C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Siyah Pelerinli Nefret Söylemi

>

Sosyo-kültürel olguları mevcut gerçeklik düzleminde ele alırsak, çok rahat bir şekilde nefret söyleminin de, en azından ilkeler bazında, temize çıkarılabileceğini düşünebiliriz. Zira en basit ifadesiyle “nefret edilen” unsura bakıp onun genel nezdinde nefret edilebilir olan bir niteliğini öne çıkarmak zor bir şey değildir. Örneğin Yahudilerin ticarete ve paraya merakını temel alan, bu uğurda her türlü kötülüğü yapabileceğini dile getiren bir kavramlaştırma sürecini tetiklemek doğaldır. Nitekim nefret söylemi kapsamında, çoğu kere olan da budur, bu söylemi haiz zihinlerin içinde bulundukları durumun farkında olmamalarını da buna bağlayabiliriz. Çünkü nefret söylemi, çoğu kere nefret söylemi olsun diye belirmiş bir söylem olarak görülemez, nefret söylemi bir sonuçtur, sosyal, kültürel, siyasî, dinî unsurların üst üste binmesinden oluşur. Demek istiyorum ki, söylem tarihî bir süreçte meydana geldiği için söz konusu nefretin zihinlerdeki derinliği de, içe-işlemişliği de ters bildirim ve eğitimle ortadan kaldırılamaz, çünkü tarih ortadan kaldırılamaz. Buradan bir karamsar bir sonuç çıkarmıyorum, başka bir öneri sunuyorum, yeri gelince kısaca bahsedeceğim.
Necip Fazıl’ın Siyah Pelerinli Adam adlı tiyatro eserinde şairi yoldan çıkarmaya çalışan şeytan farklı kötücül karakterlere bürünerek sahneye gelir. Şeytan önce şairin şehvetini azdırmak için şuh bir kadın, sonra parayı en üstün değer olarak gören çirkin bir kambur kılığına girer. Şair, şeytanın kambur kılığında olduğunu bildiğinden, şöyle der:
“Artık kaç kılığa girersen gir, istediğin kalıba bürün, beni kandıramazsın!.. Sensin değil mi, Allah’ın koğulmuşu?.. Şimdi de kanbur bir yahudi biçiminde karşıma çıkıyorsun!.. Yani ne demekmiş bu halin?..”
Çok açık, Necip Fazıl’ın içinde yetiştiği dünya yahudileri “nefret edilesi” kılmıştır, Necip Fazıl da asrının ve cemiyetinin, yani mevcut dünyanın adamıdır. Sadece Türk-İslam dünyasını kast etmiyorum; batıdaki Hıristiyan cemaatler ve topluluklar arasında da Yahudilerin gerek ticarî zekası/ilgisi, gerekse İsa’nın mahvına sebep olduğu yönündeki tarihî Hıristiyan mit onları “kovulmuş, itelenmiş” yani “nefret edilesi” bir kitleye dönüştürür. O halde, Necip Fazıl üzerinden örneklersek, ona nefret söylemine ilişkin herhangi bir olumsuz kanaat yüklemesi yapmanın bir anlamı yoktur (tabi, değiştirmek – geliştirmek – eğitmek en yüce erdemse zihinlerinizde!); eserindeki nefret söyleminin tespitini yapmanın, bunun ne derece kötü olduğunu vurgulamanın söz konusu söylemi haiz zihinde herhangi bir etkisi olmayacaktır, çünkü, yukarıda da söylediğim gibi, nefret söylemi nefret söylemi olsun diye yoktur, sonuç kimliğinden ötürü tarihî bir olgu olarak kabul edilmelidir. Örneğimizden hareketle söylersek, necip fazıl ve takipçilerindeki, yahudi kimliğiyle ilgili olumsuz düşüncelerin “nefret söyleminin kötülenmesiyle” ortadan kaldırılabileceğini düşünemeyiz, çünkü antisemitistlerin geldikleri bu nokta zaten başlı-başına kendi kimliklerinin dayanağıdır, çünkü Yahudiler İsa’nın çarmıha gerilmesine neden olmuştur, çünkü Kuran onların “kovulmuş” bir kitle olduğunu bildirmektedir. Necip Fazıl açıkça şeytanla Yahudiyi örtüştürürken, “Sensin değil mi, Allah’ın koğulmuşu?” diye soruyor (şeytan da cennetten kovulmuştur, Yahudilerin yeryüzündeki sürgünü de bir nevi kovulma değil midir?), Necip Fazıl’ın söylemindeki nefretin çıkarılması, ondan Kuran’ın ve İslam düşüncesinin çıkarılması anlamına gelir ya da dinî özüne sadık bir Hıristiyan için Yahudilerin İsa’nın mahvındaki rolü tartışma-götürmez, götürmemeli. Madem ki, inanç hürriyeti savunuluyor, o halde inancın içindeki “nefret”in ne ölçüde “inanç” bağlamında kalıp içte tutulacağı ve ne ölçüde dillenip “söylem”e dönüşeceği de inancın dışındakiler tarafından belirlenemeyeceğinden, nefret söylemi de, inanç hürriyeti kapsamında vicdanların temize çıkardığı bir yapıya dönüşebilir.
Neticede diyorum ki, nefret söylemini, aksi eğitim ve bildirimle çürütebilmenin imkanı yoktur. Çünkü nefret söylemi, farklı unsurların tarihî bir süreçteki inşasıdır. İnşanın reddi, inancın reddine dönüştüğünde, başka deyişle nefret söylemini insanların inanç dünyalarını tartışmaya açacak ölçüde kötülediğinizde, nefret söylemini daha da alevlendireceğinizi düşünüyorum. Tam değilse de, yakın bir örnek seksist ayrımcılık meselesinde göze çarpıyor. Evvelce kadınların ataerkil düzeni kabulü ve pozitif ayrımcılık meselelerinde girdiğim entiriler, gelen mesajlardan anladım ki, bazılarında hayal-kırıklığı yaratmıştı. Ancak bu meselelerde takındığım tavır, kültürel ve dilsel açıdan, varlığını kuvvetli bir şekilde hissettiren kabullerin, yasa değişiklikleri ya da zorlama bazı uygulamalarla (mecliste ya da parti meclisinde kota vb.) ortadan kaldırılamayacağını vurgulama yönündeydi. Zira özetle, senin kullandığın dil seksist ise, meclisteki partinin kadın kotası koymasının bir anlamı olmaz. Kadını bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde dilinde aşağıladığın sürece, ki bu aşağılama da kültürel ve tarihî bir olgu, söyleme dışındaki etkin eylemlerinde ne denli kadın hakları taraftarı olduğunun bir önemi yoktur. Luce Irigaray gibi Tanrı’nın ve oğlunun eril kimliğinden rahatsız olmadığın sürece, kadın kotasını savunmanın bir anlamı yoktur, buna bağlı olarak kadına dönük nefret söyleminden şikayetçi olman da seni tüm sorumluluklardan sıyırmıyor. 
Kadına dönük bu nefret söyleminin örtülü bir göstergesini de, yine Necip Fazıl’ın yukarıda bahsettiğim eserinde görebiliriz. Her defasında farklı kılıklara girip şairi yoldan çıkarmaya çalışan şeytanın “her defasında” elleri “kadın elleri”dir ve şair her defasında onun ellerindeki kadınsılığa vurgu yapar:
“Yine onun elleri! Şeytanın, kadının elleri! Her yeri değişiyor da elleri değişmiyor!”
Ta Adem ile Havva hikayesine kadar uzanan “yoldan çıkaran/cenetten düşüren” kadın imgesinin söylemdeki karşılığının ha deyince yok edilebileceğini düşünemeyiz. Ben Eric Cartman’ın nezdinde denenen, (kadınlara, hippilere, siyahlara, yahudilere ya da engellilere dönük) nefret söylemini açıkça sergileyen tiplerin kimi zaman örtük bir şekilde, kimi zaman açıkça aşağılanabildiği örnekleri kayda-değer buluyorum. Cartman nefret söylemiyle her türlü aşırılığı sergilerken, izleyenleri “kötü” etkileyecek veya örnek olarak bir tip olarak görünmüyor, aksine nefret söylemi şeklinde kendini gösteren dünya görüşünün ya da inancın, hem bireyin psikolojisinde, hem de toplum nezdinde (toplumun psikolojisinde) sebep olduğu sıkıntıları örneklemesi bakımından, Cartman faydalı bir tiptir. Zaten South Park kurgucularının bilhassa üzerinde durup, farklı röportajlarda dile getirdiği gibi, ortada durup (itidal sahibi olup) her bir taraftaki aşırılıklara (buna anti-nefret söylemciliği de dahil) kahkahalarla gülmek, aşırının da aşırısına dönük aşırı ve obsesif tepkiselliği aşılamaktan çok daha faydalıdır. South Park’a özgü eleştiri idealizmindeki başarıyı da zaten büyük ölçüde bununla ilişkilendiriyorum. Tam bir Lukianos güldürüsü aslında, “Yola çıkalım, Hades’teki kuruntulu tiplerin ağlayıp inlemesini dinleyip kahkahalarla gülelim” diyordu Samsatlı yazar, bazen rezilin ikrarına da ihtiyaç var.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 27/12/2010 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , .
%d blogcu bunu beğendi: