C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>A-teist olmak…

>Ateist olmak bir had aşımıdır. İnsan haddini aştığı için hayvanlıktan çıkar; “ateist olmak” eyleminde de bir had aşımı vardır bu yüzden; fazlasıyla insana özgüdür diğer bütün inanma eylemleri gibi. Hiçbir şey bilmez ama bilir gibi yapar; agnostikler için kırılma noktası bellidir, çizilen sınırlar gözle görülebilir, elle tutulabilir. Bu yüzden bir agnostik için Jungçu “inanmıyorum, biliyorum” söylemi anlamlıyken, bir ateist için “hem inanmıyorum hem de (pek) biliyor da değilim” söylemi değer kazanır. Herhangi bir dine mensup olmak da aynı ölçüde had aşımıdır; çünkü kusursuzluğun nerede başlayıp nerede sonlandığını ancak pasifize olduğumuz anda biliyor gibi görünüyoruz (bkz: kusursuzluk/@jimi the kewl). Bizim yerimize scriptura’lar belli hudutlar belirliyor; bizim yerimize bizden önce yaşamış olan yine bizim gibi iki gözlü, iki kulaklı, iki kollu, iki bacaklı büyük peygamberler, azizler onları sonraki kuşakların yani bizlerin önünde kutsi olduğu kabul edilen değerlerle idealize eden vakalar olmuş bitmiş oluyor; bize düşen sadece ders çıkarıp, scriptura’nın dilediği gibi “kusursuz” birer insan olmaktır. Burada da pasifizelik kabilinden müthiş bir had aşımı var; insan düşünebilme yetisine dizginlenmesi gerektiğini haykırıyor. Nasıl ki ateist için bilmediğinden hareketle haykırma arzusu tavan yapıyorsa, dinli olan da bildiğinden hareketle susmayı tercih ediyor. Çünkü itikatında tragedyaya yani çözümsüzlüğe asla yer yok; ışığın kaynağı bellidir, yukarıda dediğim gibi, pasifize onun yerine yaşanmış ibretlik vakalar onun önünü aydınlatmaktadır. Neden ışığı görmezden gelsin ki?

Şu ana kadarki bölüm ısındırma turuydu, bir nevi praefatio görevi gördü. Şimdi vitesi arttıralım: ışık karşısında gözü kamaşan insanın aksine Turgenyevci ışığın kaynağını bulup, gerekirse şalteri indirme telaşının zamanla asla tartışılamaz bir itikata dönüştüğünü görelim. Dedik ya “had aşımı” diye; belki de bu itikata dönüşme meyili çoğunluğun ışık yani kurtuluş olarak gördüğü bir enerjinin tartışılmaz reddi olmaktan öteye geçerek rakip haline geliyor. Nasıl bir rakip? Kuşkusuz ahlaksız bir rakip. Zira sadece avamın değil çoğu entelektüel çevrelerin de gözünde ateist olmak demek ahlaksızlığın da önüne geçip, yaşadığımız alemi anlamsız kılmak demektir (Michael Martin, Atheism: A Philosophical Justification, p.4, Temple University Press, 1992). Yaşadığımız dünya anlamsızsa; belli bir kutsi ışığa yönelmemiz gerekmiyorsa (kusursuzluk başlığındaki entirimde de örneklediğim gibi, göklerdeki tanrı’nın kusursuzluğunu kendimize örnek almamız gerekmiyorsa) o halde neden yaşıyoruz? Öyle ya M. Martin’in verdiği örnekte olduğu gibi (p.34) ölüm döşeğindeki yaşlı kadın öldükten sonra yıllar evvel ölmüş olan kocasına kavuşacağı için mutlu olamaz, eğer ateist ise. Muhtemel avuntusu ortadan kalkar. Ancak bana kalırsa Bazarov insanlık tarihinin gördüğü en yobaz karakterlerdendir; bu yüzden herhangi bir avuntuya duyulacak ihtiyacın yerilmesinin önündeki en büyük engellerden biri de, bana göre, sorgu mekanizmasının kendisinin itikat haline dönüşmesi ve en nihayetinde avuntuya yönelen zihinlerden çok daha çaresiz bir biçimde saçmalıktan ibaret olduğunu düşündüğü halde ona muhtaç duruma düşen ateist ya da hiççi zihinlerin kendileridir. Bana kalırsa bu zihinlerin anlam arayışı, her daim yok etmeye yönelik olduğu müddetçe; ölüm döşeğindeyken iki adım ötede mutlu olacağı (kocasına kavuşacak) düşüncesinin tesellisinden mahrum olmasından çok daha ağır bir işkenceye maruz kalmış olacaktır. Öyle ya, sorgu mekanizmasının kendisi en nihayetinde bir anlamı içermelidir. Zira bir şeyin yokluğuna dair fikir beyan ettiğimizde, en azından bir süre boyunca onun yokluğunu araştırma gereğini hissetmiş olmamız bile başlı başına anlam içerir. Anlamsız hiçbir şey yoktur. Hatta biraz daha kompleks hale getirmek istersek şöyle söyleriz: anlamsızlık da anlamlılıktır. Mistiklerden Angelus Silesius‘un “İnsan her şeydir; eğer onda bir şey eksikse, kendi zenginliğini gerçekten bilmediğindendir” kabulünü düşünüyorum, her şey insanda; anlam da onda, anlamsızlık da. Yine Silesius şöyle diyor: “Ben zamanı terk ettiğimde ebediyet’in kendisi oldum, kendimi Tanrı’da biraraya getirdim.” Bu söylem bir ateist için korkunç bir yalnızlık demektir; bir insan nasıl olur da a) ebediyet düşüncesine inanabilir, b) bedenen ölerek o ebediyetin kendisi olabilir? Bir insanın saatlerce ayna karşısında kendine bakarak, kendine yabancılaşması gibi bir şey bu. Başka bir insanın ebediyet algısına bakıp, kendine yabancılaşıyor; çünkü bir “bütünleşilesi ebediyet” düşüncesi varsa ben ondan kopuğum; yoksa bu sefer de onun avuntusundan kopuğum.

David Hume‘un da kullandığı Kleanthesçi kurucusu tarafından kasıtlı çabaların uygulayıcısı olan makine ile evren arasında kurulan analoji, çok güçlü (omnipotens) bir yaratıcının var olduğunu göstermeye çalışır (David Hume, Dialogues Concerning Natural Religion, II, 1779; R. L. Poidevin, Arguing for Atheism: An Introduction to the Philosophy of Religion, p.45, Routledge, 1996). Oysa dis-analoji yani karşıt analoji bu düşünceyi yıkar. Bir makinenin her daim bir işlevi vardır ancak evrenin bir bütün olarak bir işlevi olduğu kanıtlanamaz. Oysa makine gibi işleyişine bakarak, evrenin de bir (saatin alarmını kurarcasına) düzenleyicisinin olduğunu düşünmek için hiç de belirgin nedenlerimiz yok. Dahası söz konusu nedenleri kendi terminolojisinnde derli toplu anlatmaya muktedir olduğu düşünülen teist yaklaşımların, deist yaklaşımlardan farklı olarak makul karşılanması beklenen sui generis bir hiyerarşi (mitolojiler, efsaneler, peygamberler, azizler, imamlar, mezhep liderleri vs.) zemininde, kendisine rakip oalrak gördüğü diğer hiyerarşi zeminlerini çürütme çabaları da kendisindeki insani propaganda niteliğinin bir tezahürü. Yani demek istediğim şey, evreni bir bütün olarak algılama telaşında bile insanın insanlığından kaynaklanan bir “öyle olduğunu isteme” (ben yaptım oldu) epistemesi söz konusudur (bu kelime oyununu seviyorum: “isteme episteme”). Ve bu kadar insanidir ki, çok değil birkaç bin yıl sonra bile sonraki kuşaklar, mitolojilerin uydurulduğu yüzyılları enine boyuna çözümleyebilip, insana dair ne türden bir eksik gedik varsa, onu ortaya koyup, zamanının kutsal değerlerini artık eğlence sektörünün markaları haline getirebiliyorlar. Çünkü Prometheus’un insanı topraktan karması ile islam inancına göre Tanrı’nın insanların bedenini topraktan üretmesi ve kalubeladan beri taşınan ruhu sınava çekmesi, evrenin yaratılış amacını oluşturur. İkisi de aynı yönde, aynı gedikliği içerse de sonraki yüzyıllara kendilerinden çok daha sıkı sıkıya tutunacaklarını varsaydıkları torunlarına kendi inançlarını miras olarak bırakmakta manasızlık görmüyorken kendi dininden olmayanı, kendisine yabancı olanı eğlence sektörünün laçkalığıyla ilişkilendirip pislik olarak değerlendirebiliyor. Isis kültünü yerlebir eden Hıristiyan imgesi gibi, Kabe’de putları yıkan Müslüman imgesi veyahut Irak’ta camileri kirleten çamurlu botlarıyla Amerikan ordusu imgesi hep bir yıkımı sembolize eder. “Ben geldim ve senin ‘ben öyle olmasını istiyorum’ dediğin kutsiyet algılayışını bana ait olan ‘ben öyle olmasını istiyorum’ yaklaşımıyla yıktım geçtim” denmiş olur. Gökten inen bir şey yok gibi duruyor; her şey konjonktüre uygun gerçekleşiyor. Miyadı dolan itikat yerini, yeni gedikleriyle yeni itikada bırakıyor.

Yeni itikatın yani dini söylemin oluşması ve yerleşmesiyle ilgili olarak en nadide derleyişlerden biri de Francis Bacon’da. Sermones Fideles‘inde (LVI. De vicissitudine rerum) şöyle der: “Yerleşmiş bir dinin çatışmalarla parçalanması durumunda dinin ileri gelenlerinin kutsallıkları sarsılır, skandallar patlak verir; ayrıca içinde bulunulan çağ aptallık, cahillik ve barbarlık çağıysa, yeni bir dinin doğması doğaldır, özellikle de bu zaman içinde garip yaradılışlı ve çelişkili ifadeler ortaya koyan bir zihin dinin öncüsü olarak ortaya çıkmışsa. Muhammed kutsal yasasını ilan ettiğinde bu koşulların hepsi vardı. yeni bir din şu iki özelliği göstermiyorsa, ondan korkmanıza gerek yoktur, çünkü uzun süreli olmayacaktır: İlki sebatla saldırarak (kendinden önceki) yerleşik dinin otoritesini ve gücünü sarsabilecek olmasıdır. Çünkü halkı ve devleti bundan daha çok sarsacak başka hiçbir şey yoktur. Diğeri ise eğlenceye ve hazza yönelik bir din olmasıdır.” Burada iki niteliğin altı çizilmiş oluyor: “Kendinden önceki tahayyüller bütününe sebatla saldırganlık” (Kuran için örnekler: Bakara suresi 111; 113; 120; 135; Ali imran suresi 67; Maide suresi 14; 18; 51 vs.) ve “insanlara tranquilitas’ı yani ruh dinginliğini verebilecek kadar huzur vericilik” (Kuran için örnekler: Enam suresi 127; Enfal suresi 10; Fetih suresi 4; 26; Kadir suresi 5 vs.)

Peki bu her iki nitelikte de insana özgü arayışı, gedikliği görebiliyor musunuz? Kuran’da Kadir suresi 5’te “bir esenlik ve huzur vardır; sürüp gider o, tan yeri ağarıncaya kadar!” deniyor; müthiş bir edebi yaklaşım aslında. Salt bu cümle üzerine kitaplar yazılır; insanın ve insanlığın esenlik ve huzur arayışında, en nihayetinde varıp gelinen yerin tan yeri ağardığında aslında tümüyle ona yabancılaşacağını beri yandan onun hakiki dinginliğinin gerçekleşeceğini gösteriyor. Esenliğe aynı yaklaşımı ben Yeni Ahit’te Paulus’un Romalılara mektuplarından birinde görüyorum, 8.6’da “Benliğe dayanan düşünce ölüm, ruh’a dayanan düşünceyse yaşam ve esenliktir.” deniyor; bu da müthiş bir düşün zenginliğinin bir ürünü. Arkasında İbrahim’in dinine ve pagan anlayışına özgü müthiş bir geleneği bulup çıkarabilirsiniz; bedeni eksik ve yetersiz görüp, sonsuz esenliğe ulaşmada ruh’un var olduğuna inanma telaşı… Rudolph Steiner, Cusanus‘tan hareketle söylüyor: “… Tanrı’nın olduğunu bile söyleyemeyiz, zira ‘olmak’ insanın kendinden daha aşağı şeylerle ilişkisi sonucu oluşturduğu bir kavramdır” (R. Steiner, Onbir Avrupa Mistiği, sf.102, Dharma Yay., 2002). Bu da harikulade bir söylem; müthiş bir edebiyat! Ancak ya buradaki insani eksiklik ne olacak, ona ne demeli? Israrla aynı yere gelmek istiyorum; Tanrı için de “olmak” algısı kendinden daha aşağı olan insan söz konusu olduğunda var olmuş olamaz mı? Onun bilincine yerleştirilmiş olan “olmak” olgusunun kendisi, haliyle kendisine bir kurtuluş anı (olma’nın boyut veya şekil değiştirmesi) hayal edemez mi? Muhakkak edebilir. İşte esenlik yani ruhsal dinginglik, çok daha felsefi bir terim kullanmamız gerekirse, tranquilitas buradadır. O anı düşünmek! O an kurtulmanın veyahut zaten şu anki durumun kötü olmadığının bilincine varmak; dindar olsun ateist olsun fark etmez (zira dindarların da religio’yu yani ilk anlamıyla bağlanış’ı algılarken yolunu kaybetmesi olasıdır) yığınların aksine confessio’yu yani teselliyi bulmak; aternitas’ın yani ebediyetin ve perpetuitas’ın yani daimiliğin (aeternitas/@jimi the kewl) kaçınılmaz olarak verdiği teselli önemli.

Bugüne kadar insanoğlu en büyük teselliyi, kimi zaman kendini öldürmeyi bile göze alarak, bu yolda bulmaya çalıştı. Tek tek sufiler nezdinde bulmuş da olabilir hiç fark etmez; yarın teist algıdan yoksunluk başka türden bir kapı araladığında, kuşkusuz, şu mistik söyleme de gerek kalmayacak: “Ben’den ve sen’den başka bir şey yok; eğer biz ikimiz mevcut olmasaydık; Tanrı da olmazdı ve gökyüzü çökerdi.”

Oysa tesellinin kendisi ne büyük kandırmaca değil mi?

Bu yazımı Ekşi Sözlük’te yayınlamıştım:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=15343242

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 06/02/2009 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: