Recent Updates Toggle Comment Threads | Klavye kısayolları

  • jimi the kewl 4:36 am on 18/06/2013 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Etiketler: , duranadam, Erdem Gündüz, stare,   

    #duranadam ve stare 

    duranadamBir adam Taksim meydanında Akm’ye bakar şekilde saatlerce durdu, hükümetin Gezi Parkı olaylarındaki sert tutumunu protesto etti. Haberin sosyal medyada yayılmasıyla birlikte etrafı geceyarısına doğru kalabalıklaştı ve bu ara meydanı halktan korumakla görevli olan polisler bu kalabalığı dağıttı, #duranadam’ı da meydandan uzaklaştırdı. (#duranadam’la birlikte duranlardan bazıları canlı yayında otobüslere bindirilip bilmediğimiz bir yere doğru götürüldü, umarım karakoldur.)

    Durmak bir protesto türü, tıpkı oturmak gibi. Ancak içinde oturmaktan farklı olarak “ayakta kalma” anlamı çerçevesinde bir direnişi simgeliyor. Kime karşı? Elbette protestocunun temsil ettiği kişi ya da kitlenin ayakta kalmasını istemeyen sisteme karşı. (Ne güzel ki, Türkçede “karşı durmak” deyimi de içinde durmak fiilini barındırıyor.) Dolayısıyla #duranadam’ın durumundaki (bu da durmak’tan geliyor) durma eylemi aslında “karşı” hedef üzerinden anlamlanıyor, zira durulan yer alelade bir yer değil, sistemin karşısı. #duranadam’ın Taksim’de seçtiği yer ve baktığı yüz de sistem karşıtlığının karşı-uyarıcısı (contrastimulant)olarak yorumlanabilir, zira eylemi büyük bir Atatürk posteri ve Türk bayrağı asılı olan AKM’ye bakarak sürdürüyordu, bu da eylemcinin eylemin uyarıcısı (stimulant) olan hükümetin ilgili poster ve bayrakla temsil edilen anlayışa zıt olan siyasetine karşıtlığını gösterir. Demem o ki, eylemci bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde durduğu yer ve baktığı hedef üzerinden bir uyarıcı – karşı uyarıcı çarpışması yaratarak, kendi konumunu sabitlemiş.

    Latincede stare fiilinin ilk anlamı “durmak”tır, bununla birlikte askerî terminolojide “savaşta ön safta yer alıp dövüşmek” anlamına da gelir. #duranadam’ı gördüğüm andan itibaren aklıma bu geldi. Konumunu uyarıcı ve karşı uyarıcıyı çarpıştırıp sessizce sabitlerken, aslında bir savaş veriyor diye düşündüm. “Durmak” ile “savaşmak” arasındaki anlam bağını kuran, “dikilerek hattı korumak”tır, dolayısıyla savaşta stare dendiğinde kast edilenin, genel olarak ordunun alandaki pozisyonu korumak olduğunu bilmek zorundayız, ki #duranadam da aslında temsil ettiği (tuhaftır, daha sonra bir kısmının kendisine katıldığı) kitlenin yaşama kültürünün hattını koruyor gibiydi.

    Burada ilginç bir etimolojik spekülasyon da yaratılabilir: Latincedeki stare fiili Yunancadaki “koymak, yerleştirmek”  anlamındaki στα, ιστημι (sta, istemi) fiilinden geliyor, daha sonra bu iki yapı Eski Almancada stām, Gothikte standa ve İngilizcede stand olmuştur. Acaba bunun günümüz Türkçesinde de kullandığımız istem- köküyle bir ilgisi olabilir mi? Tdk Türkçesiyle istem‘de “irade veya isteğin eylem durumunda belirmesi” anlamı vardır. Etimolojik süreci, kural olduğu üzere sessiz harfler üzerinden yürütürsek, stm/n sıralanışı arada bir bağ olduğunu gösterebilir. Tümüyle bağlantısız da olabilir, dediğim gibi bu bir spekülasyondur ve ben bunun üzerine “durmak” ile “isteğin eylem durumunda belirmesi” direkleri üzerinde yükselen bir anlam yapısı inşa edebilirim. Ama bu inşa sürecini daha fazla uzatmayacağım, zira yoruldum.

    #duranadam iradesini durarak gösterdi. Böylece durmanın bile bir haykırış olabileceğini gösteren önemli bir figür oldu tüm iç karartıcı olayların ortasında. Bu yüzden kendisine müteşekkirim, Nietzsche’nin Zerdüşt’ünden bir bölüm paylaşmıştım twitter’da, burada da paylaşayım, bundan sonra da yüksekte duracak olanlar yalnızlık hissetmesin diye.

    Nietzsche, Zerdüşt

    About these ads
     
  • jimi the kewl 10:09 pm on 14/06/2013 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Etiketler: , , , , Mithat Sancar, No, Pinochet, , , , Şili   

    Plebisitin amacı demokrasiyi uygulamak değil… 

    Kavramsal olarak plebisitin indirgemeci ve tepeden inme bir uygulama olarak yorumlanabileceği unutulmamalı. Bunu daha önceki yazımda da söylemiştim ama yine vurgulamakta fayda var.

    Her şeyden önce plebisitin içeriği yani sorulacak soru ya da sorular “yukarıdan” yani “otoriteden” gelir, dolayısıyla oylanacak olan unsur yukarıdan dayatılmış cevapları seçenek diye sunar. R. Büchi’nin deyişiyle “halk prosedürün kontrolünde aktif özne değil, representatif otorite tarafından belirlenmiş bir sonda bir araç olur. Plebisitler yönetici siyasîlere vatandaşları üzerinde <kullanacakları> ek güç verir… Plebisitin amacı demokrasiyi uygulamak değil, halkın yardımıyla <zaten almış oldukları> kararları destekle<t>mek ya da <tepkilerden> kurtarmaktır.” (R. Büchi, “Local popular votes in Finland – procedures and experiences”, Local Direct Democracy in Europe, Ed. T. Schiller, Springer, 2011, s.225)

    No (2012)Plebisitin çağdaş demokrasinin ve tüm vatandaşları kucaklaması beklenen sosyal devletin ruhuna aykırı bir şekilde kullanılabileceği açıktır, örneğin yerel bir düzlemde bir kitleye eşcinsellerle aynı semtte yaşamayı isteyip istemedikleri plebisit ile sorulsa ve oylama sonunda çoğunluğun istemediği anlaşılsa, eşcinseller semtten kovulacak mı? Sosyal ve demokratik bir nizamda böyle bir sorunun sorulmaması gerekirken, otoritenin plebisit ile bu soruyu sorma hakkını kendinde görebileceğini söylemeye çalışıyorum. Demem o ki, plebisit konusu olamayacak unsurlar vardır, bu unsurları belirleyense nizamın demokratik ve sosyal kimliğidir. Bu kimliğin temel dayanağı ise yargı merciidir, başka deyişle diğer bütün nizamlarında olduğu gibi sosyal ve demokratik bir nizamda da yargı neyin referanduma ya da plebisite götürülemeyeceğini ilkeleriyle sabitler. Gezi Parkı olayında da ortada bir yargı kararı var, bu karar kesinleştiği takdirde, parkın geleceği plebisitte tartışmaya açılamaz. Bu açıdan bakıldığında da Gezi Parkı plebisiti tepeden inme bir uygulama olur.

    Her türlü hukuksuzluğuna rağmen, son kertede plebisit kararı çıktı diyelim. Türkiye’de seçim ve referandum yalanlarını pazarlamayı iyi bilen baskıcı otoriteye karşı iyi bir reklam kampanyası hazırlanmalı; kapitalizmin en büyük aracı olan reklam sektörüne yer yer övgülerle dolu da olsa Antonio Skármeta’nın, P. Larrain’in 2012′de  “No” ismiyle filmleştirdiği El Plebiscito isimli oyunundan ders çıkarmak gerekir. Oyunda / filmde ve gerçekte Şili’li diktatör Pinochet de daha büyük bir amaç yani iktidarını pekiştirmek için plebisit kararı almış, ancak özellikle de gençlerin içinde yer aldığı doğru ve etkili bir reklam kampanyasıyla çoğunluk ona “Hayır” demişti. Şili’de olan Beyoğlu’nda, İstanbul’da ya da Türkiye’de neden olamasın? Hele ki, uluslararası arenada daha demokratik, daha sosyal, daha eğitimli ve en nihayetinde daha makul bir tarafa dönüşmüş olan bir kitle bunu niye başaramasın?

    Medeniyet ile cehaletin savaşında medeniyet zaten uzun vadede kazanacak, bundan zerre şüphem yok, insanlık tarihinin anlattığı budur. Peki, bu sosyal evrime müdahil olup, süreci hızlandırmak herkesin elinde değil mi? O halde herkes elini taşının altına koyacak, etrafındaki herkese anaakım medya ve otorite kanallarıyla üstü örtülen gerçekleri anlatacak. İnsan kazanacak, safları genişletecek. Plebisit kararı alan merkez sağ zihniyeti, buna pişman edilecek, yalan ve baskı sandığa gömülecek.

    Bir söz vardı, neydi o, Güneş balçıkla sıvanmaz mıydı? Süreci hızlandıralım, mumu yatsıdan önce söndürelim.

    @addendum: Prof. Mithat Sancar IMC tv’de Gezi Parkı için plebisit olasılığını masaya yatırdı. Videosunu youtube’a attım, aşağıda bulacaksınız. Sancar video boyunca “referandum” kelimesini kullanıyor ancak hükümet referandum değil, plebisit önerisinde bulunmuştu, bunu da ekleme gereğini hissettim.

     
  • jimi the kewl 2:37 pm on 13/06/2013 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Etiketler: , Autocracy by Plebiscite, Bonaparte, , , halk, Plebiscitum, , , referandum   

    Ne gerek var plebisite? 

    Plebiscitum “halk” anlamındaki plebs ile “karar, oylama, talimat” anlamlarındaki scitum kelimesinin birleşiminden oluşmuştur. “Halk kararı” ya da “halk oylaması” olarak Türkçeleştirilebilir. Roma’da Plebs meclisi olan Comitia Tributa’da uygulanırdı. Modern örneklerinde de görüldüğü gibi, amaç halkın herhangi bir konudaki kararını aracısız bir şekilde öğrenmektir. Ancak referandumdan farklı olarak  “halk edilgendir, nesnedir; karar alma sürecinin sadece sonuna katılır”, dolayısıyla plebisit aslında bir “yöneticinin kararının” oylanması demektir, yani anti-demokratik bir usuldür.*

    GazTürkiye’deki temsilî demokrasinin merkez-sağ galipleri her daim çoğunluğun iktidarı oldukları söylemiyle kendi dinî, sosyal ya da siyasî yönelimlerini, seçimde oy vermiş olan halkın baştan sona  desteklediği ilüzyonunu yaratarak plebisiti teorik olarak kabul edip pratiğe dökmüş sayılabilir. Öyle saymasak da, teoride halkın genel seçimlerde bir partiye verdiği oy tüm parti programını ya da büyük çoğunluğunu onayladığını göstermekle birlikte, parti programıyla birlikte yürütülen diğer hükümet faaliyetleri yine halka danışılmak suretiyle tartışmaya açılabilir.

    Ancak tarihte halkın eğilimlerinin popülist bir dille provoke edilip suistimal edilişine sık rastlanmıştır, bu uğurda kullanılan yöntemlerden biri de açıkça plebisittir. En güzel örnek, belki de Fransa’da yaşanmış olandır: 1848 devrimlerinden önce Louis Bonaparte Fransa’da demokrasinin savunucusuydu, bu konuda bolca konuşmuş ve yazmıştı. İşçi sınıfının haklarının teslim edilmediğini söylemiş ve yapacağı siyasî reformlarla yoksulluğu ortadan kaldıracağını vaat etmişti. Programına göre, devlet baskı altına alınan insanlar lehine yeniden düzenlenmeliydi. 10 Aralık’ta büyük bir halk desteğiyle yeni Fransa Cumhuriyeti’nin Başkanı seçildi. Çok geçmeden Fransız devlet yapısını yeniden şekillendirmek üzere planını sundu ancak meclis buna karşı çıktı. Bunun üzerine Bonaparte halkın kendisi ile meclis arasındaki en büyük yargıç olduğunu söyleyip plebisite başvurdu, o meşhur lafı etti: “Fransa’da tanıdığım yasal tek otoritenin, yani halkın yargısına sığınıyorum.”

    Halk 7.439.216 “evet”, 640.737 “hayır” oyu vererek Bonaparte’ın yeni devlet yapılanmasını destekledi. Devlet Bonaparte’ın istediği gibi yeniden şekillendikten dört sene sonra, Louis Bonaparte’ın tek adam yönetimi için yine halka danışıldı. Doğruluğu müphem olan resmî kayıtlar gösteriyor ki, Bonaparte 253.145 “hayır” oyuna karşın, 7.824.189 “evet” oyu alarak  tek adam iktidarını kurdu.**

    Bu tabi ki, plebisit demokrasisine sık verilen kötü bir örnek ve her zaman, her toplumda aynı sonuca varılacağı söylenemez. Ancak gündemdeki Gezi Parkı kararı için plebisite başvurulmasında da benzer bir kötü senaryonun olabileceği unutulmamalı. Bununla birlikte ortada zaten plebisiti gerektirmeyen bir mahkeme kararı varken, yasal bağlayıcılığı olan bir kamuoyu yoklamasının yapılması, mevcut kararın hükmünü ve dolayısıyla mahkemeyi zedelemez mi? Bu durumda yürütme organı beğenmediği her mahkeme kararından sonra plebisite başvurup, ilgili kararın hükmünü ortadan kaldıran yasayı, “halka danışmış olma” gerekçesiyle çıkarabilir. Peki, plebisite başvurmanın ölçüsü nedir? Halkın belli bir konuda bölünmüş olması mı? Ne kadar bölünmüş olması? Bölünmenin ölçüsü? Muhalefet plebisit teklifinde bulunabilir mi? (Bulunabilirse, ne kadar ciddiye alınabilir?) Peki, belli bir konuda yargı kararı varsa ve muhalefet istemiyorsa, yürütme organı yine de plebisite başvurabilir mi? Sorular çok, dolayısıyla ölçüyü tutturmak bir o kadar zor.

    Mevcut mahkeme yararına rağmen, keyfî düzenlemeler ve talepler için halka gitmenin adı temsilî demokrasi değil, plebisit demokrasisi olur, ki bu durumda kitle iletişim ve yönlenderme faaliyetleri, pr çalışmaları (medyanın Gezi Parkı olaylarındaki tutumu?) bakımından muhaliflere oranla daha fazla imkanı bulunan yürütme organı yani hükümet yargı ve yasama organlarını, “halka danışmış olma” ya da “doğrudan demokrasi” gerekçeleriyle ele geçirmiş olmaz mı? Plebisit demokrasisine getirilen eleştiri tam da budur; belki Türkiye’de şu an bir Bonapartizm tehlikesi olduğu düşünüldüğünden, bu eleştirinin farklı şekillerde dile getirildiğine şahit oluyoruz. (Karş. “Ya buna evet diyeceksin, ya da uygulamamıza evet diyeceksin.“)

    Oysa temsilî demokrasinin egemen olduğu açık toplumlarda genel ya da yerel yürütme elinin her kararı önce meclisin, sonra yargının ve bu esnada halk nezdinde stk’ların süzgecinden geçirilir, bir kişinin ya da bir azınlığın “demokrasi örtüsü” altında tahakküm kurmasının önüne geçilir. Gezi Parkı olayı için söylersek bütün kanallar zaten çalışmış, yasama aşamasında iktidar partisi dışında neredeyse tüm meclis ilgili düzenlemeye karşı çıkmış, yargı zaten kararını vermiş ve öne çıkan stk’lar da büyük ölçüde tavrını belli etmiştir. O halde niçin hala plebisit?

    Tartışmaya ve araştırmaya açığım.

    Yıldızlar

    * Bkz. Kemal Gözler, “Halkoylamasının Değeri”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt XL, 1988, Sayı 1-4, s.97-113, passim.

    ** Konuyla ilgili olarak D. J. Hill’in “Autocracy by Plebiscite” başlıklı eski ama etkili makalesini okumanızı öneririm.

     
c
yeni bir yazı oluşturun
j
bir sonraki yazı/bir sonraki yorum
k
bir önceki yazı/bir önceki yorum
r
cevapla
e
düzenle
o
yorumları göster/gizle
t
en üste gidin
l
go to login
h
show/hide help
shift + esc
iptal
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 1.010 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: