Updates from Ocak, 2012 Toggle Comment Threads | Klavye kısayolları

  • jimi the kewl 3:26 pm on 31/01/2012 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Anderson, Engels, Fukuyama, Gregory Elliott, Hobsbawm, Komünist manifesto, , Tarihin Sonları   

    Komünist Manifesto ve ütopyadan bilime geçiş 

    Aşağıdaki metin Gregory Elliott’un kitabından(Tarihin Sonları. Marx, Fukuyama, Hobsbawm, Anderson, Çev. Deniz Keskin, Versus Yay., 2010) alındı. Kitabı meraklılarına tavsiye ediyorum.

    * * *

    Marx ve Engels’in “materyalist tarih anlayışı”nın bir özeti niteliğinde olan Manifesto, “ütopyadan bilime geçişi” ifade ediyor.

    Engels ile mektuplaşma ayrıcalığına sahip biri olan Labriola, bu tür iddialarını destekleyen prestijli bir teminata sahipti. 1880’de Engels, “Marx ve benim [Engels] tarafımdan savunulan komünist dünya görüşünün” diyalektik ve tarihsel materyalizmini sistemleştirdiği –1878 tarihli Anti-Dühring’den çıkarılmış bir kitapçık olan– Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm kitabını hazırladı. Bu kitabın ilk resmi nüshalarında can alıcı geçişlerden birini daha haber vermiş oldu: Marx’tan Marksizme geçiş. Engels’e göre:

    Eski günlerin sosyalizmi, var olan üretim biçimini ve bunun sonuçlarını kesinlikle eleştiriyordu. Fakat bunları açıklayamıyordu ve bu yüzden de bunlar üzerinde hâkimiyet kuramıyordu. Yalnızca onları kötü addedip reddedebiliyordu. Bu eski sosyalizm, işçilerin sömürülmesini daha kuvvetli bir biçimde kınadıkça, bu sömürünün neleri içerdiğini ve nasıl ortaya çıktığını açıklamakta daha da aciz kalıyordu. Ancak bunu yapabilmek için şunlar gerekliydi: (1) kapitalist üretim biçimini tarihsel bağlarıyla birlikte göstermek ve bunun belli bir tarihsel dönem için kaçınılmaz olduğunu ve bu yüzden yıkılışının da kaçınılmaz olduğunu göstermek ve (2) kapitalist üretim biçiminin o dönemde hâlâ sırrını koruyan asli karakterini açığa çıkarmak. Bu da artı değerin keşfi yoluyla mümkün oldu. …

    Bu iki büyük keşfi; materyalist tarih anlayışını ve kapitalist üretim biçiminin artı değer yoluyla sırrının ortaya çıkarılmasını, Marx’a borçluyuz. Bu keşiflerle birlikte sosyalizm bir bilim haline geldi.

    Labriola tarafından burjuvanın ve burjuva üretim biçiminin “ölüm ilanı” olarak tanımlanan Komünist Manifesto, aynı şekilde bir doğumun, komünizmin doğumunun da ilanıydı.

    Sonraları, tanınmış bir İtalyan Marksist düşünce tarihçisi, Engels’in kitapçığının “asli yorum olduğu düşünülürse, [Manifesto’nun] en iyi yorumu” olmadığı yargısına vardı. Bir bakıma, bunun tümden doğru olması mümkün değil, zira metnin Marx’a atfettiği “büyük keşiflerin” ikincisi –emek ile işgücü arasındaki kesin ayrım ile birlikte artı değer teorisi− 1848’e kadar gerçekleştirilememişti ve aşağı yukarı yirmi yıl sonra Kapital’in birinci cildinde tam olarak açıklanabilmişti. Manifesto’da kapitalist sömürü bir geçimlik ücret teorisini de içeren –Marksçı olmaktan ziyade- Ricardian bir komünist teoriydi. Diğer taraftan, materyalist tarih anlayışının temelleri, 1840’ların ortalarında Alman İdeolojisi’nde formüle edilmişti. Bu anlamda, kapitalist toplum teorisini ele almayacaksak, Marx’ın genel tarih teorisi aslında Manifesto’daki tarihsel rota tarifini destekliyordu − Marx, bunu Kapital’in birinci cildinin 32. Bölüm’ündeki (“Kapitalist Birikimin Tarihsel Eğilimi”) kapanış dipnotlarından birinde Manifesto’dan “[burjuvazinin] yıkılışı ve proletaryanın zaferi” ile ilgili bir alıntı yapmayı tercih ederek kendisi de etkili bir biçimde kaydetmişti. Dahası, 1872 tarihli Almanca basıma yazdıkları ortak önsözde Marx ve Engels, Manifesto hakkındaki Marksist yorumun ana motiflerinden birini hatılatırcasına, “son yirmi beş yıl içerisinde eşyanın tabiatı ne kadar değişmiş olursa olsun, Manifesto’da belirtilen genel ilkeler bütün olarak her zaman olduğu kadar bu gün de doğrudur” fikrinde ısrar ediyorlardı. On altı yıl sonra, İngilizce bir basıma yazdığı önsözde Engels, Manifesto’nun “çekirdeğini” oluşturan “temel önerme”yi –materyalist tarih anlayışını− özetledikten hemen sonra Almanca basıma önsözde yer verdikleri bu ifadeyi alıntılıyordu.

    “Darwin’in teorisinin biyolojide yarattığı etkiyi, tarih için [Engels’in teşebbüs ettiği biçimde] yaratacak olan” bu “temel önerme” neydi? Bunun en özlü ifadesi Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın 1859 tarihli Önsöz’ünde bulunabilir. Marx’ın 1845 yılı civarında vardığı bir “genel hüküm” olarak sunulan bu kanı şunları içermektedir:

    1. Toplumsal yapının ekonomik altyapı (üretici güçler artı üretim ilişkileri) ve buna denk düşen üstyapının (hukuki-siyasi kurumlar ve “toplumsal bilinç” formları) bir bileşimi olarak kurgulandığı ve ekonominin açıklayıcılık önceliğine sahip olduğu bir morfoloji;

    2. “İlerlemeci” ekonomik üretim biçimleri –Asya tipi, ilkel, feodal, kapitalist− ile bu üretim biçimlerinde var olan toplumsal yapıların birbirini takip ettiği ve komünizmde son bulacağı varsayılan bir insanlık tarihi açıklaması;

    3. Üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki fasılalı uyuşmazlığı (çelişkiyi), bir üretim biçiminden diğerine geçişin asli mekanizması olarak tanımlayan, müteakip devirleri esas alan bir toplumsal değişim teorisi.

    Bu açıklamada üretim ilişkileri, toplumun ekonomik yapısını oluşturuyor –üretim araçlarının ekonomik alandaki faillere dağılması ve bunu takiben bu faillerin birbirine zıt toplumsal sınıflara dağılması− ve üstyapıyı şartlıyor. Üretim ilişkileri, üretici güçlerin gelişmesini sağlamaktan ziyade, bunu engellediklerinde dönüşüme uğruyorlar. “Toplumsal devrim çağı”, ayağa vurulan bu tür zincirler neticesinde açılır; üretici güçlerle uyumlu daha üstün üretim ilişkilerinin inşa edilmesiyle ve altapıyı korumak için gerekli donanıma sahip bir üstyapının kurulmasıyla sonuçlanır. Üretici güçler (içerik) ve üretim ilişkileri (form) arasındaki bu diyalektik ilişkide, ilk öğenin gelişmesi tarihin genel gidişatını belirleyen ve sonuç olarak bu gidişatı açıklayan faktördür. Kapitalizm, son “çelişkili” sosyo-ekonomik düzendir, çünkü kapitalizmin üretici güçleri “bu çelişkinin çözümü için gerekli maddi şartları… yaratırlar” − bu da “insan toplumunun tarihöncesi dönemini” kapatacak bir şekilde komünizmin, kapitalizmin yerini almasıdır.

    Bu, tarihin döngüsel değil, doğrultusal; gerileyici değil, ilerleyici bir karaktere sahip olduğu “materyalist” tarih felsefesidir. Ancak bu felsefenin öngördüğü ilerlemenin örüntüsü “diyalektik” olduğu kadar doğrusal değildir. Sonuç olarak, tarih “kötü taraftan” ilerleyebilir − hatta çoğu zaman öyle ilerler. Adamakıllı Marksçı bir kapitalizm perspektifinden bakıldığında, (Fredric Jameson’un güzel ifadesiyle) kapitalizm, “insan soyunun başına gelmiş en iyi ve aynı zamanda en kötü şeydir.” Böyle bir değerlendirmenin zemini, Marx tarafından 1856’da yaptığı bir konuşmada emsalsiz bir şekilde sunulmuştur:

    Bir taraftan, insanlık tarihinin daha önceki dönemlerinde hayal bile edilemeyecek endüstriyel ve bilimsel güçler doğdu. Diğer taraftan, Roma İmparatorluğu’nun son zamanlarında kayda geçirilmiş korkuları kat kat aşan çürüme belirtileri var. Günümüzde her şey zıddına gebe gibi görünüyor. İnsan emeğinin verimini artırma ve emek sarfı süresini kısaltma kabiliyetine sahip makinelere rağmen, açlıktan ölenleri ve çok fazla çalışanları görüyoruz. Yeni ortaya çıkan zenginlik kaynakları, bir tür garip efsun yüzünden, yoksunluk kaynaklarına çevriliyor. Sanatın zaferleri, karakter kaybı pahasına elde edilmiş gibi görünüyor. İnsanoğlu bir yandan doğaya hükmederken, diğer yandan da başka insanlara ya da kendi alçaklığına köle oluyor. Bilimin saf ışığı bile cehaletin bu koyu zemininde parlayamıyor. Tüm keşiflerimiz ve ilerlememiz, maddi güçlere entelektüel hayat bağışlamakla ve insan hayatını maddi bir güç konumuna düşürmekle sonuçlanıyor gibi görünüyor. Bir yanda modern sanayi ve bilim, diğer yanda modern sefalet ve çözülme arasındaki bu çelişki; üretici güçler ve dönemimizin toplumsal ilişkileri arasındaki bu çelişki birer gerçektir, açık, ezici ve yalanlanamazdır.

    Tek yanlı herhangi bir değerlendirme, ister olumlu ister olumsuz olsun, kapitalizmin tarihsel bir fenomen olarak çelişkili karakterine ihanet etmiş olur. Yalnızca negatif taraflarını algılamak, romantizme kapılmak ve daha iyi olduğu iddia edilen bir geçmişe özlem duymak olur; bunları gözden kaçırmak ise, aşılamaz olduğu var sayılan “şimdi”yi yücelterek “burjuva bakış açısının” faydacılığına teslim olmak olur. Marshall Berman’ın Manifesto’daki modernite diyalektiği okumasının da gösterdiği gibi, Marx’ın yapmaya çalıştığı şey, bir yandan bunun pratik olarak aşkınlığına işaret ederken, diğer yandan da entelektüel anlamda bu tür bir antitezin üstesinden gelmektir. Bu yaklaşım; kapitalizmin bir seferde modernitenin özgürlük vaadini hem yarattığı hem de bozduğu; bu özgürlük potansiyelinin ileride ancak modern anlamda kapsamlı bir siyasi ve toplumsal dönüşüm biçimindeki bir devrim yoluyla ortaya çıkarılabileceğine dair bir anlayışı içerir. Bu, Marx’ın Manifesto’daki güçlü beyanında da belirgindir: “Burjuva toplumunda… geçmiş bugüne hükmeder; komünist toplumda ise bugün geçmişe hükmeder”. Enternasyonal’de de söylendiği gibi, Du passé faisons table rase! Komünizm aslında geleceğin dalgasıdır. İnsanlık “kendisine yalnızca üstesinden gelebileceği görevler belirler”; ve komünizm, –geçmişin tamamen temizlenmesi− Marx’ın 1844 Elyazmaları’nda “tarihin bilmecesi” dediği şeyin çözümüdür.

     
  • jimi the kewl 1:38 pm on 20/01/2012 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , cemiyet, , Hrant Dink, J. Stuart Mill, , mahkeme, Ogün Samast, Oscar Wilde, , , yapay   

    Hrant Dink ve yapay tercihler meselesi 

    Mahkemenin Hrant Dink kararıyla birlikte,-hem gerçek hem de sanal- çevremde karşılaştığım “tepki verme ile tepki vermeye itilme” durumu bana “bir kez daha” kültürel çevrenin, bizatihi evrensel (ya da sadece coğrafî, yeryüzüne özgü) doğanın kendisi gibi, yapay olup olmadığını düşündürdü. Çevremizdeki “duyarlılık” gösterilerini izlerken, bu gösterilerin ne ölçüde gerçek, ne ölçüde yapay olduğunu çözmenin zor olduğunu da anlıyoruz. Üstyapıda sergilenen “Kimsenin öldürülmesini istemeyiz ama…” ifadesinin kaynağında, bir “ama”dan hareketle birçok şey bulabilecekken, duyarlı konuşmacı o “ama”yı, onun ifşa edici niteliğinden çekinerek, saklaması durumunda yapay duyarlılığını hiçbir ipucuya yer bırakmayan sözcük bütünlüğüne yedirebilir, nitekim yedirebiliyorlar da.

    Hrant Dink cinayeti ve bu cinayetin siyasî yönü gibi, cinayet sonrasında yaşanan bu duyarlılık durumunun kültürel boyutu iyi incelenmelidir. Acaba cemiyetin bir parçası, asıl suçu Samast ve etrafındaki radikal milliyetçi örgütlenmenin üzerine atılmasından vicdanen rahatsızlık mı duyuyor, örgütlü ya da değil katil(ler)i yaratanın aslında “kendisi” olduğunun farkına mı varıyor? Yoksa başka nedenlerin güdülediği bir ortamda, rahatsızlık duymuş ya da farkına varmış gibi mi yapıyor? -Daha üst perdeden soruyorum- Cemiyetin bir parçasının yaptığı şey ne olursa olsun, onu, o şeyi “kendi başına” yapmış olmasıyla değerlendirebilir miyiz? (Peki, bu yazıyı bana yazdıran güdü nedir?) Bu konunun eşelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Jerome Neu “Elbette medeniyetin narin yüzü eşelenirse, rahatsız edici şeyler gün yüzüne çıkar” diyor, sergilenen duyarlılığın ardındaki olası yapaylığın da nereden kaynaklandığıyla ilgili birtakım spekülatif açıklama girişimleri olabilir: Örneğin, cemiyet yaşamı ve kültür çevresi (milieu) aksi tavrı ve eğilimi (duyarsızlığı) dışlayıcı bir neden olarak görebilir ya da soyut insancıllığa düzülen methiyeler somut bir olayda patlak vermiş olabilir, siyasî konjonktür gereği bir konumlanma gereği hissedilmiş olabilir ya da ana-akıma karşı veyahut onunla birlikte sürü psikolojisine ilhak edilmiş olunabilir. Öyle ya da böyle, güncel konumlanma aslında güncel konumlandırmadan başka bir şey değildir. İnsan, aklî bir canlı olarak (“animalis rationale est diffinitio hominis”) konumlandırılma halindeyken de aslında konumlanma tercihinde bulunabilir, çoktan seçmeli konumlanma testinde “önceden” belirlenmiş konumlanma seçeneklerinden birini tercih edebilir (örneğimize yedirirsek: Hrant Dink’in öldürülmesine evrensel bir insanlık ülküsüyle tepki gösterilebilir ya da milliyetçi bir refleksle -millet düşmanı olduğu düşünülen insanların- “ölümlerinin” hak olduğu düşünülebilir), ne olursa olsun, yapılan tercih ya da konumlanma, aslında seçeneklerin önceden belirlenmiş olmasından ötürü, bir tercihlendirme ya da konumlandırmadır (veyahut bu ikinciler, öncekilerin sonucudur), başka deyişle kültürel tercih de, tek tek bu tercihlerden oluşan kültür de yapaydır.

    O halde “doğanın yapay olduğunu” söyleyen Oscar Wilde haklı olmalı ya da “insanlara oldukları gibi bakıldığında, insan doğasının görülebileceğini” iddia eden Edmund Burke hiç de hayalci olmamalı. İnsanın dış görünüşü gibi, kültürel görünüşünü de belirleyen derindeki fikir alt-yapısının yönlendirmesi, insan ve cemiyet hakikatini meydana getiriyor olmalıdır, Marksizmin temelinde yer alan alt-yapı ve üst-yapı meselesinin, -mikro ölçekte- insan yaşamındaki yansımasından bahsedebilir miyiz? İnsanın bir “olduğu gibi bakıldığında görülebilecek özü/doğası”, bir de cemiyet yaşamının (ve tabi ki deneyimin) biçimlendirdiği bir kalıbı ya da görünüşü vardır. Burada beni düşündüren şey, öz dediğimiz şeyin de -örneğin- psikanalitik çözümlemeyle yapay (sonradan belli bir nedensel silsile içinde biçimlendirilmiş) olduğu anlaşıldığında (“anlaşıldığı kabul edildiğinde”) geriye ne kalacağıdır? Herbiri geçmişte yani kendi zamanında biçimlenmiş olan verili (genetik, miras) kodlar mı? Evveliyatı olmadan biçimlenebileceğini “idealize edemeyeceğimiz” idea mı? Ölümsüz ruh mu? (Evrensel nitelikli ölümsüz ruhun bir parçası ya da işareti mi?) Yoksa içi boş materyalin kendisi mi? Şimdilik bunu kesinkes bilmenin imkânı yok görünüyor.

    Zaten cemiyete iştirak eden aklî varlık olarak çoğu kere bizatihi biçimlenmiş olan özün kendisiyle değil (niyet okumalarını “öz okuma [girişimi]” olarak görmüyorum elbette), -yukarıda bahsettiğim tercihlendirme ve konumlandırmayla değil- sadece biçimlendirilmiş -görünen- görüntüyle yani yapılan tercihle ve konumlanmayla ilgileniyoruz. İnsanları “kendi başlarına” yaptıklarını varsaydığımız tercihlerle ve konumlanmalarla yargılıyor, neden ve hangi dürtülerle güncel yerlerine savrulduklarını sorgulamıyoruz. Buna ihtiyaç duymuyoruz, çünkü herbir insanın kendi başına kültürel çevresinde konumlandığını düşünmek, bizatihi kendi konumlanışımızın kolay yolu oluyor. Bu, cemiyetteki bütün çatışmaların kökenindeki kolaylık olmakla birlikte insanoğlunun en büyük savrulma dürtülerinden biri. Hıristiyanlık teolojisinde sık karşılaştığımız “günah var mı?” sorusuyla da ilintili sanıyorum. Amerikalıların “kaza yoktur, nedenler vardır” deyişi gibi, “günah işleyecek saf irade yoktur, iradeyi -ki varsa böyle bir şey- günaha iten nedenler vardır” denilemez mi? Günah bağlamında değil de, onur bağlamında düşünürsek J. Stuart Mill “denilemez” dermiş gibi bir tavır takınır:

    “Asıl karakterlerine rağmen, budala, cahil ve ahlaksız olmalarının kendileri için daha iyi olduğuna ikna edilseler bile, hiçbir akıllı insan bir budala olmaya razı değildir, hiçbir eğitimli insan kara cahil olmaz, hissi ve vicdanı olan hiçbir insan bencil ve soysuz olmaz.”

    “Sonradan edindiklerini dışarıda bıraktığınızda” geriye insan diye bir şey kalmıyorken, insana “-kendi başına- razı gösterebilen [tercih edebilen ya da konumlanabilen]” bir canlı gözüyle bakmanın alemi nedir, bunu çözemiyorum. Belki gidebileceğimiz kadar eskiye giderek, Stoacı bir duyuşla, doğayı izlemek-doğaya uymak (secundum naturam)  bir çözüm noktası olabilir: “Gidebileceğimiz kadar eski” yani çocukluk [cemiyete henüz karışmamışlık], saflığın ve masumiyetin merkezi olarak görülüp örnek olabilir. “Bazı seçkin düşünürlerin çocukluğun çok biçimli sapkın arzuları lehine, medeniyetin sıkıntılarından vazgeçmemiz gerektiğini savunduğundan” bahseden Jerome Neu A Tear is Intellectual Thing‘de şöyle der:

    “Çocukluk kendinde zıt ve yıkıcı içgüdülerin karışmasından oluşur, dolayısıyla ona (yetişkin denetimleri olmadan) dönmek en nihayetinde özgürleşmiş bireyler ve onların etrafındaki kişiler için yıkıcı olacaktır. Yetişkin güçleriyle karışmış çocuksu güdüler tarafından yönetilen bir dünyada (yetişkin sınırlamaları olmadan) çocukluğun karanlık yüzü egemenliği ele geçirir. Farklı denge unsurlarına ulaşabilirse de en nihayetinde tercih hakkımız olmayabilir. Farz edelim ki kişinin gözleri açıldı, onları kapatmak için belki de onları kapama seçeneği olmazdı. Doğamız neyi yapabileceğimize sınırlar koyar ve mutluluğumuzun koşullarını oluşturmada bir rol oynar.”

    Neu’nun son cümlesini “içinde bulunduğumuz cemiyet neyi yapabileceğimize sınırlar koyar ve mutluluğumuzun koşullarını oluşturmada bir rol oynar” şeklinde değiştiremez miyim?

    Değiştirebiliyorsam, cemiyet aleyhine olumsuz ve kötümser bir yaklaşım sergilemiş olurum, dolayısıyla bireyleri otoriteden ve egemenliğin (ki o cemiyetin hakkıdır, ona aittir, bkz. “mahalle baskısı”) korumasından, -cemiyetin zincirlerinden- soyutlayınca, geriye bellum omnium contra omnes yani herkesin herkese karşı savaşının kalacağını gören (dolayısıyla cemiyet düzenlemesi ve otoritesi olmadan yaşamın kendi başına “kötü, vahşi ve kısa olduğunu kabul eden”) Hobbes ile ters düşerek Rousseau’nun tarafında yer alırım, zira Hobbes’un insan [yaşamı] için “koruma” olarak gördüğü cemiyetin kemerlerini, Rousseau “bozucu zincirler” olarak görür, ona göre, cemiyet doğada özgür ve mutlu olan bireyi çarpıtarak kederli bir cemiyet varlığı haline getirir. Bana kalırsa bu kederliliğin bir nedeni de tercih ve konumlandırmanın “en” elimizdeymiş, “en” bizim tarafımızdan gerçekleştiriliyormuş gibi göründüğü noktada bile, aslında elimizde olmadığını ve tarafımızdan gerçekleştirilmediğini anlamamızdır. Bunu anlamamış olanlar ise mutludur. Ara: ignorance is

    Tercihini aslında kendisinin yapmamış olduğunu, kendisinin sadece yönlendirilmiş olduğunu söyleyenler sadece mahkemede tetiği çeken katiller olmamalı. Dink’in ardından herkes kendisine dönerek, Rousseau’nun betimlediği “kederli cemiyet varlığı” kimliğiyle yüzleşmeli ve Rakel Dink’in deyişiyle, çocuktan katil yaratan sistemi, içindeki cemiyetiyle birlikte yargılamalıdır. Dink örgütlü bir şekilde öldürüldü, onu öldüren, tetikçi örgütü yaratıp besleyen ve karakolda Türk bayrağıyla “hatıra fotoğrafı” çektiren cemiyet örgütünün kendisiydi. Cemiyeti düzeltmeye girişmek gerek, zira katilleri tercihlendirip konumlandıran cemiyet de yapaydır.

     
    • adsız 10:04 am on 27/01/2012 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      hayranım… bin yıllık öfkelerine hayranım

      • Anonim 2:23 pm on 30/01/2012 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

        Ellerin ellerin ve parmakların
        Bir nar çiçeğini eziyor gibi
        Denizin dibinde geziyor gibi
        Ellerin ellerin ve parmakların

  • jimi the kewl 1:55 am on 20/01/2012 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Hellim peyniri, Köyüm Pide, Moda,   

    Izgarada Hellim peyniri yedik (Moda, Köyüm Pide) 

     
c
yeni bir yazı oluşturun
j
bir sonraki yazı/bir sonraki yorum
k
bir önceki yazı/bir önceki yorum
r
cevapla
e
düzenle
o
yorumları göster/gizle
t
en üste gidin
l
go to login
h
show/hide help
shift + esc
iptal
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 655 other followers