Updates from Nisan, 2010 Toggle Comment Threads | Klavye kısayolları

  • jimi the kewl 5:34 pm on 30/04/2010 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    >İki kitap şeyi, tanıtımı güya! 

    >

    Modernist teorilerin ya da yaklaşımların bir şekilde belleğimizi yitirmemize neden olduğunu düşünüyorsanız, ki neden böyle bir şey düşünesiniz metroda, otobüste o da ayrı bir olay, bu kitabı alın. Çevirisini de (Kemal Atakay) beğeniyorum, haberiniz olsun.
    A. Huyssen’in denemelerinden özellikle de Bellek Yitiminden Kaçış başlıklı olana dikkat çekiyorum, ‘müzeye saldırı’ yani “Eski Avrupa’ya saldırı” konusunu, uzunca bir süre adlandırmaya çalıştığım fakat beceremediğim bir durumun başkası tarafından adlandırılabilmiş olmasından duyduğum kıvançla (deli miyim neyim, ne kıvancı bu, biri bana açıklasın) öneriyorum. “Eski Avrupa bizim belleğimiz midir?” diye sormadan önce “Belleğimize kim saldırabilir ki?” diye sormanızı isterim, zira saldırıyı görürseniz, Eski Avrupa’yı da görürsünüz. Madem ki, ölçütlerimiz ve kategorizasyon belirlenimlerimiz bir şekilde Eski Avrupa’dan miras (ithal?) o halde ona dönük bir saldırıyı fenomenal kabul edip, kendi başına tanımlamaya çalışmalıyız. Biz belleğimiz miyiz? Bu da fazladan bir soru olsun, sonra döneceğim bu soruya. Şimdilik kitap tanıtımının sınırları çerçevesinde kalalım.
    Bu kitaptan taze haberim oldu, yayınevi sahibi arkadaşımız Alp Ejder Kantoğlu (philosophical soyad, felsefî surname Kant’oğlu) hediye etmeseydi burada tanıtmazdım. Beleş kitaba beleş review. İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı Eski Kürsü Başkanı Prof. Dr. Erendiz Özbayoğlu’nun (padişah ünvanı gibi oldu farkındayım) çevirisiyle, Dionysios Byzantios’un Per Bosporum Navigatio‘su (Yun. Anaplous Bosporou)yani hocanın Türkçesiyle “Deniz Yoluyla Boğaz” TB Yayıncılık’tan çıkmış bulunuyor, kitapçılardan falan edinebilirseniz edinin. 
    Kitabı inceleme fırsatım olmadı, derinlemesine incelemiş gibi yazmak da istemem sizlere karşı hep samimi oldum ve olacağım, biliyorsunuz sizleri anlamsızca seviyorum, çünkü bana hesap sormuyor ne desem he deyip geçiyorsunuz, yaptığınız tek tük yorumlar dışında, ne yazarsam onayladığınızı belli ediyorsunuz. Benim suyuma giden herkesi severim. Bana padişahmışım ya da yarı-Tanrıymışım, ne söylesem doğruymuş , hakikati yansıtıyormuşum gibi davrandığınız sürece sizi seveceğim. Belki de kayda-değer yazılar yazmadığımı düşünüyorsunuz, okuyup geçerken aynı zamanda beni cezalandırıyorsunuz. Olabilir. Niçe Şopenavır’a nazire yaparak “okunmuyorum, okunmayacağım!” (Non legor, non legar!) demişti, ben de aynı  içi geçmişliğin sarhoşluğundayım. Bu sarhoşluk sizi sevmeme engel değil, sizleri seviyorum çünkü kayda-değer şeyler yazmadığımı düşündüğünüz bir durumda bile, nazik davranıyorsunuz. Sizi seviyorum çünkü beğeninizi aşırı sevgiye, yüz buruşukluğunuzu da öfkeye dönüştürmüyorsunuz. Ölçülüsünüz, okuyup geçiyorsunuz. Bu yüzden sizi takdir ediyorum, takdirim sizleri sevmeme engel değil. Ama sizi bu şekilde seviyor ve takdir ediyor oluşum, yazılarımın kognitif bir felsefî niteliği haiz olduğunu göstermiyor. Zira felsefe, diyaloga (muaraza) felsefeci de diyalogcuya (muarız) muhtaçtır. Hegel’i, yerden yere vurun, dahası bunu da başarın ama dağda bir kulübede yaşayın! Olur mu öyle şey! Fikirlerinizi paylaşmadığınız sürece sizden cacık olmaz. Dağda bir kulübede insandan ırak yaşamak ile İstiklal’de çırılçıplak koşup susmak arasında bir fark yok. İnsan sosyalleşesi gelen bir hayvan, ciddiyim. Sosyal hayvanlık bile kesmez, sosyalleşesi, onda doğal bir itekleyici olmak zorunda. Aksi halde susanların ülkesinde zihniyet devrimleri de sessiz olur, turuncu devrim! Turuncu yazıları sevmiyorum, siyah-kapkara yazın isterim, ben sevmeyi hiç sevmiyorum. Aksine kılıcınızı vurun isterim, yüksek sesle infiale katılın, dağılın, hörgüçlenin istiyorum. Sizleri seviyorum ama seviyor olmam bunu istediğimi göstermez. İnsan istemeden sevebilen hayvandır. Ben bunu sevmiyorum işte. 
    Bu yüzden sizleri seviyorum ama sadece o kadar, aramızda felsefî bir alış-veriş yok. Blogger’da nasıl olması gerekiyorsa öyle, aramızda hyper nitelikli bir sevgi var. Gece gündüz film indiren bir sanal zihin repidşeyir premiyum hesabını ne kadar çok seviyorsa, ben de sizi en az o kadar seviyorum. Sessizliğinizi seviyorum. Sizleri sevdikçe bir o kadar samimiymişim gibi görünme ihtiyacını duyuyorum. Sizleri sevmeye devam edeceğim, bu yüzden samimi kalacağım. Yalan söylemeyeceğim. Bu kitabı okumadım, öneriyorum çünkü Byzantion’lu (Bizanslı) Dionysios’un bizim  meşhur boğazımızda yaptığı deniz boyunca gezintinin Yunancasını ve Latincesini görün istiyorum, dahası yanında Türkçesi de var! Türkçe! İnanabiliyor musunuz, buna! Türkçe, bildiğin Türkçe! Yayınevi sahibi Kant’oğlu bu Yunanca-Latince metnin başka hiçbir dile çevrilmediğini, bu onurun ilkin Türkçeye bahşedildiğini söyledi. Bu sizin için bir anlam ifade ediyorsa, kitabı edinin. Yok etmiyorsa, zaten etmediği için yine sessiz kalın. Sessizler, ben sessizleri seviyorum ama sessizleri sevme durumunu sevmiyorum. Gerisi öyle, sıkıntılı.
     
  • jimi the kewl 9:19 pm on 29/04/2010 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    Sive 

    Farklı amaçlarla araya serpiştirilebiliyor ama söylenene göre can sıkıntısından da olabiliyor. “Eğer“leşerek ‘ayırıcı şart kipi’ şeyi de (disjunctive conditional particle) olabilir, tekrar tekrar kullanılarak bir vurgu, bir vargı, bir yargı, bir kargı bile olabilir. Gâvurlar bu ikinci duruma ‘repeated, with a disjunctive sense predominant’ diyor. Haklılar. Belki de bu ikinci anlam/kullanımdan ötürü cümlelerini sive sive sive sive sive sive sive sive sive sive sive sive‘lerle donatan edebiyatçılara, filozoflara ya da içli şairlere hep kafası karışık muamelesi yapmışımdır. Veyahut veyahut veyahut veyahut veyahut veyahut veyahut veyahut veyahut veyahut veyahut gibi düşünmüşümdür. “Bir karar ver artık” demişimdir içten içe.

    Ama boşa tepki koyduğumu biliyorum çünkü bazen ‘deus sive natura‘ örneğinde olduğu gibi veyahutlar eşitlenir, her iki durumda da aynı şey kast edilebilirken, aynı zamanda herbiri kendi başına başka kapıları zorlayabildiğini apaçık bir şekilde belli eder. Zira biliriz ki natura‘nın deus olmasına gerek yok, ama animist bir zihin bu noktada deus sive natura‘yı önemser ve onu “tanrı ya da doğa” anlamıyla alarak “benim için fark yok hacı, istiyorsan serkan de fark yok. Ben aldığımızı almışım, boş koy” gibi bir Türkçeyle derdini aktarabilir. Sive burada ona bu imkânı sunan bir reçeteden ötesi değildir, yaş tutar ilacını alır eczacı hüviyet sormasa da.
    Latin dilinin bu sık kullanımgaçı (kullanılan şey anlamında uydurdum) Just. 2.9.20′de şöyle geçiyor “proelium sive naufragium” Türkçesiyle “Savaş ya da gemi enkazı“. Tacitus ise Annales 2.24′te “miracula visa sive ex metu credita” Türkçesiyle “mucizevî görünümler ya da ödünç korkulardan [kaynaklananlar]” İki kullanımda da sive öncesi ile sonrasında zaman dağınıklığı söz konusu, bir yatak nasıl dağınık olursa, her iki ifadede de (de ded edde deede kaç de oldu?) o denli kronolojik sıkıntı baş-gösteriyor. Tişört orada, çorap burada, yorgan düşmüş, yastık dönmüş. Ama toplanmaz değil, toplanır.
    Savaş ya da gemi enkazı” denilirken kullanılan Latincesiyle sive, Türkçesiyle “ya da” hem savaşa bakan kişinin gördüğü hayâlî bir neticeye işaret eder, hem de iki olgunun yani savaş ve enkaz’ın aynı anda gerçekleştiğine. “Nasılsa bu savaştan geriye kalacak olan enkaz, ben şimdiden ‘sive’mi diyeyim de ne olur olmaz” demiş gibi hissediyoruz. Keza ikinci örnekte de benzer bir anti-kronolojik duyuş söz konusu. Mucizevî görüntüler yani miracula visa ne zamandan beri ödünç korkulardan kaynaklanır oldu, da dile vurdu? Yazar, iyi bir yazar olduğunu göstermek için araya bir sive koyarak söz konusu muğlaklıktan prim sağlamaya çalışıyor. Başarılı da oluyor nitekim, sözlükte hakkında “severek takip ettiğim yazar, hep yazsın istediğim yazar” şeklinde entiriler döşeniyor nick başlığına. Bu yüzden çok mutlu. O kadar mutlu ki yarın 6.45 vapurundan atlayıp intihar edecek eminönüne doğru seğirtirken.
    Tarihçinin (Tacitus) mucizevî görüntüler karşısında ödünç korkulara kapılan bir tip çizerken tipoloji üstadı olduğunu da ifşa eder. Araya serpiştirdiği bir sive bize, söz konusu mucizevî görüntülerin görüldüğü andan itibaren korkuları beslediğini ve bizzatihi kendisinin de o korkulardan oluştuğunu düşündürür. Kör paradoks gibi ama tam değil, tam olmamış, beş var gibi-sanki-belki. Çünkü çözümü görebilene aşikâr. ‘Paradoks, çözümü olmayandır.’ ‘Paradoks, iki tarftan da çözülebilendir‘ denilebilir, ‘her ne haltsa’ (buna aşağıda değineceğim) işte. Burada ise çözüm sive‘nin gramerce farklı kullanımından ileri geliyor. Zira sive tıpkı Türkçedeki “ya da” “veya” “veyahut” gibi en az iki durumun alternatif teşkil etmesi durumunda kullanılan bir bağlaç olmakla birlikte tek başına da kullanılabilmektedir. Bizim Türkçede “her ne zıkkımsa işte“, “her ne haltsa” gibi kullanımlarımızı anımsatan sive‘nin bu kullanımını örneklemek için Cicero’ya bakalım. “ut mihi platonis illud, seu quis dixit alius…” (Republica 1.17.29) buradaki “seu” yani sive‘nin başka bir formu cümleye yukarıda bahsettiğim ‘her ne haltsa‘ya benzer bir anlam katıyor: “Bana göre Platon’un, ya da her -başka- kiminse... [onun bir sözü var bıdı bıdı bıdı...]“
    İşte buradaki sive içinde nasıl bir bezmişlik barındırıyorsa, yukarıda Tacitus’un ifadesindeki sive de benzer şekilde “üfff ödünç korkulardan işte…” minvalinde bir sıkıntı, bir bizarlık, bir yılmışlık, bir tükenmişlik barındırıyor. “Ben o mucizevî görüntülerle ya da ödünç korkuların tetiklemesi mi, demeliyim güzel bayan?” gibi erkeksî bir eda ya da işve mi söz konusu acaba? Bu “proelium sive naufragium“dan daha müphem bir kullanım. Zira biliyoruz ki naufragium (enkaz) proelium‘un (savaş) neticesidir, ama mucizevî görüntüler, ödünç korkulardan mı doğar her zaman? Gerçi fırtınaya yakalanan gemiler de enkaza dönebiliyor, illa savaşa gerek yok. Belki “fırtınayla savaş” kast ediliyordur, olamaz mı? Olabilir.
    Fırtınayla savaş kastı da olsa, bildiğin insanlar arasındaki savaş da fark etmez, sive en nihayetinde sebep-sonuç ilişkisine dayalı bir bağlaçlık ustalığı sergiliyorken, Tacitus’un sive‘sindeki müphemlik gâvurların intellectu dediği bizim ise muhakeme dediğimiz zihnî faaliyete ihtiyaç duyuyor. Ve biz bu faaliyet sonucunda, yukarıda dediğim gibi, paradoks gibi görünen şeyi çözüyoruz (her ne kadar o her iki taraftan da ‘zaten’ çözülebiliyor idiyse de).
    Burada paradoks yok. Neşet eden tek şey ‘üfff sıkıldım, her ne haltsa işte’ minvalinde bir gerekçelendirmedir, tarihçi sıkılmış, mucizevî görüntüleri ödünç korkulara bağlamış, üzerinde durmaya değmez” diyoruz. Sonra gidiyoruz, falan işte her ne haltsa, vapurlar, simit, gözler, küflenmiş ekmek vb. unsurlar.
    Bu yazı ekşi’ye aynı anda şey oldu!
     
  • jimi the kewl 7:32 am on 28/04/2010 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Aesthetica, Alexander Gottlieb Baumgarten, estetik, F. C. Beiser, Meditationes philosophicae de nonnullis ad poema pertinentibus   

    Baumgarten’ın Aesthetica’sı Üzerine 

     

    Alexander Gottlieb Baumgarten’ın (1714-1762) erken denilebilecek bir yaşta vefat ettiğini düşünebiliriz, gerçi insan ömrü için belirlenen ortalama yaşın (o her neyse) bir insan için gerçekten de ‘ortalama yaş’ olup olmadığını bilmiyorum. Herkes kendi yaşamı kadar olduğuna göre, kimisi ellisinde doyar, tatmin olur, kimisi seksenine gelir de pencere kenarında kedi sevmekten sıkılır.

    James Dean (cesedin yakışıklı olsun imgesi) gibi yaşamakta var hayatta, Cemal Kutay (alabildiğine yaşlılık imgesi) gibi yaşamakta. Sahi ne diyorduk? Baumgarten diyorduk. Cesedi güzel görünen biri mi bilmiyorum ama geride bıraktığı Aesthetica mirasının gösterişli olduğunu söyleyebilirim, işte makûl bir soru aklı yetene, bu uğurda ciddi olup da beşeriyette yapı-taşı ya da mil-taşı olmak isteyene: Aesthetica‘nın modern anlamda kuram babası olacaksın ama yalnız ve -çevrendekilere nispî- erken öleceksin, var mısın? Senden sonra yaşayacak olanlar senin toprağa karışmış solucanlı cesedinin üstündeki mermere şanlı adından ötürü çiçek falan bırakacak, var mısın? “Yokum” diyorsan buyur Moda orada, kap giriş kattan bir daire, al iki kedi seve seve cam kenarında seksen-beşinci yaşını kutla.

    F. C. Beiser diyor ki, Aesthetica disiplininin doğum-tarihi -modern anlamda- Baumgarten’ın Meditationes philosophicae de nonnullis ad poema pertinentibus (1735) ile Aesthetica‘nın (1750) basım tarihlerine denk düşer [*]. Böylesine devrimci bir kuramcıdır Baumgarten. Batı düşünce tarihinin sine qua non’u olan ‘x’in babası‘ nitele(ndir)mesinden o da nasibini almış haliyle “Estetiğin babası” deyivermişler [**]. Ancak bu fikre farklı açılardan yaklaşıp karşı çıkanlar da vardır, örneğin P. Romanell der ki, “Madem işin içine moderni katıyoruz ben de diyorum ki, modern bilim anlamında estetiğin babası Vico’dur” [***] Ünlü felsefe tarihçisi Frederick Copleston’a sorarsanız, Shaftesbury ve Hutcheson gibi üstün zekâlar İngiltere’de, Baumgarten’den evvel estetik üzerine kalem oynattığından Baumgarten ‘estetiğin babası‘ olamaz [****]. Neticede babası olsun veya olmasın, anası (yani Yunan) belli olan modern estetik anlayışının kendine has dölleyicilerinden biri olmuştur Baumgarten, kuramsal açıdan. Belki sadece yatak arkadaşıdır, belki dostu, belki seviyeli ve uzatmalı bir beraberlikleri vardır.
    Kant estetiği üzerindeki etkisi bile onu bu alanda önemli bir konuma yükseltir, onu bu denli etkili ve önemli kılan unsur estetik kavramını felsefe bağlamında ele alan ilk kafa olmasıdır. Baumgarten’ı işte bu yüzden “estetiğin babası” kılmak mümkün olabilir, bu babalığın tohumsal kaynağı da yine estetiğin kendisi gibi Yunan zihniyetidir. Çünkü estetiği yani “salt güzel üzerine düşünme ilmi“ni felsefe bağlamında okumak, evvelce bu denli kuramsallaşmamıştı. Bu basitçe “güzel nedir?” sorusunun sorulması anlamına gelmiyor. “Güzel nedir, sorusunu hangi ölçütler üzerine inşa edebiliriz“i yerleştirmek ön plana çıkar onda. “Güzel” ama “hakikatten güzel olan nedir?” işte bunu merak eder, dert edinir. “Güzel olan…” tamam da “güzel olan hakikatten güzelse hangi alanlarda güzeldir, güzele güzel demez miyiz bizim olmayınca?” gibi birtakım Türk deyişlerinden de etkilendiği açık. Dahası Yunan’ın parlak “x seviciliği“nden fazlasıyla etkilenen Baumgarten tutmuş takma ad olarak Aletheophilus‘u almış kendisine. Bu philos-sophia‘daki candanlığı andıran bir şekilde aletheia candanlığının işaretidir. “Hakikat güzelde mi gizli?” ya “güzel hakikatteyse?” gibi sorular üstü-örtük bir şekilde Baumgarten’ın metinlerine sızmıştır.

    Ancak Baumgarten bir kategorizasyon zekâsına sahip, tipik bir Renaissance sonrası Alman’ı, bu karakteriyle. Bu yüzden onun asıl derdi, “estetik” yani “güzel üzerine düşünme” durumunun kendisi nedir, onu kategorize edebilmektir. Anu önemli kılan da bizzatihi budur, yani estetiğin kavramsal açıdan incelenebilecek bir zemine çekilmesini sağlamıştır.

    Kanırtarak da olsa bellettiği doktrininin unsurlarını kısaca sıralayalım (sonra detaya gireriz): 1. Estetik hissî biliş/duyumsal idrak ilmidir (scientia cognitionis sensitivae) 2. Spinoza’da olduğu ve Leibniz’in inandığı gibi bilme durumu, salt mantıksal bilgiye tabî/bağlı değildir, ayrıca kendi içinde bir özerkliğe de sahiptir 3. Estetik bilgisinin kendi yetkinliğini sergilemesi, 18. yy. düşünüşünde kendi ürününü sağlayan özel bir aktivite olarak görülmüştür, yani Latincesiyle söylersek per-facere bir eylem söz konusudur. Baumgarten da buna bağlı olarak estetik bilişinin görevini çok gizli/üstü örtük hissî verinin kavranabilir yani açık bir imaja çevrilmesi olarak algılamıştır [*****].

    Madem ki “güzel üzerine düşünmenin sanatı“nı (ars pulcre cogitandi) belli bir şablona oturtmaya çalışıyor Baumgarten, o halde her şeyden önce, zihnî faaliyetlerinin yetkinliğiyle diğer insanlar arasından sıyrılan özel insanların faaliyet alanına giren özgür sanatları da (artes liberales) göz önüne getirmesi gerekir. Bunun için Baumgarten Aesthetica‘nın önsözünde daha ilk cümlede estetiği tanımlarken “theoria liberalium artium” der, yani “[estetik] özgür sanatların teorisidir“. Buna bağlı olarak bu sanatlarla ilişkili, kimilerine göre “allah vergisi” kimilerine göre disiplinli bir çalışmanın ürünü olan birtakım yan sanatlar da estetiğin alanına girer. Örneğin ars attendi yani “dikkat sanatı”, ars abstrahendi yani “soyutlama sanatı”, ars mnemonica yani “bellek sanatı”, ars praevidendi et praesagendi yani “öngörme ve önsezi sanatı”, ars fingendi yani “tahayyül sanatı” gibi.

    Böylece Baumgarten fen ilimleri, din ve ahlâk değerlerinin ötesinde salt “güzel üzerine düşünme” alanına ilişkin birtakım ölçütler belirleme ve bu ölçütleri kendi içinde tutarlı bir dizgeye dönüştürme çabası içindeymiş gibi görünür. Ancak buna rağmen onun tümden özerk bir estetik anlayışı içinde olduğunu da düşünemeyiz, hatta aksine bu düşünceye karşıdır. O sadece ölçüt belirler ve estetiği kavramsallaştırır, gerisine karışmaz. Ona göre sanatçı ahlâkî ve dinî zorlamalara boyun eğmelidir (Aesthetica 45, 182-183); bilimin yararı, insanlığa faydalı olan ahlâkın ve siyasî hedeflerin değeri gayet açıktır (Aesthetica 3). yani Baumgarten’ın ars aestheticae‘ı (estetik sanatı) dönemin ruhuna uygun olarak fincancı katırlarını ürkütmemeye dayanır. Sıkıldım, sonra yine bu başlığa geleceğim.


    Yıldızlı pekiyi kıvamındaki notlar:

    * F. C. Beiser, Diotima’s Children. German Aesthetic Rationalism From Leibniz to Lessing, Oxford University Press, 2009, s.129.
    ** Örneğin bkz. A Companion to Aesthetics. second edition, Ed. by S. Davies – K. M. Higgins – R. Hopkins, Wiley-Blackwell Publishers, 2009, s.161; Wolfgang Welsch, Undoing Aesthetics, Sage Publications, 1997, s.78.
    *** B. Croce, Guide to Aesthetics, “önsöz” by P. Romanell, Hackett Publishing Company inc., 1995, s.xvi.
    **** F. Copleston, A History of Philosophy: Wolf to Kant. vol. 6, Burns & Oates, 1960, s.118.
    ***** A Companion to Aesthetics…, s.161.
     
c
yeni bir yazı oluşturun
j
bir sonraki yazı/bir sonraki yorum
k
bir önceki yazı/bir önceki yorum
r
cevapla
e
düzenle
o
yorumları göster/gizle
t
en üste gidin
l
go to login
h
show/hide help
shift + esc
iptal
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 655 other followers