C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Hilmi Ziya Ülken ve İnsaniyetçilik

1. İnsaniyetçilik

Hilmi Ziya Ülken Ankara dergisinin ikinci sayısında (1945) yayınlanan yazısında “mefhum buhranı” adını koyduğu problemi ele alırken “insaniyetçilik” (humanitarisme) kavramına değinir. Ona göre “insaniyetçilik kelimesi vatancılık ve milliyetçilik ile tezat teşkil etmez. O kati olarak ahlakî ve manevî kıymetlerin temeli olmak üzere insanlığı almak demektir.”[1] Bu yüzden Sokrates’ten Kant’a kadar bütün ahlâkların (ahlak teorilerinin), Hıristiyanlık ve İslamiyet’in bütün ahlak doktrinlerinin “insaniyetçilik” kelimesiyle ifade edilebilir olduğunu söyler. Ülken’in 1933 yılında yayınlanan İnsanî Vatanperverlik kitabında da benzer bir yaklaşım sergilediğini görürüz:

“İnsaniyet, bütün mefkûre imanlarını birleştiren en müşterek mefhumdur. Çünkü bütün mefkûre imanları az veya çok nisbetlerde insanî ruha müstenittirler. İnsanî ruhun terakkîsi mefkûre imanlarının hududunu da genişletir. Sırrî din hareketleri, İslâmiyet, Budizm ve aklî mefkûreler gittikçe daha genişleyen mefkûrelerdir. Bu itibarla mefkûre imanlarının müşterek ismi olarak bunlara insaniyetçilik diyebiliriz.”[2]

Ülken’e göre “insaniyetçilik” (humanitarisme, hümanitarizm) ile “insancılık” (humanisme, hümanizm) arasında da fark vardır, hatta insaniyetçilik insancılık ile karıştırıldığında “kozmopolitlik” veya “vatan alakasızlığı” kavramlarıyla özdeşmiş gibi düşünülebilir, imasında bulunur. Daha sonra insaniyetçilik ile insancılık kavramlarını birbirine karıştırmanın bir gaflet olduğunu belirterek insancılığı batı medeniyetine giren her milletin, bu medeniyetin köklerine nüfuz etmek mecburiyetinde olduğu için kendi millî uyanışı içinde yaptığı bir hamle olarak değerlendirir. Ona göre bu olumsuz bir hamle değildir, Türk milleti de Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren bu büyük hamleyi yapmıştır.[3] Ancak Ülken bu konuyu aynı yerde, “mefhum buhranı” bağlamında daha da detaylandırmaz. Buradaki yaklaşımı bu haliyle, insaniyetçiliği oldukça geniş bir bağlamda kabul eder. Buna göre insaniyetçilik insanlara ilişkin ahlak doktrinleri sunmaktan ibarettir.

2. İnsaniyetçilikten Millet Olmaya ve Kendimizi Bulmaya

“Mafhum Buhranı” yazısından iki yıl önce, 1943’te Büyük Doğu dergisinin altıncı sayısında yayınlanan “Kültür Birliği” başlıklı yazısında, Ülken, insaniyetçilik konusunu daha geniş bir çerçevede ele alarak “millet” ile “milletlerarası” kavramlarının birbirleriyle tezat teşkil etmediğini göstermeye çalışır. Tersine, ona göre bu kavramlar birbirine bağlıdır ve “ancak biri ötekiyle mümkün ve kaimdir.”[4] Dahası, tek tek milletler ancak bir dünya medeniyetinin uzuvları olarak bir rol oynayabilir, ona intibak edemeyen ve kendi içine katlanan milletlerin, millet olmaya hakkı yoktur. Başka deyişle, Ülken’e göre, millet olmak için milletlerarası dünyaya dahil olmak gerekir.[5]  Bununla birlikte milletlerarası kavramı insaniyetçilikle karıştırılmamalıdır, insaniyetçilik “sırf manevî ve ahlakî bütün” anlamındadır.[6] Aynı yerde tekrar insaniyetçilik ile insancılığı karşılaştırır ve insancılığı “Yunan ve Latin klasiklerine bağlanmak” olarak tanımlar, o halde ona göre insancılık sadece batıyla özdeşleştirilen bir kültür bilinci olarak belirirken, insaniyetçilik tüm coğrafî ayrımları reddeden genel bir insan manevîyatı ve ahlakı (“sırf manevî ve ahlakî bütün”) olarak anlaşılmalıdır.[7]

hilmiAncak özellikle vurgulanmalı ki, Ülken’in insaniyetçilik ile insancılık arasında ayrım yapmakla birlikte birini bir ideal olarak benimseyip diğerini reddettiğini söyleyemeyiz, aksine Ülken dünya medeniyetine katılım bağlamında hem insaniyetçi, hem de insancı bir perspektife sahiptir. Nitekim 1946 yılında İstanbul Kültür dergisinde yayınlanan “Şark ve Garp” başlıklı yazısında batı medeniyeti diye her zaman mevcut olan tek ve birleşik bir medeniyet olmadığını, tarihsel genişliği ve çeşitliliği bağlamında batılılaşmanın kapalı medeniyetten açık medeniyete geçmek anlamına geldiğini, bu yüzden batılı olmanın rasyonel ve evrensel dünya medeniyetine katılmak olduğunu ısrarla belirtir. Kuşkusuz bu, milleti millet kılan, milletlerarası olma ve dünya medeniyetine katılma koşuluyla çelişmeyen, aksine insaniyetçilik ile batı temelli insancılığın iç içe girdiği bir yaklaşımdır.[8] Ülken aynı yaklaşımı 1938 yılında İnsan dergisinde yayınlanan “Tanzimata Karşı” başlıklı yazısında da sergiler ve daha büyük bir idealin, yani “kendimizi bulma” idealinin peşine düşer.

Kuşkusuz kendimizi bulma isteğimiz, başta, kendimizi kaybettiğimiz gerçeğini kabullenmemizi gerektirir. Bu gerçeği kabullenen Ülken’e göre, batı medeniyeti rasyonel olana doğru gittikçe dünyalaşmakta, Yunan-Latin kültürlerinden geçen batı rasyonalizmi de gittikçe daha fazla insanîleşmektedir. Kültür, bu bağlamda, müşterek medeniyetin mahsul vermesi için her milletin yaptığı hususî bir gayrettir. İçine kapanmış ve bütün münasebetleri kesilmiş bir cemiyetin medenî kültürü çok aşağı bir seviyeye inecektir. Buna karşın batı medeniyeti Rönesans’tan sonra Hıristiyan kapalı medeniyetini aşarak açık bir medeniyet halini almıştır. İslam medeniyeti ise imparatorluk sisteminde git gide kapalı bir daire haline gelmiş, dünya medeniyeti ile bağlarını keserek yaratıcılığını kaybetmiştir. Bu noktada Rönesans yapmak kapalı medeniyetin zincirlerini kırarak en eski köklere kadar inmek ve milletlerarası münasebetlerin çokluğundan doğan beşerî medeniyetin yürüyüşüne köklerden itibaren karışmak, hakikî milliyetçilik yapabilmek için geniş bir insancılık (hümanizma) hareketi uyandırmak gerekir. Nitekim Ülken İslam medeniyetinin de bir zamanlar batının dünya medeniyetine dönüşmesine benzer bir deneyimi yaşadığından bahseder. Ona göre Cumhuriyet devrinin başardığı inkılâplar ile Tanzimat’ın yapması lazım geldiği halde asla yaklaşamadığı Rönesans hamlesi gerçekleşmiştir ve “bizler geçmişte iştirak ettiğimiz ve içinde büyük roller oynadığımız bu insanî medeniyet kervanına yeniden katılmak ve kapalı kavsimizi kırarak bu mütemadî hat üzerinde yerimizi bulmak şevkini duyuyoruz” der.[9]

Böylece Ülken, bir kez daha milletin yerini, milletlerarası ilişkilerle düzenlenen dünya medeniyetinin içinde görmüş olur. Bu bağlamda batı medeniyetinin dünya medeniyetine dönüşümündeki insancılık etkisi düşünüldüğünde Ülken’in ideali olarak Türk milletinin dünya medeniyetine katılımı da  insancılık çerçevesinde olmak zorundadır. Buna göre Ülken sadece kendi deyimiyle insaniyetçi değil, aynı zamanda insancı olmaktadır.

Burada insancı olmanın “kendimizi bulmak”la da doğrudan ilgisi vardır, şöyle ki, “ne kadar genişlersek o kadar derinleşiriz. En geniş ölçüde insana gitmek en derin manada kendimizi bulmayı temin edecektir. Türk olarak vazifemiz kendimizi bulmak için dünya ölçüsüne kadar bakışımızı genişletmek olmalıdır. İnsan olarak vazifemiz, insanlığa yeni bir şey katmak için dünya açısından kendimize bakmasını bilmek olacaktır.” Aynı yıl içinde, 1938’de, İnsan dergisinin beşinci sayısında çıkan “Memleketi Tanımak” başlıklı yazısında da benzer şekilde kendimize bakmanın biricik vasıtasının gözümüzü ileri dünya açısından ayarlamak, yani batıyı derinden derine tanımak, fikir ve sanat Rönesansımızı yapmak, Yunan-Roma ve yeni batı eserlerini dilimize çevirmek olduğunu söyler.[10] Kuşkusuz, bu çabalar tarihe kendi gözüyle bakma ve insancılığı öyle anlama isteğinin bir eseridir. Ülken bu isteği, İnsan dergisinin dokuzuncu sayısında (1939) yayınlanan “Tanzimat ve Hümanizma” başlıklı yazısında açıkça ortaya koyar. Ülken aynı yazısında dünyanın tek medeniyet ve tek insancılık arzuladığını söyler, ona göre, bu arzuya mukavemet edenler birer birer silinmektedir.[11] Millet olarak silinip gitmememizin yolu Yunan-Latin köklerine kadar inerek bugünkü insanî kültürü elde ettikten sonra eski dünyamızı tekrar gözden geçirmemiz, oradan yeni kıymetlerimizin içinde yaşayacak beşerî unsurları çıkarmamızdan geçer. Burhan Belge’den alıntı yapan Ülken, yirminci asrın hümanizmalarını yapamamış milletlerin, millet olarak tutunabilecekleri bir asır olmadığını hatırlatarak kudretli bir milletin, milliyetçiliğini kudretli bir insanlık terbiye ve tahsiline istinad ettirdiği için kudretli olduğu gerçeğine dikkat çekmiş olur.[12] Başka deyişle insanlığı hedefleyen, evrensel değerlerden beslenen terbiye ve tahsil millet ve vatanın esenliği için de gereklidir. Ülken bu gereklilik varsayımı üzerine “insanî vatanperverlik” düşüncesini inşa eder.

3. İnsanî Vatanperverlik: Hakikat İmanı

Ülken imanın iki türüne dikkat çeker: Biri dünyevî gerçekliğe dayanan vakıa imanı, diğeri teorik ideali yansıtan mefkûre imanıdır.[13] Tek tek bakarsak, öncelikle vakıa imanları bizi hakikat ve gerçeğe bağlar, yaşamda karşımıza çıkan eşyayla münasebetimizi düzenler. İçinde yaşadığımız cemiyet nizamının kuvvetli, dayanaklı olmasını sağlar. Vakıa imanları ne kadar kuvvetliyse, biz de muayyen şekillere o kadar malikiz demektir. Ancak vakıa imanları bizi mevcut durum içinde kalmaya zorlar, bu şekilde ilerleme imkanımız yoktur. Ülken’e göre cemiyetin kendi başına kifayetsiz olan, muhafaza edici âmilidir.[14]

Mefkûre imanları ise bizi mükemmele, ideale, vahdete sevkeder:

“Bizi eşyanın fatalitesinden kurtamaya yardım eder. Bize terakki imanını bahşeder. Cemiyetin kifayetsiz, dar şekillerini  tashih ve ikmal eden bir âmil olur. Doğrudan doğruya insanî ruhla, vicdanla ve akılla temasa getirir. Mütehavvil ve izafî olan örf ve âdatın tesirlerinden kurtararak mutlak, umumî olan ahlâkın prensiplerine doğru götürmeye muvaffak olur.”[15]

Ancak mefkûre imanları toplumsal yapıyı, örf ve adetlerin insan üzerindeki etkilerini göz önünde bulundurmadığında hayalciliğe ve ütopyacılığa dönüşür. Bu yüzden Ülken’e göre, mefkûre imanları da, vakıa imanları gibi kendi başlarına yetersizdir. Birbirinin zıddı olan ve tarih boyunca birbirini yenmeye çalışmış olan bu imanlar (örneğin Muhammed’in Ebu Cehil’le, Sokrates’in Atina sitesiyle mücadelesi) birer hakikattir ve her ikisi de doğanın birer unsuruna dayanmaktadır. Vakıa imanı muhafazakâr, mefkûre imanı inkılapçı olmuştur. Bazen iki iman türü birbirine karıştırılmaktadır, örneğin ırkçılık ve sınırsız milliyetçilik bu karıştırmanın bir örneğidir, bunlar müstear mefkûre ya da pseudo-ideal’dir.[16] Bununla birlikte, yukarıda da söylendiği gibi, hiçbir vakıa imanı tek başına bir cemiyette ilerlemeyi mümkün kılamaz. İlerleme için mefkûre imanlarına ihtiyaç vardır. Ülken’e göre “hakikat, şeniyetlerin [gerçeklerin] mümkün terakkisini ifade eden vakıa ile mefkûrenin ittihadındadır.”[17] Başka deyişle iki iman türünden bir sentez çıkarılmalıdır, bunun vatan düzlemindeki karşılığı da bizzat “insanî vatanperverlik”tir:

“İnsanî vatanperverlik, insanî mefkûreye vatan şeniyetinden başlamak, insanlığı vatanda tahakkuk ettirmek ve vatanın kendine has olan rengiyle insaniyete dahil olarak yeni bir şahsiyet halini almaktır. Hakikat yerle göğün, vaki’le vacibin, şe’ni ile mefkûrenin ittihadındadır. Büyük milletler ancak insanî bir mefkûre yaratan ve bunu kendi vatanının rengi ve hususiyetiyle ifadeye muvaffak olanlardır. Bir cemiyetin hakikî millet haline gelmesi ancak insanî bir mefkûre yaratması ve bunun için insaniyete yeni bir sözle yani vatanın hususî seciyesi ve şahsiyetiyle dahil olması sayesindedir. İnsanî vatanperverlik Muhammet’te, Sokrat’ta, Goethe’de, Tolstoy’da görülür.”[18]

Ülken iki iman türünün sentezine “hakikat imanı” der. Ona göre hakikat imanı “mevcuda ve mümküne, şenîye ve mefhuma imandır”. Vakıa imanı şuurlu bir davaya dönüştüğünde vatanperverlik olur. Örneğin Yunanlarda Leonidas, Demosthenes ve Solon, Romalılarda Cato, Scipio Africanus, Cincinnatus, Silvius, Gracchus, Brutus bu tür vatanperverliğin savunucusu olmuşlardır. Tarihin farklı dönemlerinde ve farklı coğrafyalarda bu tür vatanperverliğin birçok örneği vardır, bizde ise Namık Kemal bu konuda verilebilecek en iyi örnektir.[19] Sadece mefkûre imanıyla insaniyetçiliği benimseyenlerin birçok örneği vardır, Buda ve Jaina’nın hareketleri, Çin’de Lao-tsu ve Konfüçyüs, İran’da Manî ve Mazdak’ın hareketi, Roma’da İsa ve havarileri, Arabistan’da Ali ve Hüseyin, Al Aba tamamen insanî hareketi temsil ederler. Rönesans’ta büyük sanatkârlar ve eserleri, Nicholas de Cusa, Campanella, Giordano Bruno, Erasmus vb. Filozoflar içinde Leibniz, Spinoza, Kant, edebiyatçılardan Goethe ve Schiller de örnek gösterilebilir.[20]

Ülken’e göre hakikat imanıyla eşitlenen insanî vatanperverliğin evrensel ölçekte en büyük temsilcileri Muhammed, Luther, Goethe, Dante, Shakespeare, Tolstoy ve Gandhi’dir. Örneğin Muhammed Arap toplumunun karakterini, dehasını ve geleneğini insanî bir gayeyle uzlaştırmıştır. Luther Alman mitolojisi ve ilahiyatı ile Hıristiyanlığı uzlaştırmıştır. Tolstoy Rus köylüsünün tahlilinden ve Rus toprağına ait seciyenin keşfinden yeni bir insanî mefkûre yaratmıştır.[21]

Ülken’e göre, Gandhi ise insaniyetçilik mefkûresine vatan imanıyla başlayarak, insanî mefkûreye vatan hürriyeti yolundan giderek insanî vatanperverliğin siyasetini yapmıştır. Ona göre vatan bizim şeraitimiz, rengimiz, kendimizi ondan asla ayıramayacağımız manevî ve insanî muhitimizdir:

“Muhitten tegafül eden bir ruhtan nasıl bahsedilebilir. Ruhu inkâr edilmiş, vahdetle irtibatını kaybetmiş olan bir muhit neye yarar, Gandhi nazarında insan doğrudan doğruya bu muhitle bu cevherden ibarettir. Onun hayatı, sıhhati, teneffüs etmesi ancak bu vahdetin derhal fiile geçmesiyle, insanî vatanperverliğin tahakkuk etmesiyle mümkündür.”[22]

 Ülken’in aktarımına göre, Gandhi Avrupa medeniyetinin insaniyetçiliğe yeni bir katkı yapmadığını ve bu medeniyetin daima vakıa imanı olarak kaldığını düşünmüştür. Bu bağlamda Avrupa siyasetçiliği sadece bir fikir emperyalizmidir ve istilânın yeni bir tarzıdır, bu yüzden Avrupa siyasetine karşı insanî vatanperverliği savunmak gerekir.[23] Kuşkusuz, bu değerlendirme çalışmamızın birinci bölümünde ele aldığımız Gandhi’nin modern medeniyet anlayışına uygundur. Bununla birlikte Ülken, Gandhi’nin modern medeniyete iştirak etmemesini de doğru anlamamız gerektiği konusunda bizi uyarır:

“İştirak etmemek, Gandhi’yi yanlış anlayanlar, Tagore ve garp muharrirlerinin zannettiği gibi insaniyete, medeniyete, gittikçe daha fazla vahdete doğru giden medenî harekete iştirak etmemek değildir. Fakat iştiraksizlik yalnız vakıa imanları tarafından körüklenen hotkâmlık hareketlerine, sahte ve müstear mefkûrelere, fikir ve iktisat imperialisme’ine esir olmamak; tahdit edici mefkûresiz imanların tesiri altında şahsiyetini kaybederek inhilâl etmemek için; kökleşmiş millî hotkâmlıkların iktisadî ve fikrî istilâsı karşısında mukallit ve maymun vaziyetinde kalmamak içindir. Bu itibarla Gandhi’nin iştiraksizlik siyaseti yalnız vakıa imanları ve bunlardan doğan maddî ve manevî imperialisme’lere iştiraksizlik olup; bilâkis mefkûre imanlarına ve hakikî insaniyetçiliğe tam bir iştirak ifade eder. İştiraksizlik siyaseti, doğrudan doğruya insanî vatanperverliğin fiile inkılâbıdır. İnsaniyete, insanî ahlâka, büyük ve hakikî mefkûre imanlarına kapılarını bütün vüsatiyle açmak; fakat vakıa imanını mahvedip, mefkûreye temel olacak şeniyeti harap eyleyen müstear mefkûrelere ve millî hotkâmlığı gizleyen fikir ve iktisat imperialisme’lerine karşı kapılarını ve ruhlarını bütün kuvvetiyle kapamak siyasetidir. Hotkâm milletlerin, vakıa imanımızı eritmekten ve şahsiyetimizi inhilâl ettirmekten başka bir işe yaramayan servetine, telkinine, mektebine karşı bütün kuvvetiyle iştiraksiz kalmak siyasetidir.”[24]

Ülken’in diğer insanî vatanperverler ve Gandhi’yle ilgili tespitleri şahsiyetçilik anlayışına eklemlenir. Bu şahsiyetçilik, daha önce “kendimizi bulma” bağlamında değindiğimiz yerelden evrensele uzanan bir idealdir. Buna göre “şahsiyet insanla tabiatın vahdetindedir. İnsaniyetle vatanın birliğindedir.”[25] Bu yüzden Ülken bizi her şeyden vatanımıza doğruları ve yanlışlarıyla, tarihsel bir perspektifte, objektif bir şekilde bakmaya davet eder. Bu davet sadece bireyler olarak bizlere değil, vatanımıza ve onun üzerinden katkı sağlayacağımız evrensel medeniyete bir şahsiyet kazandıracaktır. Ülken’in deyişiyle “şovenin romantik gözlüğünü atarak, yarının heykelini yapacağı toprağı tanımak, vatana hakikat gözüyle bakmak, onun esrarına, ruhuna, derdine, ihtiyacına nüfuz etmek”[26] insanî vatanperverlik için yapılması gereken öncelikli iştir. Bu iş dürüstlüğü ve hakikate sadakati gerektirmektedir. Kuşkusuz Ülken, bu noktada gerçek bir hümanist olabilmek için hakikatin tutkulu bir takipçisi olmamız gerektiğini düşünen Gandhi’yle aynı idealin savunucusu olur.

[1] Hilmi Ziya Ülken, Millet ve Tarih Şuuru (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016), 5.

[2] Hilmi Ziya Ülken, İnsanî Vatanperverlik (İstanbul: Remzi Kitaphanesi, 1933), 59.

[3] Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, 5.

[4] Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, 10-11.

[5] Kaldı ki, Ülken’e göre milletler zaten şahsî yaratılış hamleleriyle birbirinden ayrı olmalarına rağmen, yaradılan kıymetlerin evrenselliği ve insanîliği bakımından birbirlerine bağlıdırlar. Milletlerin birbirini tanıması irade merkezi etrafında toplanan aynı kıymetlere sahip olmalarındandır. Kültür ve medeniyet birliği, bu bağlamda, dünya sulhu irade medeniyetinde en önemli üye olmak kudret ve haysiyetini gösteren cemiyetler arasında kurulabilir. Ayrıca kendine has terbiyesini kazanan millet, yeni yetişecek olan milletlere de ustalık edecek duruma gelir. Milli kültürün medeniyet içine karışması ve medeniyette bir unsur olması bu demektir. Ülken’e göre bu bakımdan kültür ile medeniyet arasında hiçbir ikilik, tezat ve ayrılık yoktur, her kültür medenî gelişmenin yeni bir safhası ve milletin veya kavmin medeniyete kattığı yeni bir unsurdur. Bu yorum Ülken’in, 1947’de, İstanbul dergisinin yeni serisinin ikinci sayısında çıkan “Millet nedir, ne değildir?” başlıklı yazısında bulunur. (Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, 177180; 185)

[6] Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, 11.

[7] Aynı ayrım için bkz. Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 59.

[8] Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, 14.

[9] Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, 30-31.

[10] Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, 32-33.

[11] Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, 43.

[12] Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, 44. Peki, “insanlık terbiyesi ve tahsili” nasıl olmalıdır? Ülken’in ideal milli eğitim anlayışının bir fikir verebileceğini varsayabiliriz. 1925 yılında Ankara Muallimler Kongresi’nin dördüncü toplantısında yaptığı konuşmadaki milli eğitim anlayışı Avrupalılaşmayı hedefler. Bu eğitim, kapsamı bakımından geçmişe, geleneklere, etnik devirden geçen müesseselere, ayrıca objektif esaslara, yani iktisadi madde, coğrafya, dil, vs. unsurlarına dayanır. Bu yüzden Ülken Avrupalılaşmak ile millîleşmeyi aynı şey olarak görür. Dahası, ona göre Avrupa medeniyetine girmek milletlerarası müesseseleri kabul ederken öte yandan biricik medenî hayat tarzı olan millî hayata geçmek anlamına gelir (Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, 67).

[13] Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 50. Ayrıca bkz. Işıl Çakan Hacıibrahimoğlu, Cumhuriyet ve Hümanizma Algısı (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012), 84-85.

[14] Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 56.

[15] Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 56-57.

[16] Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 57.

[17] Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 50.

[18] Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 60-61.

[19] Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 62; 64.

[20] Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 65.

[21] Bunlar ve diğer örnekler için bkz. Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 66-69.

[22] Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 70-71.

[23] Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 71.

[24]  Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 71-72.

[25]  Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 94.

[26]  Ülken, İnsanî Vatanperverlik, 99.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 25/10/2017 by in Felsefe - bilim and tagged , , , , , .

Dolaşım

%d blogcu bunu beğendi: