya, İngilizce çevirinin Latince aslıyla birlikte yayınlanmış olmasına yapılan vurgunun bir anlamı olmalıydı. Belki de bu vurgunun nedeni şudur: “İngilizce çevirisini temel aldığımız Latince metin sayfa sayfa bu İngilizce çevirinin yanında basılmış, temel aldığımız İngilizce metnin çevirmeni Latince metni çevirisiyle birlikte sunacak kadar metnine güveniyor, yani biz sağlam bir İngilizce çeviriyi temel almış olduk. Böyleyken böyle.” Bu olabilir belki, ancak zorladığım aşikar, yukarıda da gördüğünüz gibi, yazıda bu durum üzerinde pek durulmamış.

    Asıl sorun yukarıdaki cümleden hemen sonra gelip paragrafı bitiren iki cümlede bulunuyor. İlgili iki cümlede Latince metnin İngilizce çevirmeninin “metnin daha iyi anlaşılabilmesi için çeviriye açıklamalı notlar ekle<diği>” söyleniyor ve “bu notlar<ın> Türkçe çeviride de korun<duğu>” ekleniyor. Bu yaklaşımın akademik açıdan etikdışı mı, yoksa bilgisizlikten mi kaynaklandığını bilmiyorum ama ortada çok önemli bir sorun var. Latince metnin İngilizce çevirisine eklenmiş olan notlar hangi hakla İngilizceden yapılmış olan (Latince aslından ya da Esperantodan yapılmış olsaydı da, fark etmezdi) çeviriye alınabilir? Bu hak nereden geliyor? “Bu notlar Türkçe çeviride de korunmuştur” ifadesiyle aktarılan bilgi intihalin apaçık itirafıdır, zira bu notlar Cicero’nun metnine dahil değildir, Cicero tarafından eklenmemiştir, İngilizce çevirinin sahibine (J. E. King) ait olmakla birlikte tüm hakları ilgili yayınevine (Harvard University Press) aittir. Bir metnin bir çevirisindeki notlar, başka bir çevirmenin başka bir çevirisinde “korunamaz”. Korunursa, notları korunmuş olan çevirmenin adı da bu diğer çevirinin adında ve künyesinde geçmelidir, yani “Ölüme Övgü, Çev. Cânâ Aksoy, J. E. King’in notlandırmasıyla” vb. bir açıklama yapılmalıdır. (Çeviride temel alınan metin İngilizce, notlar yine İngilizceden ama son kertede çevrilen kitap metni Cicero’nun öyle mi?) Bunlar olmamış, sadece notları almışlar, nasılsa hesabını soracak kimse yok.

    Peki, ne olmalıydı? Örnek olur mu bilmem, ben kendi yöntemimi söyleyeyim: Çeviriye ya da bir çalışmaya eklediğim notun kaynağını veririm (örnek), bu not basit bir özel isim ya da kavram açıklaması olsa bile, bunu yapmam gerektiğini düşünürüm, zira üzerinde çalıştığımız bu alanda özel kişi, kurum ya da kavramlarla ilgili muğlak bilgiler ve yorumlar çoktur. Bazen çeviri ya da çeviriye eklediğimiz notun içeriği sadece bir bilgiye ya da yoruma dayanıyor olabilir, bu noktada notun kaynağını vermediğimiz takdirde, notun genel ve herkesçe kabul edilen bir bilgi içerdiği şeklinde sorunlu bir yargıya neden olabilir.

    Sonuç itibariyle sorunlu bulduğum bu metni okumamanızı önerecek değilim, ancak en azından okuyucularda ve metin üzerinde çalışacak olanlarda yazıldığı dilden çevrilmemiş bir metni okumanın yaratacağı sorunlara ilişkin bir bilinç oluşmasını isterim. Ayrıca çeviri yöntemi olarak batı standardının kabul edilmesini, editör ve yayınevlerinin çeviri diye getirilen metinleri önsöz, sonsöz ve notlarıyla iyice kontrol etmesini, yukarıdaki gibi batıdaki doğru dürüst bir yayınevinden çıkmış bir kitapta yapılmayacak hataların burada da yapılmamasını talep ederim. Talep karşılık görür mü bilmem ama en azından ben gördüklerimi yazarak talebimi ileterek üzerime düşen görevi yerine getirmiş olayım. Karşılaştığınız sorunları / sorun olduğunu sandığınız durumları yazmanızı öneririm, ne demişler, spoken words fly away, written words remain. Niçin İngilizce yazdığımı sormazsınız artık.

    Bu reklamlar hakkında
     
  • jimi the kewl 10:55 pm on 05/10/2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , Doğu Batı, hak, , Laelius, Philus   

    Kökensel Bir İnceleme: De Re Publica’da İktidarın Adalet Sorunu! 

    Dogu_BatiDoğu Batı dergisinin “Kitle ve İktidar” başlıklı 69. sayısı çıktı.

    Bu sayıda “Kökensel Bir İnceleme: De Re Publica’da İktidarın Adalet Sorunu” başlıklı bir makalem bulunuyor. Bu makalemi, haliyle geçtiğimiz ay içinde İthaki’den çıkan ve çevirisi bana ait olan Cicero’nun Devlet Üzerine (De Re Publica) adlı eseri ve yüz küsür sayfalık Giriş metniyle birlikte okumanızı önereceğim. Dahası yine daha önce Kutadgubilig. Felsefe-Bilim dergisinde yayınladığım  “Cicero’nun ‘De Re Publica’sındaki Devlet Tanımı ve Türleri” başlıklı makalemi de ekleyerek eserdeki devlet, iktidar, toplum ve adalet tartışmasına dair bir tripod oluşturabilirsiniz.

    Başlıktan da anlaşılabileceği üzere Doğu Batı‘daki makalemde De Re Publica‘daki iktidar ve adalet sorununu inceliyorum. Sorundan daha önce bahsetmiştim (örneğin bkz.  Albinus ile Carneades arasında geçen bir anekdot ya da Devlet Üzerine’nin tanıtım yazısında). Öncelikle şunun altını çizmemiz gerekiyor: De Re Publica’da beliren devletin ya da iktidarın adalet sorunu temelde yasaların dayanak noktası sorunudur. Yasalar doğaya mı, yoksa geleneğe mi dayanır? Doğaya dayanıyorlarsa, bu durumda övüledurulan ve nasihat edilen adaletin (=yasalara uymak) doğal bir deterministik bilinci dayattığını düşünmek durumundayız. Dahası bu bilinç bize her yerde kutsal ve mutlak bir adalet anlayışının bulunduğunu düşündürmek zorundadır, aksi halde monist doğa algısından monist bir doğal adalet anlayışı çıkarmak mümkün olmaz. Buna karşın geleneğe dayanan yasalar ya da adalet toplumdan topluma, hatta aynı toplumda zaman içinde değişiklik gösterebilmektedir, o halde yasaların ya da adaletin kutsallığı kaçınılmaz olarak geçici ve görecelidir.

    Bu Platon ve Aristoteles’ten Thucydides’e, Cicero’dan Augustinus’a uzanan derin bir tartışmadır, bu tartışma beraberinde devletin ya da iktidarın adaletinin meşruiyetini de tartışmayı gerektirir. Devlet adaletin hem koruyucusu, hem de uygulayıcısı olmakla kendi meşruiyetini koruyor değil midir? Öyleyse, Platon’un Devlet‘indeki adaletin güçlünün işine geldiğini savunan Thrasymachus ile Glaucon haklıdır. Thucydides’in eserinde yer alan meşhur Melos konuşmasındaki Cleoncu uyarılar da doğrudur, öyle ya Atinalılar kendilerine tabi olanların istekleri dışında onları kendi çıkarları için, istedikleri gibi yönetme hakkına sahiptir. Bu sahipliğin esası, kaynağı doğadan da gelse değişmez, gelenekten de gelse. Makaleme konu olan Cicero’nun diyaloğunda Philus adaletin doğaya dayanmadığını savunmakla birlikte onu kutsal değil, “imperial calculus”un çıkar düzleminde bir siyasî tercihe dönüştürür ve bu düzlem adaleti doğaya dayandıranların gözünde adaletsizliğin ta kendisidir. Başka deyişle Philus “adaletsizlik devletin yararınadır” demekle “sizin adaletsizlik dediğiniz şey devletin çıkarına olan adaletin ta kendisidir” demiş olur.

    Kökensel Bir İnceleme: De Re Publica’da İktidarın Adalet Sorunu!

    Ezcümleyle, Stoacı bir duyuşla “adalet doğadan gelir ve devletin yararınadır” düşüncesini savunan Laelius ise Platon’un Devlet‘indeki Socrates’in izdüşümü olur, tek fakat kocaman bir farkla: o örnek bir Romalı devlet adamıdır, dolayısıyla adaletli devlet ya da devletin adaleti lehine yaptığı konuşma, Roma devletinin özellikle de İ.Ö. ikinci yüzyıldan itibaren ele geçirdiği topraklar üzerindeki siyasî egemenliğinin bir savunmasıdır.  Philus’un argümanları ve ne yazık ki günümüze tümüyle ulaşmamış olan bu Laelius epizodu Cicero tarafından ustalıkla bir araya getirilmiştir. Laelius gibi o da örnek bir Romalı devlet adamıdır, İ.Ö. 155 yılında Roma’nın siyasî egemenliğini tartışmaya açan Academiacı Carneades‘in “önce argümanları ortaya koymak ve sonra onları çürütmek” şeklindeki retorik yöntemine meydan okurcasına, onun iki güne yayılan iki zıt konuşmasını ters yüz eder ve onun Roma devletine getirdiği eleştiriyi onun yöntemiyle savuşturmuş olur.

    Detayları makalede bulabilirsiniz, burada son olarak bir hususa dikkat çekmek istiyorum: İktidarın adalet sorunu aslında adaletin iktidar sorunudur, zira adalet daha önce olduğu için iktidar kolonlarını onun üzerine yerleştirerek var olabilmiştir yani adalet olduğu için iktidar vardır, yoksa onu iktidar olmayan tabilerden ayırtetmek mümkün olmazdı. De Re Publica‘da ise sorun daha çok adaletin nasıl tanımlanacağı üzerinedir: Adalet iyi bir şeydir ama benim adaletten anladığım şey senin anladığından farklı olduğunda (ben Philus ya da Laelius olayım) ikimiz ikimizden birinin adaleti savunmadığı konusunda tuhaf ve bilinçsiz bir şekilde uzlaşmış oluruz. Bizi bu noktaya getiren adaletin iyi bir şey, bir erdem olduğuna inanmamızdır.

     
  • jimi the kewl 9:21 pm on 02/10/2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , Philippicae,   

    Barış ve kölelik (Cicero, Philippicae 2.113) 

    Et nomen pacis dulce est et ipsa res salutaris; sed inter pacem et servitutem plurimum interest. Pax est tranquilla libertas, servitus postremum malorum omnium, non modo bello sed morte etiam repellendum.

    “‘Barış’ın adı tatlıdır ve kendisi de huzur veren bir şeydir, ancak barış ile kölelik arasında çok fark vardır. Barış huzur dolu bir özgürlüktür, kölelik ise sadece savaşarak değil, gerektiğinde ölerek defedilmesi gereken tüm kötülüklerin en kötüsüdür.”

    Cicero, Philippicae 2.113

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
Go to top
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
Vazgeç
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 147 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: