İsa ile Kilise evliliği mi, o da ne?

Dün Cumhuriyet’in gazeteyle birlikte verdiği Hakikat ekinde yer alan bir karikatürde gerçekleşmiştir, herkese hayırlı olsun. aslında geç haberimiz oldu, zira Cumhuriyet’in 1923′te ilan edildiği günlerde Akbaba dergisinde yayınlanmış. Demem o ki, Cumhuriyet’le yaşıt bir evlilikle karşı karşıyayız.

Atatürk ve Cumhuriyet

Olay bana Hıristiyanlık teolojisinde İsa ile Kilise evliliği varsayımını hatırlattı. İngilizcesiyle Bride of Christ yani “İsa’nın Gelini” teorisine göre Kilise ile İsa tıpkı Adem ile Havva gibi aynı kandan yaratılmış tek bir varlığın iki farklı yüzüdür, Tanrı onları ayırmıştır. Tanrı Kilise’nin “şimdilik” İsa’nın bedeni olmasına izin vermiştir. Bir gün gelecek, Kilise ile İsa, yine Tanrı’nın buyruğuyla birlikte olacak (evlenecek) ve bu ayrılığı sona erdirecektir.[1] Bu birleşme bir damat ile gelinin birleşmesi gibi olacaktır.

Kilise’nin “gelin” metaforuyla dişil gibi görülmesi Yeni Ahit’e dayanıyor, ancak şu da unutulmamalı ki Kilise’nin çeşitli azizlerce kutsanışı onu İsa’dan da önceye tarihliyor. Ignatius ve İskenderiyeli Clement’e göre Kilise zamanın başlangıcından da önce vardı, Adem’in oğullarından Abel zamanına kadar uzanmaktadır. Justinianus, Augustinus ve Leo gibi büyük Hıristiyan ilahiyatçıları Kilise’nin İsa ile yeniden ortaya çıkmadan önce tek Tanrı’ya inananlara, ruhanî bir düzlemde  seslendiğini düşünmüştür. Bu Müslümanların, İslamiyet’in Muhammed peygamberle başlamadığını, Adem’le ve hatta Kalu-bela’da başladığını söylemeleri gibidir. Bu yaklaşım, “peki İsa’dan önce ne vardı?” sorununu gidermek üzere tesis edilmiş gibi duruyor ve elbette “kadim” olan daha makbuldur, sonradan icat edilene göre, değil mi? Dinî bir yapıyı geleneğe bağlayıp kadimleştirme ve bu sayede onu makbul kılma bildik bir tavır. Azizler ama özellikle de Augustinus daha da ileri giderek bu kadimleştirmeyi kendi<leri> üzerinden tamamlamaya çalışmıştır, buna göre İsa’dan önce, çağlar boyunca Tanrısal/göksel bir düzlemde saklı olan inanç İsa’nın mesajı olarak, Azizler aracılığıyla insanlara yayılmaktadır.[2] Aracının da aracısının olduğu bir yapı bu. İşte böyle bir yapıda Kilise, Azizlerin gözünde Tanrı’nın insanlar için hazırladığı kurtuluşun “artık” dünyevî ayağı olmuştur. Aziz Paulus şöyle diyor Yeni Ahit’teki bir mektubunda (Efeslilere Mektup 3.8-10):

Bütün kutsalların en değersiziydim. Yine de Mesih’in akıl ermez zenginliğini uluslara müjdeleme ve her şeyi yaratan Tanrı’da öncesizlikten beri gizli tutulan sırrın nasıl düzenlendiğini bütün insanlara açıklama ayrıcalığı bana verildi. Öyle ki, Tanrı’nın çok yönlü bilgeliği, kilise aracılığıyla göksel yerlerdeki yönetimlere ve hükümranlıklara şimdiki dönemde bildirilsin.[3]

O halde İsa’nın zamansal varlığını aşan bir Kilise yapısından bahsetmiş oluyoruz. İskenderiyeli Clement’in de düşündüğü üzere bu Kilise çağlar boyunca insanoğluna dünyevî karakterde gelmeyi beklemiştir, dolayısıyla gelişiyle birlikte belirgin, apaçık ve hatta devrimci nitelikte bir şey getirmesi gerekir. İşte bu getirisi İsa’yla olan birlikteliğidir. Augustinus bunu anlatırken, İsa’yı bütün ve kusursuz bir insan olarak tanımlayıp zamanın öncesinden beri var olan evrensel Kilise’nin başı ve bedeni olarak gösterir. O halde Kilise ile İsa’nın birleşmesi, başın bedenle mutlak kavuşumu anlamını taşır. Bu kavuşma İsa’nın yeryüzüne geri dönüşüyle birlikte tamamlanacaktır inanışa göre, ancak halihazırda Kilise ibadetleri Kilise’yi İsa’nın gelini olarak işlevsel kılmaktadır, zira kendisine bağlı olup gelen inananlara yenidendoğumun yıkanışıyla birlikte (vaftiz) yeni bir doğum vermiş olur, Methodius’un yargısı bu yöndedir.

Kilise’nin İsa’nın gelini olması aynı zamanda Tanrı ile insanlar arasındaki güçlü sevgi bağının ve güvenin metaforudur. Bu aynı zamanda Eski Ahit’te peygamber kralların Israil’i Tanrı’nın gelini ya da eşi olarak görmesini hatırlatır, örneğin:

Isaiah 54.5: Çünkü kocan, seni yaratandır. O’nun adı Her Şeye Egemen RAB’dir, İsrail’in Kutsalı’dır seni kurtaran. O’na bütün dünyanın Tanrısı denir.
6: Tanrın diyor ki, “RAB seni terk edilmiş, Ruhu kederli bir kadın, Genç yaşta evlenip sonra dışlanmış Bir kadın olarak çağırıyor:
7: ‘Bir an için seni terk ettim, Ama büyük sevecenlikle geri getireceğim.
8: Bir anlık taşkın öfkeyle senden yüz çevirmiştim, Ama sonsuz sadakatle sana sevecenlik göstereceğim.” Seni kurtaran RAB böyle diyor. [4]

Yukarıda da söylediğim gibi, bu bir metafordur elbette. Dünyevî yaşamda görülebilecek en büyük yakınlık ve sadakat örneğinin karı koca arasında yaşanabileceğine bir atıf vardır burada. Dahası yine karı koca birlikteliğinde, başka hiçbir ilişkide olmayan bir tamamlanmaya rastlanılmış olmalıdır. Ancak baskın tarafın erkek yani İsa olduğu unutulmamalıdır, zira Origenus’un üzerinde durduğu ilişki İsa’nın damat olarak gelini beslediği ve sesiyle ona yön verdiği şeklinde gelişir.

Bununla birlikte Kilise bakiredir, Aziz Paulus’un Korinthoslulara mektuplarından birinde (2.11.2) şöyle denir:

Çünkü sizleri el değmemiş kız gibi tek ere, Mesih’e sunmak üzere nişanladım.[5]

Başka deyişle Kilise İsa’ya adanmış bir bakiredir. Bu yüzden Tanrı ile İsrail halkı arasındaki “dışlanmış eş/kadın” temasından ziyade, bağlılık ve güven ilişkisini temin eden bekaret teması öne çıkar.  Clarence Larkin iki “gelin” arasındaki farkın bu olduğunu söylüyor,[6] ki haklı buluyorum. Daha da genişletirsek bu farkın anlamını, şunu görürüz: İsrail’in Tanrı’sı bir süre dışlamış olduğu yani dul bıraktığı bir kadına geri dönüp onu affederken, Kilise’nin İsa’sı kendisine adanmış olan -nişanlandığı- bakireyle sonsuz bir birlikteliği ifade eder.

İsa’nın gelini olarak dişilliğini sergilemiş olan Kilise’nin bu durumunda Yeni-Platoncu Hakikat algısı ile pantheist doğa anlayışını görebiliriz. Nitekim kadın (dişil) olmak Freudyen perspktifte de kozmik inşanın duygusal yönünü temsil etmektedir,[7] dolayısıyla Kilise’nin böyle bir rol üstlenişi aslında Hıristiyanlık teolojisindeki theist rasyonelliğin duygusallıkla tamamlanması anlamını taşıyabilir.

Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım Hıristiyan teolojisiyle doğrudan alakası olmasa da, ona ilişkin bir yorum olarak değerlendirebileceğimiz bir tepist var: Tespit Jung’a ait, ona göre Hıristiyanlıkta kadın-erkek eşitsizliği olgusu, Kilise’nin “İsa’nın gelini” olması fikriyle pekişmektedir, zira Jung kadın-erkek eşitse, İsa’nın gelininin de İsa gibi bir kutsal kadın olması gerektiğini düşünür. Jung’a göre (Answer to Job‘ta söylüyor) İsa nasıl eril kimliğiyle başka bir kurumla eşleşemezse, onun kutsal gelini de başka bir kurumla eşleşmemelidir.[8] Daha sonra feminist perspektiften Irigaray baba ile oğlun ayrı çağlarının geçtiğini ama üçüncü çağ olarak kadına ait dönemin hâlâ beklemekte olduğunu belirtirken Jung’un bu tespitinden hareketleniyor gibidir.[9] Başka deyişle ya da benim öncelikli olarak çıkardığım sonuç, Hıristiyanlık teolojisindeki bakire Meryem ya da Maria Magdalena gibi dişil kimliklerin eril kimlikler üzerinden yüceltilmesinin dişil bir anlam taşımadığıdır.

Şimdilik burada duruyorum, yoruldum, sonra belki devam ederiz.

Notlar

1. Watchman Nee, The Glorious Church. God’s view Concerning the Church, Living Stream Ministry, 1993,, s.44.

2. Angelo di Berardino (Ed.), Ancient Christian Doctrine. 5 We Believe in One Holy Catholic and Apostolic Church, Institute for Classical Studies, 2010, s.3.

3. http://kutsalkitaplarvesahifeler.wordpress.com

4. http://www.yolgosterici.com

5. http://www.yolgosterici.com

6. C. Larkin, The Second Coming of Christ, Cosimo Classics, 2010, s.51.

7. Kenneth Paradis, Sex, Paranoia, and Modern Masculinity, State University of New York Press, 2007, s.155.

8. C. G. Jung, Jung on Christianity, Ed. M. Stein, Princeton University Press, 1999, s.267.

9. Margaret Clark, “Women’s lack: the image of woman as divine”, The Feminine Case: Jung, Aesthetics and Creative Process, Ed. Tessa Adams – Andrea Duncan, H. Karnac Books Ltd. 2003, s.185 vd.

About these ads