C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Jos de Mul’den "Aşırı Enformasyon Yükü" Üzerine

>…

Yazının ortaya çıkışı insanın dünya görüşünü de kökten etkiler. Harfli-rakamlı [alfanümerik] yazının yapısı yalnızca düşünmeyi düzenlemekle kalmaz, zihnin dışındaki gerçekliğe de yansıtılır. Havelock’a göre bu, Yunan kültüründe o dönemde vuku bulan sözlü kültürden yazılı kültüre dönüşümü yansıtan Platon’un felsefesinde açıkça görülür. Platon’un felsefesinde, ölümsüz ve değişmez bir fikirler dünyası postulat olarak günden günde değişen bir gerçekliğin karşısına yerleştirilir. Batı metafiziği ve onun yakın dostu olan Hıristiyanlık bir iki dünya doktrini tarafından karakterize edildiği sürece, bunun kısmen yazı yazmanın bir ürünü olduğu fikri savunulabilir.

Sözlü kültürden yazılı kültüre geçişin temel bir dönüşüm olması, birinden diğerine ani bir geçiş yaşandığı anlamına gelmez. Birincisi, yazının ortaya çıkışından sonra bile kültürümüzün önemli bir kısmı sözlü olmaya devam etti: Hâlâ çok konuşuyoruz. İkincisi yazı, özellikle de elyazısı döneminde, konuşulan sözle hâlâ birçok ortak noktaya sahiptir. Yazılı metinlerin şeklini belirleyen uzun süre sözlü iletişimdi. Bunu, örneğin yalnızca Platon’un felsefesinin diyalog formunda olması ve 15. yüzyılda matbaanın icadından sonra yazılı metinlerin hâlâ yüksek sesle okunması olgusundan değil, kökleri sözlü kültürde yatan retoriğin romantik akıma kadar yazılı kültürde oynamayı sürdürdüğü rolden de görebiliriz. Elyazmalarının henüz basılı kitabın bitmişlik duygusunu vermemesi ve hiçbir elyazmasının bir diğeriyle aynı olmaması da konuşulan sözün kültürünü hatırlatıyordu. 

Ong’a göre, yazı yazmanın karakteristik özellikleri, sözlü kültürün hâlâ var olan karakteristik özelliklerini ilk kez baskı sanatının ortaya çıkışıyla gölgede bıraktı. Basılı kitap, anlatının ve akıl yürütmenin daha kapalı ve doğrusal şekillerine yol açtı.
Metin kapalı bir evrene dönüştü. Söz konusu süreç 20. yüzyılda doruk noktasına Yeni Eleştiri ve Derrida’nın metin merkezciliğiyle ulaşmış görünüyor.
Ong Sözlü ve Yazılı Kültür’de II. Dünya Savaşı’ndan bu yana (yalnızca orada olmasa da) Batı kültüründe hâkim bir konum edinen multi-medya kültürünü de kısaca tartışır ve bunun bir ikincil sözlü kültürü etkilediğini savunur. Konuşulan söz, radyo, televizyon ve sinema sayesinde bir kere daha önemli bir iletişim ve bilgi aktarım aracı haline gelmiştir.
“Katılımcı gizemi, topluluk duygusunu geliştirmesi, yaşanan anı odaklayışı, hatta sözlü kalıpları kullanışıyla, bu ikincil sözlü kültür ‘birincil’ sözlü kültüre şaşılacak derecede benzemektedir.”
Ong aynı zamanda yeni sözlü kültürün yazılı kültürün damgasını taşıdığını vurgular. Haber spikeri, televizyon sunucusu ya da oyuncu tarafından yüksek sesle okunan metinler çoğu durumda önceden kâğıda dökülmüştür.
Ong’un kitabı 1982’de yayımlandığında, kişisel bilgisayar henüz kendine yol açmaya başlamıştı. O zamandan bu yana internette geliştirilen elektronik iletişim şekilleri, onun “ikincil sözlü kültürün karakteristik özellikleri” dediği şeyi klasik kitle iletişim araçlarından bile daha güçlü sergiliyor. E-posta, elektronik haber grupları ve (telefon sohbet hatlarının yazılı çeşitlemeleri olan) çet odaları, yazılı ve sözlü iletişimin tuhaf bir karışımını sunuyor. Ong’un izinden giden Michael Heim, Jay Bolter, George Landow, Richard Lanham ve Paul Levinson gibi yazarlar bunun hipermedya için de geçerli olduğunu gösterdiler. Her ne kadar burada bulunan metin, imge ve sesler -tıpkı basılı söz gibi- harici bir ortamda depolansa ve onları kullanmak analitik beceri gerektirse de, hipermetin sözlü iletişimle sabitleştirilmemiş, durmadan değişen bir şekil ve içeriği paylaşır. Anlatıların sözlü dünyası gibi, hipermedyada depolanan bilginin başı ile sonu ve merkez ile sınır ya da yazan ile okuyan arasında hiçbir keskin hat yok. Dünya’yı Saran Ağ’ın (WWW) kullanıcıları karmaşık metinler ağındaki güzergâhlarını kendileri tayin ettikleri gibi, pek çok durumda kendi deneyimlerini yeni belge ya da mevcut belgeler arasında linkler yoluyla ekleyebilirler.
Ong’un ikincil sözlü kültür tezindeki bilgisayar dolayımlı çokluortam yorumu bu medyanın bir dizi karakteristik özelliğini aydınlarsa da, çokluortam kültürünün sözlü ve yazılı kültürlerin bir sentezi olduğu fikriyle ifade edilen Ong’un yaklaşımının doğasındaki “Hegelcilik”, hiper iletişim araçlarını konuşulan ve yazılan sözden tam olarak neyin ayırdığını görmemizi engeller. Bunu anlamak için evrimsel yaklaşıma kısaca geri dönmeliyiz.

İnsangillerin bilişsel yapısının evriminin yeniden gözden geçirilmesi, yazı yazmanın neden belirli bir zamanda geliştiği sorusunu doğurur. Evrimsel biyologlar, tamamen haklı olarak, bu tür sorudan her zaman biraz sakınırlar; çünkü soru çabucak erekbilimin [teleoloji] bu ya da şu şekline yol açar. Ne var ki, evrim kuramına göre evrim bir telos ya da amaca sahip olmayıp kapsamlı bir rastlantı dizisinin sonucudur. Ama yine de, hangi raslantının eseri olursa olsun yazı yazmanın evrimsel anlamda neden bu denli başarılı olduğunu sorabiliriz kendimize. Bu da evrim kuramında iyi bilinen bir pratik ilkeyi gündeme getirir: “Tesadüfi mutasyonlar önerir, ama doğal ayıklama kararlaştırır.‘” Yazı yazmanın doğal ayıklama sürecindeki başarısının olası bir açıklaması, teknolojik ve sosyal gelişmelerden (hayvan yetiştiriciliği ve tarım, kasabaların kurulması, işbölümü, nüfus artışının denetimi için kurallar -tabular- konulması) dolayı Homo sapiens‘in toplumu daha karmaşık hale geldikçe, ancak belleğin harici kılınması yoluyla çözümlenebilecek bir tür “yeni taş devri aşırı enformasyon yükü“nün oluştuğudur. Yazı hayata geçtiği halde, kafatası kapasitesinde (ilk bakışta daha belirgin bir çözüm gibi görünebilecek) bir büyüme olmaması, iskeletin sınırlı taşıma gücünden dolayı (zaten havaleli olan) insan kafatasının büyümesine sınırlamalar konması olgusuyla açıklanabilir.

Yazının bulunmasının insanlığın kültürel gelişimini hızlandırdığını daha önce belirttim; ama bu buluş kültürel enformasyon miktarının katlamalı artışıyla da sonuçlandı. Matbaanın icadıyla okuryazarlığın giderek artması ve 20. yüzyılda sinema, radyo ve televizyon gibi yeni iletişim araçlarının peyda olmasıyla, insan hayatındaki enformasyonun miktarı baş döndürücü boyutlara ulaştı. Önceki bölümlerden birinde, ortalama bir pazar gazetesinin 17. yüzyılda yaşayan ortalama bir insanın tüm ömrü boyunca okuduğundan daha fazla kelime içerdiğini belirttim ve bu gelişme büyük bir hızla devam ediyor. Ortalama bir şirket yöneticisinin elinde, 1980’de sahip olduğundan tahminen beş yüz kat daha fazla enformasyon var. İnternetin hızlı gelişmesinin buna muazzam bir katkıda bulunduğunu tartışmaya gerek yok. Birkaç günlüğüne bir yere gittiğimizde, dönüşümüzde bizi bekleyen düzinelerce e-postayla karşılaşırız ve bunlara yanıt vermek aslında bizi gerçek işimize başlamaktan alıkoyar (veya -daha kötüsü- bu tür bir enformasyon yönetiminin esas işimiz haline geldiğini fark ederiz). Bu perspektiften bakıldığında, tarihöncesi aşırı enformasyon yüküne getirilen taş devri çözümü (yazı) sonunda problemden de kötü bir şeye dönüştü. İstatistikler giderek bir enformasyon fazlalığı altında ezildiğimizi açığa vuruyor; birçok firmada stresten ve aşırı çalışmadan kaynaklanan sorunlar olağan hale geldi. Yavaşlama çağrıları fazla teselli sunmuyor, çünkü toplumumuz o denli karmaşıklaştı ki hayatta kalmak için bitmez tükenmez bir enformasyon akışını -ille birey olarak değil, toplum olarak da- sürekli işlemden geçirmek zorundayız.
Enformasyon teknolojisindeki spesifik gelişmeleri bu fon önünde değerlendirmeliyiz. Tıpkı artan bir sosyal ve teknolojik karmaşıklığın taş devri toplumunu esaslı bir bellek genişlemesine ittiği gibi, şimdi de sırası geldiğinde enformasyon ve iletişim teknolojisi çağındaki katlamalı büyüme, eldeki enformasyonun ayıklanmasında ve analizinde esaslı bir genişlemeyi tetikliyor görünüyor.
Kaynak: Jos de Mul, Siberuzayda Macera Dolu Bir Yolculuk, Çev. A. Özdamar, Kitap Yayınevi, 2008, s.266-269.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 14/04/2010 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , .
%d blogcu bunu beğendi: