C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Kibritçi kızdan nefretimin tek sebebi (Contemplatio)

>

Yaşlı bir adam var, hayatının boşa geçtiğini düşünüyor. Omuzları çökmüş, hayıflanıyor. “Ömrüm…” diyor ve duraksıyor “…o kadar çok boş şeyle geçti ki, ölümüme az kalmışken, ben kendimi bir taş gibi hissediyorum, sanki bir yana atılacağım orada öyle kalacağım. Bu beni üzüyor. İşe yaramamış olmak beni yıkıyor. Kendimi bu dünyaya ait bir taş gibi hissediyorum. Ruhum asla yükselemeyecek.” Contempatio denilen düşünüş tarzı işte bu kurgusal yaşlı adamı taşlaşmaktan kurtaran bir zihin aktivitesidir. “Ruhun yükselmesi” ile “ruh-beden formülasyonunun değer kazanması” aynı anda insana canlılık katacaksa, bu contemplatio sayesinde olurmuş gibi düşünüyoruz. Çünkü insanın yeryüzünde işgal etiği alanda taştan farkı yoktur, gerçekten yoktur.

Yukarıdaki yaşlı adam gibi benim kurgumla biçimlenmiş olmayan, filozofun, eserinde kendi yaşlılığından bahsederken kullandığı bazı ifadeler var. O da üç aşağı beş yukarı yukarıdaki yaşlı adam gibi, ömrünün önemli bir bölümünün boş yere geçtiğini düşünüyor. Gerçi daha sonra bunu genelliyor, tüm insanlara yediriyor. Sanki her insan yaşlandığında kendini gereksiz hissedecekmiş “keşke şunu da yapsaydım… Keşke 30 yaş genç olsaydım…” gibi keşkeler tüketecekmiş gibi hissettiriyor. İşte bu noktada devreye contemplatio giriyor, yaşlıların gençlere oranla daha fazla tanrı’ya yaklaşmasının nedeni bunu düşünmeye fırsatlarının olması olsa gerek. Bunu düşünmeye vakitleri de imkânları da çok. Filozof şöyle diyor:

“Gece gündüze eklenmeli: diğer görevler kısa kesilmeli: sahibinden kalan mirasla uğraşmaktan vazgeçilmeli. Zihin tümüyle kendisine bırakılmalı ve en azından kendi başına tefekküre dalarken (ad contemplationem sui saltem), bizzat kaçışın o içtepisinde geri bakabilmeli! Bunu yapacak, kendine dönecek ve her gün, geçen zamanın hesabını tutacak. Nitekim kayıp zaman, yaşamın geri kalan kısmının faydalı kullanılmasıyla telafi edilir. Pişmanlıktan erdeme en güvenli geçiş de budur.”

Vakit azsa, hiç arkaya bakmadan ruhu/zihni yukarıya yükseltebilmek için çalışmak gerekir, verilen mesaj tam da bu. İşte contemplatio, bu çabanın üzerindeki etikettir. “Derin düşünce/tefekkür” şeklinde çevirebileceğimiz contemplatio iki türlü olabilir, birincisi -diyelim- gözleriniz kapalı bir biçimde sır-üstü uzanarak, ikincisi bir nesne ya da görüngü üzerine yoğunlaşarak gerçekleştirdiğiniz düşünüştür. Bu iki manadan özellikle de ikincisine dikkat etmek gerekiyor. Zira contemplatio sadece “tefekküre dalmak”, “teemmül etmek” değil, aynı zamanda “seyreylemek/gözlemlemek” anlamındadır. Örneğin kişi yıldızlara bakıp derin derin düşünmeye başlar “Bu nesneler âleminden bakan benim bu gökler alemindeki yeri nedir? nasıl bir yer kaplıyorum? Bu yeri daha anlamlı kılabilir miyim? Bütün bu düzenin tabî olduğu bir kudret var mı? Varsa ben onunla zihnî bağlantı kurabilir miyim?” gibi sorgular birbirini takip eder. 

Bu düşünüşün temel gayesi varlığını salt fiziksel değil aynı zamanda metafiziksel bir oluş durumuyla alâkalandırmaktır. Belki seyredilen nesneler âlemidir; ancak onun ardında yatan giz‘i keşfetme niyetiyle hareket ettiği için, giz sanki nesneleşir. Doğadaki herhangi bir nesne gibi, düşün metası olur. Kişi her şeyin ardında bir giz yattığını düşünerek, çürümeye terk edilmiş çaresiz varlığını anlamlı kılmaya çalışır. bunda kimi zaman başarılı olur, kimi zaman olamaz. Önemli olan giz‘i keşfetmesi değil, onu düşünmesi ya da ona inanmasıdır. Bilimsel ile dinsel veri toplama farkı da bu şekilde anlaşılabilir, bilim “bilme”, din “anlama” faaliyetidir. Bu anlamanın farklı görünümleri vardır, örneğin Aziz Anselmus “Tanrım” der, “ne olur bana yardım et, et ki seni bulabileyim.” Burada her ne kadar” bulma” ön-plandaysa da, giz’in bulunmasının “ele geçirilmesi” ile bir alâkası yoktur, onu isteyerek ve düşünerek “bulma” söz konusudur. Bu bulma, herhangi bir şeyi bulmaya benzemez. İsterseniz herhangi bir şeyi, derin anlamlarla bezeyip sizin için kutsal kılabilirsiniz, belki yılbaşında alınan bir hediyeye bile tanrı muamelesi yapabilir, onu gözetebilirsiniz. Burada aslında bir giz keşfi yoktur, burada anlamlandırma vardır. İşte contemplatio, sizin zihnen gerçekleştirdiğiniz bir “yücelim”dir. Bu yetisi olmasaydı insanın taştan, kayalıktan farkı olmazdı. Şimdi bir de günlük kaygılarınızın, zihnî yücelimleriniz söz konusu olduğunda, ne kadar ucuz olduğunu düşünün. 

İnsanın yaşam çizgisinde contemplatio yani derinlikli düşünmek varken, ısrarla, önüne konan mamayla yetinmeye yazgılı kılınmış bir hayvan gibi davranması gerçekten çok acıklı bir durum. Dahası bazılarına göre, sadece birbiriyle ilgilenen sevgililerin durumu bile acıklıdır. Epicurus’a atfedilen bir söz vardır: “satis magnum alter alteri theatrum sumus” Türkçesiyle “ancak birbirimize yetecek kadar büyük bir tiyatroyuz.” Sonra Bacon, contemplatio‘dan dem vurarak bu sözü şöyle eleştirir: 

“Sanki göğe ve gökteki fenomenlere bakıp tefekküre dalsın diye yaratılmış olan insan (homo, natus ad contemplationem coeli et coelestium), hayvanlar gibi boğazı için değilse de kendisine daha büyük şeyleri incelemesi için bahşedilen gözü için (certe ad altiora contemplanda dato) değersiz bir puta (sevgilisine) tapmakla meşgul olmalıymış gibi…”

O hâlde, Bacon amcanızdan paparayı yemek istemiyorsanız, ne üzerine tefekküre daldığınızı da iyi tartmanız gerekiyor. Takıntılı bir şekilde birine bağlanıp, kendi hayalinizde kurduklarınızın başkaları için de geçerli olduğunu sanma gibi bir hataya düşmemeniz gerekiyor. Contemplatio, templum yani tapınak isminden gelir, buradaki mesaj açık, “tapınağa yoğunlaşmadır contemplatio” öylesine yoğunlaşma ki, sonunda neye yoğunlaşıldığı bile unutulmalı. Tapınak ise, kişinin varlığını anlamlı kılacak, güçlü bir kaynak olmalı. Ben artık “asla bir insan başka bir insan için tapınak olamaz” düşüncesinin eşiğindeyim, henüz eşiği geçmedim ama geçmek üzereyim, tapınak bana kalırsa başka bir insandan çok daha ötesi olmalı, mesela kendinizi adadığınız işiniz, zanaatiniz, sanatınız ya da üreterek beslediğiniz yaşamınızdaki herhangi bir gaye.
Oysa öyle bir çağ düşünün ki, Camus’nün deyişiyle “geleceği olmayanların” olsun, korkuyla dolanların, sürekli başkası için yaşayanların, başkası gibi olmaya çalışanların ya da en naive ifadeyle kibritçi kızlaşmışların olsun. Bacon kabaydı, pragmatistti ama haklıydı, insanın düşünmesi gereken birçok şey varken, bir puta tapmakla meşgul olmanın bir değeri olmamalı. Put ne mi? Put, çağın ruhunun insanların üstüne yağdırdığı bütün aldatıcı hayallerden oluşuyor, bu putun önünde saygıyla eğilenlere dikkatle bakın, kibritçi kız gibi budala bir melankolinin ortasında olmaktan müthiş keyif duyarlar. Oysa  insan beynini uyuşturmak için doğmadı, aksi olsaydı, doğar doğmaz bitkisel hayata geçmesi gerekirdi. Melankoliye kapılmaktan keyif duyanlardan maalesef nefret ediyorum, tıpkı taklitçilerden ve ısrarla başka bir insanın peşinden koşanlardan olduğu gibi. 
Gerçi bunların hepsi tek bir insanda vücut bulabiliyor, kibritçi kız mesela, başka hiçbir masal kahramanından bu kadar tiksinmemişimdir, Nietzsche’nin Hıristiyanların caritas/merhamet duyuşundan nefreti gibi bir şey benimkisi. Ruhun en fazla ne kadar alçalabileceğini örneklemesi adına güzel bir masal Kibritçi kız masalı, çürümüş toplumun zayıf iradesi tarafından zayıflığa mahkum edilmek üzere yetiştirilen, yüce bir amacı olmayan, aciz ve tepkisiz gençler için avuntu nedeni/haşhaşı olan bir masal, insanlara sürrealistliği doğasından kaynaklanan hayallerin peşinde gitmeyi salık veren ve ölmek üzere olan hastaya (ruhen hasta) lümpenlere özgü “hayalinizle yetinin” mesajını benimseten, şizofreniye meyleden bir masal, gerçekteki masalımsı çürümeyi görmeyenler için bir mastürbasyon, çocukluktan itibaren beyin kirleten bir pislik. Gerçeğin peşinde koşmayı, gerçeği tıpkı “tapınak düşünmesi”nde olduğu gibi düşünmeyi değil, gerçek karşısında hayallere sığınmayı öğütleyen bir masal… Hayat sanki anlamsızmış da, hayallere ihtiyaç varmış gibi, çocukların hayal-gücü yetisine dalkavukluk eden büyük insanlar gördükçe, kibritçi kızdan daha çok tiksineceğim. Kibritçi kız ölmesi gereken biriydi, geride kalanların gerçeğin doğasına ilişkin contemplatio yapması gerekiyor, bir daha böyle masallar uydurulamasın diye.

[Flem. contemplatie, Fr. contemplation, İng. contemplation, İsp. contemplación, İsv. kontemplation, İt. contemplazione, Por. contemplação, Rom. contemplatia]

Share |

Reklamlar

2 comments on “>Kibritçi kızdan nefretimin tek sebebi (Contemplatio)

  1. Anonymous
    19/11/2010

    >ne diyon amk

  2. Anonymous
    02/03/2011

    >Azizim cimi bey,contemplatio konusuna dikkat çekmişşinz, pek güzel. Ama sympatheia konusunu tümden gözardı etmişsiniz. O sympatheia ki bizi yıldızlara bağlar. Aynı zamanda yanıbaşımızda can çekişen küçük bir hayvanın acısını -ya da kibritçi kızın acısını- içimizde hissetmemizi sağlar. Bizi evrenin geri kalan kısmına rapteder, ve böylece evrenin geri kalan kısmının bizi şekillendirmesini sağlar.Sympatheia'nın birtakım biçimsiz adamların (ipraam datlıses, mahsun kırmızıgül, ahmet kaya ve bilumum diğer arabeskçiler) ekmek kapısı olduğu doğrudur. Şehirleri yağmalayan köylü yığınlarının mazlum-mağdur kültürünün yegane ittiricisi olduğu da doğrudur. Ama kötüye kullananların varlığı, sympatheia'nın kötü olduğunu göstermez.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 12/11/2010 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , .
%d blogcu bunu beğendi: