Latince öğrenmek mi, ama ne için?

Latince ama ne için? sayfasına dönmek için tıklayınız.

Bana belli olmayan aralıklarla (non-periodically rispekt!) “Latinceyi kendi başıma öğrenebilir miyim?”, “Latince kursu veren yerler var mı?”, “Latinceyi öğrenmek bana ne kazandırır?”, “Neden Latince öğrenmek zorundaymışım ki?” vb. sorular gelir. Bu soruları cevapsız bırakıyor olmam, bana gelen diğer bazı soruları cevapsız bırakıyor olmamdan daha büyük bir gam yüküdür benim için. “Niye?” diye soracak olursanız, ki sormanızı istiyorum, çünkü yazının bu bölümünde lafı buraya getirmek zorundayım -planımı yaptım da geldim-, Latince de dahil olmak üzere, yeryüzündeki herhangi bir şeye -ontolojik bir varlık olsun veya olmasın- ilişkin kuramsal bilginin öğrenilebilirliği için bir standart, Latince biliyorum ukalalığıyla söylemek gerekirse, modus belirlemek, örneğin Latinceyi öğretmeyi hedefleyen akademilerde, kolejlerde, özel kurslarda vs. kalabalık bir öğrenci kitlesinin tamamına aynı şekilde seslenip hepsinden aynı verimi almak kadar zordur.

Herhangi bir şeyin öğreniminde modus belirleme güçlüğü, hepinizin tahmin edeceği üzere, öğrencinin yaşı, algı kapasitesi, dünya görüşü, harcadığı süre ve emek vs. gibi, değişebilirliği bulunan unsurlardan kaynaklanıyor. Dahası okullardaki yıllık, hatta -diyelim ki- dört yıllık müfredat bile, insan elinden çıkma olduğu için genelin düzeyini hedeflemek durumundadır, olan üstün zekâlıya ya da geri zekâlıya olur, çünkü genel her daim bunları öteler, üstün veya geri olsun, fark etmez, geneli oluşturan kitle kendi biliş prosesinde kaçınılmaz olarak kendi kapasitesini ve birikimini esas almak ve buna uymayanları ya itmek ya da çekmek zorundadır. Uganda gibi, başarılı ve üstün tiplerin ötelendiği, hor görüldüğü, daha fazla düşünmemesinin ya da düşünse de, edindiği dünya görüşünü kendisine saklamasının istendiği ülkelerde -çok şükür ki, Türkiye böyle bir ülke değil, özgürlükler ülkesiyiz, Uganda kaka cumhuriyeti gibi değiliz iyi ki- genelin herhangi bir şeyi biliş prosesi sanki sağlıklı bir modus yani ölçü belirlenmiş izlenimini bırakır, oysa dediğim gibi, söz konusu ölçü ve müfredat nezdinde üstün veya geri olsun fark etmez, bir şekilde genelin gizil otoriterliği merkeziyetçi yapının korunmasına neden olur ve ister istemez bu yapının iştirakçileri de, aç olsunlar, lümpen olsunlar hiç fark etmez, içinde doğdukları, doydukları ve bilgilendikleri genelin bilgi dünyasını biçimlendiren merkeziyetçi yapının devamlılığı için kendilerini feda etmeye hazır olurlar. Öyle ki, bir evlatları bu yapının devamlılığı için ölünce, öbür evlatlarını da feda edebilirler.Böylece yapı iştirakçilerini yaratırken, iştirakçiler de yapının devamlılığını sağlar, yaratıcı paradoksallık diye buna derler değil mi?

Ha unutmadan, bütün bunlar Uganda cumhuriyeti’nde olan şeyler. Bu yüzden Uganda cumhuriyeti öyle kalmaya devam edecektir, çünkü genel yani avam, ancak kendisini var eden bilgiyi ve örfü yaşatacak, hayırlı ya da şer vesilelere neden olacak anomalilere, çapraşık ilişkilerden doğacak yepisyeni güzelliklere ya da çirkinliklere, belki bambaşka duygulanımlara, belki yeni keşiflere ve yeni insanın bakış açısıyla geleneğin yani bizlerin bakış açısının oluşturacağı paralakslara (Bkz. Pensilvanya paralaksı) geçit vermeyecektir. Bizler, genelin gelenekselleşmiş yani başka deyişle “biz”leşmiş korumacı karakterinden ötürü, neyi bilmediğimizi değil, neyi bilemeyeceğimizi bile bilmeden öleceğiz belki de.

Bugün insanı insana kırdırmalarını geçtim, insanın sürü içindeki robotlaşmış bir şekilde izlediği patikanın değişmesinden korkanlar, gelecekteki olası insanın duyargalarını da, iblisin boynuzlarını kırarmış gibi kırıyorlar, hem de yine belli modus‘larla.
Öğrenme süreciyle ilgili olarak türlü modus‘lar ve müfredat, geneli hedefler, asla geneli oluşturan insanların kendi bilişsel yeteneklerini dikkate almaz. Oysa Latince de dahil olmak üzere, herhangi bir şeyin öğreniminde, kişinin gece kafasını yastığa koyduğunda düşündüğü fakat dile getiremediği, belki milyarlarca milyarlarca (Carl Sagan deyişi bu, göndermeyi çakozladığınızı düşünüyorum, dürtün) şeyin etkisi vardır. Öğretmen, doğrudan öğrenciye seslenmelidir. Biliş sürecinde kollektif bilinci ve (seminer ödevlerinde vs.) grup çalışmasını ayakta tutmak adına tek tek bireylerin, belki kendilerinin bile “ilkin” dile getiremeyeceği birtakım keşifsel bilgileri tanıma, tartışmaya açma, onlarla ilgili kanıtlar sunma vs. ihtimali ortadan kalkıyor. Gruba yani küçük bir topluluğa indirgenmiş “netice çıkarma” ve “bilgilenme” anlayışı, zaman içinde tek tek bireylerin, kendilerini genele göre hazırlama ve her daim, yukarıda bahsettiğim türden, genelin baskısı altında, geneli tatmin etmek için yaşama eğilimini kazanmasına neden olur. Demiyorum ki, her öğrencinin başına bir öğretmen düşsün ve öğrencinin her düşündüğü şeyin kaydı tutulsun, ama bizim zanaat geleneğimizdeki usta-çırak ilişkisindekine benzer şekilde, ders konusu ne olursa olsun, öğretmen olabildiğince öğrencinin ders konusu kapsamındaki biçimlenişinde rol üstlenmelidir.

Örneğin birisi başka birisine Latince öğretiyor. Eğer Latinceyi yüzyıllardan beri okutulan Latince gramer kitaplarının Türkçeye çevirilerine bağlı kalıp, salt kitabî bilgiyle öğrencinin kafasına sokmaya çalışırsa, öğrenci bilgiyi sadece almak zorunda olduğu için ya da geçici heveslerini tatmin etmek için alır veyahut almaz, zira almama ya da alamama ihtimali de var, en başta bahsettiğim değişkenlerden ötürü. Her öğretilen şeyin kendi kutsallığı çerçevesinde, tıpkı ustanın çırağın oturup kalkmasına, yemesine içmesine, tavırlarına vs. karışması ve onu bütünüyle bir yaşam felsefesine göre biçimlendirmesi gibi, öğretmen de Latinceyi, bizzat yaşamın kendisinden doğmuş, asla ölü olmayan, Stoa evrenindeki görünmeyen yaratıcı ateş gibi, belleği sürekli canlı tutan bir dil olarak öğretmeye kalktığında, öğrenci, bu yaşama tipine hazırsa, bilgilenmeye devam edecek, yok değilse dersten kopacaktır. Dersten kopmuşsa eyvallah, kopsun, herkes Latince bilecek diye bir şey yok.  Ama, yok, tat almaya başlayıp ders almaya devam ediyorsa, o halde gerçekten eşikte durmayıp, içeri girmiş demektir, bu girişin çıkışı elbet var ama bizler, her girdiğimiz kapıdan, farklı biri olarak çıkabilme olasılığını taşıyan hayvanlarız.

Mesela ben, bana sorun, ben Porta Esquilina‘dan girdiğimden beri, farklı hayaller görmeye başladım. -Sulla ile içtiğim kaavenin haddi hesabı yok, o da ben gibi!- İnsanın ontolojik varlığını canlı tutan şeyin, bizzat bu tarz ‘kapıdan giriş’ler olduğunu düşünüyorum, herkes kendi kapısını bulup içeri girecek ve bilgiyi sarsılarak içinde ılık ılık hissedecek veya hissettirecek, aksi halde Seneca’nın da dediği gibi, “insan sürekli beslenmezse ölecek olan şu sefil bedenine, tıpkı bir hastaya bakar gibi, baksın diye doğmuş değildir”, herkes kendi kapısını bulmak zorunda, dahası herhangi bir şeyi öğretmeye girişen öğretmenler de, öğrencilerin kendi kapılarını bulup bulmadıklarını denetlemek zorunda, aksi halde ne öğrendiğini ne de işini sever yığınlar, insan gerçekten istemediği şeyi öğrenmemeli yukarıdaki analojiye uygun söylersek, gördüğü her kapıdan içeri girmemeli, öğretmen bu yüzden anlayışlı bir bekçi olmalı kapının önünde bekleyen, yoksa içerisi kifayetsiz, vasıfsız ve bu yüzden mutsuz insanlar tarafından dolar, hiçbir bilim sahasının bunu hak ettiğini sanmıyorum.

Son olarak burada “Latince gerçekten sizin kapınızsa, içeri girebilirsiniz” gibi bir mesaj da verebilirim ama vermeyeceğim, hiç gerek yok, masayı dağınık bırakmayı severim, çünkü gelen kişi masaya baksın ve kavrayabildiğini yanında götürsün, benim ona gösterdiğimi değil, yoksa ben de bir müfredat adamı olurum, oysa ben böyle öğrenmek veya öğretmek istemiyorum. Alacağınızı alın, sonra yaylanın.
Ama önce Percival Leigh’ın Latinceyi, okuyucuları rahatlatarak, güldürerek öğretmeye çabaladığı ve başına “Non vita Minerva” (“Gönülsüz olmayan Minerva”) yazdığı eseri The Comic Latin Grammar‘ın (The Comic Latin Grammar: A New and Facetious Introduction to the Latin Tongue. with numerous illustrations, Pub. by Charles Tilt, London 1540, s.5-6.) önsözünden bir bölümle yazıya son koyuyorum, dediğim gibi masa sizin, istediğinizi alabilirsiniz.

‘Comic Latin Grammar’, diğer Latince gramer kitaplarının çoğu kere olduğu gibi, asla bir zorunluluk [zorunlu kitap] olarak değerlendirilemez. Beri yandan hocanın paltosunun kuyruğuna fişek tutturma da olsun ayrıca, ne fark eder, biz Latince gramerin tümüyle okulda öğrenilmesi gerektiğini biliyoruz. Yukarıdaki tavsiye de (fişek tutturma şeyi) ilgisini çeker çocukların, ancak özellikle de İngiltere’nin kuzeyindeki okul hocalarına yapılacak değil ya bu. “Kahkahayla gül ve şişmanla” eski ve doğru bir sözdür. O halde “Comic Latin Grammar” (İskoç marmeladı ve Yarmouth’ın meşhur tütsülenmiş ringa balığı gibi), ‘tatlı bir katkı’ mı olsun, öğrenme hevesindeki genç beyefendilerin kahvaltısına? Sopa yerine bunu kullanın da demiyoruz, biz de [gramer öğretmeye ilişkin] tüm eski adetlerin önünde saygıyla eğiliyoruz, sadece bunun yanında, [öğrenciyi] masum bir eğlenceden mahrum etmek de istemiyoruz. Kabul ediyoruz ki, [öğrenciyi] sopayla dövmek de ‘bazen’ gerekebilir, ama başka bir tercih de, bazen, mevcut sorunu ortadan kaldırabilir. En nihayetinde, aklın işleyişi eril cinsle sınırlandırılamaz; ondaki yaratımın hoş tarafı, sayıca gelişmesinde ve bilimsel ile edebî talimin dengesini kurmuş olmasındadır. Fakat öğrenmenin geçtiği yol, bazen onun narin ayaklarına batacak ölçüde taşlı olabilir.Biz burada o narin  ayaklar için yola güller serpiştireceğiz demiyoruz, hadi şiirsel olmasın, o ayaklara bir Brüksel halısı da vaat etmiyoruz -gerçi süssüz bir Kidderminster halısı pek işine gelecektir ya o başka- burada sadece öğrencilerin [Latin diline] uyumunu sağlamaya çalışıyoruz, böylece Minerva’nın ve Musa’ların tapınağına mutlu bir şekilde ve güvenle yükselebilsinler [istiyoruz].” (Çev. C. Cengiz Çevik)

Non invitus Cengizus, qui vocatur Iacomus Keuulus!

Latince ama ne için? sayfasına dönmek için tıklayınız.

About these ads