Updates from Kasım, 2009 Toggle Comment Threads | Klavye kısayolları

  • jimi the kewl 4:30 pm on 29/11/2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    >Okuyun, okunun! 

    >

    Kitap okumak veya yazmak, iddia etmiyorum ki, kitap tavsiye etmekten zor! Belki de imkânsız! Ancak evvelce Real Fiesta blogunda görmüştüm; amazon’da mı yoksa başka bir satış platformunda mı, bir yerde ucuzluk varmış da kitap siparişi vermiş, kargo pakedi eline ulaşınca hemen bloguna sarılmış, heyecanını okurlarıyla paylaşmıştı. Tuhaf! Ama ilgimi çeken bir davranıştı; zira insan neden okuyacağı kitapları sergilesin ki? Okumuş olduklarını segileyenler daha makûl bir iş yapmış oluyorlar da, okumadan bunu yapanlar hangi akla hizmet ediyor?

    Ümraniye’de kurulan kitap çadırına giderken bunu düşünüyordum, sigaramı yaktım, yer yer kalabalıklaşan caddeye varmazdan evvel ne kadar uzun bir süremin burada tükendiğini de düşündüm. Daha doğrusu düşünmedim, geçtiğim yollar, yıllardan beri hiç değişmemiş gibi duran binalar ve hatta inanır mısınız, ev önü arabaları… ev önü küçük bitkileri hepsi aynıymış da ben de öyle, onlar gibi kalmışım gibi, hissediverdim. Mekân ve zaman bana bunları düşündürdü, ben kendi başıma düşünmedim! Sonra ne ilginç, ne alâkaysa, geçtiğimiz senelerden birinde bir parkta, yağmurlu bir akşam, Jack Nicholson’ın 70′lerdeki filmlerinde sergilenen serserilerin icraatlarını andıracak şekilde “serserice” bira içişim, umutsuzluğum aklıma geldi. Yitirdiklerim, yitirmediklerim, yitirmek üzere olduklarım, belki hiç yitirmeyeceklerim… Hepsi sigaramın dumanına karıştı, sadece benim duyabildiğim yanan sigara hışırtısı eşliğinde, beynime sızan hatıralar oldular. Belki de Ümraniye’de bu akşam-üzerenin havasıydı o parkta içtiğim biranın tadını ve o günlerde beynimde ur gibi taşıdığım sıkıntıların ağırlığını anımsatan. Tuhaf! Kitap tavsiye etmeyi bile beceremiyorum! Hemen serkeş zihnim harekete geçiyor, arzularımı dizginliyor; belki bozguna uğratıyor, belki bastırıyor, belki canlı intihar bombacısı kesiliyor, kendisiyle birlikte her şeyi patlatıyor.

    Her neyse. Şimdi ciddi bir adam olarak kitap tavsiyesine yani o müşkül işe girişiyorum!

    En yukarıda alt alta gördüğünüz, daha yeni fotoğrafladığım (alttaki tek tek fotoğrafları da yeni çektim) kitapları yeni aldım (en alttaki hariç, onu da ayrıca açıklayacağım); yukarıdaki bahsettiğim (aynı zamanda içsel) yolculuk sonunda edindim! Hem de Ramazan zamanı “Ramazan çadırı” olarak kullanılan bu çadırda bu kitapların hepsini 10 ytl’ye aldım! Campania! Batı İtalya’da bir bölgeydi aslında! Hayatımız campaign! Heyecanlı mıyım? Hayır, değilim. Duyguları alınmış, çiğ bir patates kadar serin-kanlıyım. En üstten başlayalım.

    Hannah Rachel Bell, Erkek İşi // Kadın İşi: Dünyanın En Eski Kültüründe Cinsiyetin Rolü, Çev. Meltem Erkmen, Epsilon Yayınevi, 1. Baskı 2003, (sf. 243)
    Bu kitabı nicedir edinmek istiyordum; zira şu “kadın – ataerkil düzen” meselesine kafa yorduğumdan beri Epsilon’un bir seri olarak yayınladığı bu kitaplar gözüme batmaya başlamıştı. Farklı kültürlerden kadın-erkek (ama ziyadesiyle kadın) manzaralarını ciddiyetle inceleyen bu kitapları Türkçeye kazandıranlar hayırlı bir iş yapmış oluyorlar. Kadın Bağımsızlığı Hareketi‘nin etkin üyelerinden H. R. Bell’in (yazarla ilgili detaylı bilgi için bkz. http://www.hannahrachelbell.com/about/) bu kitabı da, bu minvalde çok işime yarayacak. Kitabın alt başlığı “Dünyanın En Eski Kültüründe Cinsiyetin Tinsel Rolü“; kitapçılarda (az az) baka baka, kitabı neredeyse bitirecektim; sonunda elimde ve itinayla bitirebilirim! Yakın bir tarihte, uygun bir yayın mecrası bulursam, Kadın – kadınlık – ataerkil düzen – gelenek – mythos etiketlerinin güvenle yerleştirilebileceği, ciddi bir makale yazacağım. Evvelki kadın – ataerkil düzen yazılarını düzenlemem gerekiyor bunun için. H. R. Bell’in bu gibi kitaplarından aldığım destekleyici materyallerle de besleyeceğim.

    Kitap, Avusturalya yerlilerinden Ngarinyin kabilesindeki kadın-erkek ilişkilerini anlatıyor. Dahası bu kabiledeki kadınlarla erkekler arasında ne denli “üstünlük” savaşı olmadığını gösteriyor. Bunda elbette doğayla oluşturulan bütünlüğün önemi büyük; insan, insanlığını “din”leştirmemiş bir durumda adeta. Bu kabileyi, kadınını, erkeğini, doğayla bütünleşmenin erdemini, modern itklerimizden uzakta kalmış bir alemi, bambaşka bir dünyayı seyre dalmak istiyorsanız, bu kitabı edinin; vaktim olursa birkaç günde bitireceğim. Kitaptan kısa bir bölüm:

    “… Ateş yakıyorlar, su taşıyorlar; özel yapraklar, bitkiler topluyorlar ve şarkı söylüyorlar. Uzaklarda bir başka kampta, erkekler ve ergin kızlar yaşlı kadınlarla birlikte çocuklara göz kulak oluyorlar. Baba biraz uzakta özel bir yere götürülüyor. Burada yaşlı adamlar onun üzerindeki rahatsız giysileri çıkarıp beline saçtan bir kemer bağlıyorlar. Baba kemerin uçlarını tutuyor ve destek almak için sıkıyor. Bacaklarını açıp sırt üstü uzanıyor; çocuklarını doğurmak üzere olan karısına enerjisiyle destek olmak için kemeri iki ucundan tutup çekiyor. Rüzgârı içine çekmek için açılıyor, bedeninde açık bir kanal yaratıyor. Onun soluk alıp verişi, doğumun soluk alıp verişini, soluyan ve doğuran Toprağı andırıyor. Enerjisini ve soluklarını karısına aktarıyor.” (sf.64)

    *****
    H. Hendershot, İsa Aşkına Dünyayı Sarsmak, Evanjelizm: Medya ve Muhafazakârlık, Çev. Güneş Ayas – Bora Çağlayan, Salyangoz Yayınları, Birinci Basım 2006.

    Yanılmıyorsam ilkin iki hafta önce aynı çadırda görmüştüm bu kitabı, ama almamış onun yerine Bukowski’nin bir kitabını almıştım. Bugüne nasip oldu almak. Özellikle önceki “bay başkan” Jr. Bush’un (Bushoğlu Bush) döneminde yeniden tartışma konusu hâline gelen “Evangelizm”in ABD medyasındaki etkisini konu alması beni doğrudan ilgilendiriyor; zira muhafazakârlık, bizim de AKP döneminde ciddiyetle tartıştığımız bir mesele. Kitap ciddi bir üslupla kaleme alınmış ancak konunun civcivli tarafları olduğu için akıcı bir şekilde okunabilirliği de bulunuyor olmalı; “olmalı” diyorum zira henüz okumadım, Türkçeye nasıl çevrildiğini de bilmiyorum. Çevirmenlerin dilini beğenmezsem, İngilizcesini arama yolunu yeğ tutarım haberiniz olsun. Sizin niye haberiniz olacaksa…

    Kitabın çok sağlam bir kaynakçası ve dipnotları bulunuyor. Kitap ilkin, akademik çalışmalar esnasında sık karşımıza çıkan bir yayınevinden University of Chicago Press tarafından basılmış. Üç ana başlık var: Metalaşma – Cinsellik – Film Yapımcılığı. Onların da alt başlıklarından -dikkatimi bilhassa çeken- bir kısmı şöyle: “Kâr Amaçlı Peygamberler: Hıristiyan Kökenl Kültür Ürünleri ve İsa’nın Pazarlanması“; “İyi Müzik Neden Hep Şeytanın Olsun ki? Hıristiyan Müziği ve Seküler Pazar“; “Kutsallık Yasaları ve Kutsal Homoseksüeller: Gay-Lezbiyen Hıristiyan Alt-Kültürünün Değerlendirilmesi“. Tam 400 sayfalık bu kitaptan çok malzeme çıkaracağımı düşünüyorum; zamanla üstüne konuşuruz, dertleşiriz.

    Not: İngilizcesinin bir kısmına şuradan ulaşabiliyormuşuz:
    http://books.google.com.tr/books?id=fgtgHxVqMK8C

    *****

    Ha Jin, Çözülme, Çev. Yunus Saltuk, Epsilon Yayınevi, 1. Baskı 2004.


    Bu kitapla ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Geçenlerde raflarda görmüş, es geçmiştim. Aşinalık yaratmasının nedeni, bundan birkaç ay evveldi galiba, ya bir gazete ya da kitap ekinde yazarla ilgili bir yazı okumuştum. Ha Jin, yani kitabın yazarı 1956 Çin doğumlu. Ancak kariyerini batıya doğru yöneltmiş ve Boston Üniversitesi’nde İngilizce profesörlüğü yapmaktaymış. Kitaba dair hiçbir fikrim yokken, yazarıyla ilgili yazılmış tanıtım yazısından hareketle bu kitabı satın aldığımı tekrarlayayım. Ben de bir pazarlama ürününe kapılmış olabilirim; son birkaç 10 senedir batıda sıklıkla karşımıza çıkan doğuya yönelip, doğu değerlerini yeniden tanıma aşkının bir neticesi olarak şişirilmiş bir yazar da olabilir. Herhangi bir fikrim yok, zira bir eserini alıp incelemedim. Yazarı detaylı bir şekilde tanımaya bu eserinden başlayacağım. Batının özellikle de plazma kadınlarındaki maneviyat açlığını göz önünde tutarsanız, “şişirilmiş olmak”la neyi kast ettiğimi anlayabilirsiniz. Yazar birçok ödül almış batıda, ama “batıda”. Bizim Orhan Pamuk gibi bir nevi. Tanıtacağım bir sonraki kitap ise doğrudan değilse de, bir yönüyle bu duruma eklemlenebilir. Hemen anlayacaksınız zaten!

    *****
    Suat Yıldırım, Oryantalistlerin Yanılgıları: Oryantalistlerin İslâm Araştırmaları Üzerine Düşünceler, Ufuk Kitap, 2. Baskı, 2006.

    Suat Yıldırım, benim bildiğim kadarıyla Ankara İlahiyat’tan mezun olmadan önce Diyarbakır’da bir köy okulunda ilk öğrenimini tamamlamıştır. Nerede duyduğumu ya da okuduğumu anımsayamıyorum fakat köy okullarından çıkma âlimlerimizden biri olmasına vurgu yapılmıştı; önemli bir kafadır Suat Yıldırım, köylerden, kasabalardan, istenince nasıl gelişim gösterilebildiğinin göstergesi, örneğidir.

    Suat Yıldırım birkaç sene evvel tartışmalı bir işe imza atarak “Fethullahçı”, “Diyalogcu” damgalarını yedi. Yememeliydi ama yedi. Bu ülkede kolayca etiketlenebiliyorsunuz. Kuran mealinde kimi ayetlerin altına düştüğü notlarla, söz konusu ayetlerin İncil’de ya da Tevrat’ta karşılığının bulunup bulunmadığını belirtti. Bu tartışma yarattı; zira Kuran meali, Kuran mealidir! Bilimsel araştırma kitabı veyahut mecrası değildir. Kuran’da göre İncil de, Tevrat da “hak kitap” özelliğini yitirmiş, değersiz kitaplardır. Suat Yıldırım’ın bu çalışması, Diyalog karşıtları tarafından eleştirildi. Benim fikrimi sorarsanız, buradaki “Fethullahçı” etiketlemesi dışında, yapılan eleştiriler haklıydı; Suat Yıldırım bilimsel bir makaleyle ya da telif bir eserle derdini anlatabilirdi; bunun yeri Kuran meali değildir. Yukarıda söylediğim gibi, Kuran, Kuran’dır.

    Burada tanıttığım kitaba gelirsem; ilk söylemem gereken kitabın sağlam bir dilinin ve kaynakçasının bulunduğu olmalı. Biraz karıştırınca sağlam bir kitap olduğunu anlıyorsunuz. Şimdiki devlet bakanlarından olan ilahiyatçı Mehmet Aydın’ın Ufuk Kitap yayınlarından çıkmış, üç eserini almıştım. Çok faydalanmıştım; bu da fazla materyal sağlayacak gibi duruyor. Üzerine konuşuruz.

    *****
    Morris West, Tanrının Soytarıları, Çev. Hulusi Özaykun, Cep Kitapları A.Ş., İstanbul 1983.


    Bu kitabı bugün almadım. Bundan birkaç ay önce yanılmıyorsam Beyazıt’taki, bizim Edebiyat Fakültesi karşısındaki deri montçuların yanında bulunan sahaflar çarşısının ikinci katından (ne tamlama oldu böyle) almıştım. Yine yazarına bakıp aldığım kitaplardan biri. Evvelce yine Morris West’in Türkçeye Gemici olarak çevrilen The Navigator’unu okumuştum. Kitap, meşhur Lost dizisine öncülük teşkil edebilecek bir hikâyeye sahipti. Bir adaya düşen gemi yolcularının kendilerini ve ilişkilerini sorguluyordu. Sahafta bu kitabı görünce hemen aldım, fakat okumaya daha yeni başlayabildim. Hatta yeni’sini de söyleyeyim, dün gece/sabaha karşı yatmadan önce! Bunun tanıtımını ise “addendum” ya da “bonus” kabul edin. Şimdilik sadece özetini verebilirim: Papa XVII. Gregory (Jean Marie Barette), dünyanın kıyamet gününe yaklaştığına ilişkin Tanrı’dan vahiy aldığını iddia edince Vatikan’daki kardinaller ondan görevi iade etmesini yoksa adını deliye çıkaracaklarını söyleylerler. Böylece Papa gelen tehditleri göz önünde bulundurup Papalıktan istifa eder; fakat yaşadığı uhrevî deneyimi de göz ardı etmez. Eski arkadaşı Carl Mendelius’a bir mektup yazarak kendisine yardım etmesini söyler; bunun üzerine Mendelius da arkadaşının gerçekten delirip delirmediğini ya da gerçekten vahiy alıp almadığını incelemeye başlar. İşte ben de tam bu noktada uykuya daldım! Eseri bitirmeden rahat etmem de, 400 sayfalık bu eseri üç günde bitiremeyeceğimi de bilmenizi isterim, ne işinize yarayacaksa!

    Sıkıldım tamam yeter, tanıtım işi zor demiştim ya, gerçekten zormuş.

    Herkes kendi kitabını bulur, ya da kitap onu bulur.

    Okuyun, okunun.

     
  • jimi the kewl 5:49 pm on 28/11/2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla  

    >Kurban 

    >

    İbrahimî kurban da aynı şekilde kanayan bir yaraya ihtiyaçmış gibi düşünülmüştür. Önceki din ve mitolojilerde kurban yok mu, elbette var. Mitosların uygarlaşma ve insanlaşma süreci başlığında kabaca anlattığım gibi, dinler tarihi aslında bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bir şey gökten zembille inmez, muhakkak eskiyle bir ilişiği vardır. Tek-tanrıcı düşüncenin belkemiğini oluşturan İbrahim peygamberin niçin insan kurbanından, hayvan kurbanına geçişte sembol olduğunu iyi anlamamız gerekiyor. Bir çalışmada şöyle denir: Kuşkusuz İbrahim, cinayetin rezil bir suç olduğunu dinlemek ve öğrenmek isteyen herkese öğretisini aktarıyordu. İnsan kurbanı tiksindiricidir (abominable). İbrahim, merhametsiz pagan din adamlarıyla mücadele içinde olmuştur. Tapınaklar yapmıştır fakat yaptığı tapınaklarda tek-tanrı’ya hiç kurban vermemiştir; sadece Moriah Dağı’nda yaptığı son tapınakta İshak’ın yerine bir koç kurban etmiştir.

    Michael P. Mckeating’e göre bu kurban hikâyesinin arkasında Tanrı’nın İbrahim’i, onun etrafındaki kendi tanrılarına insan kurban eden paganların o tanrılarını sevmesi gibi, kendisini sevip sevmediğini denemek istemesi yatar. Tanrı, İbrahim’in sevgisini denemek istemiştir. 2009′un şu gününde, omnipotens Tanrı’nın nasıl olup da İbrahim’in, kendisine karşı duygularını bilmediğini sorgulamayın, bunu bu şekilde alın ya da almayın. Dinî öğretinin anlaşılabilmesi için eşelenmesi gerekir, olumsuzlanması için değil. din bizzat kabul etme ritüelidir aslında. Dini kabul ettiğiniz için kabul etmeniz önemlidir; “uzun süre düşündüm ve bu dinde karar kıldım” demenizin hiçbir anlamı yoktur; bunun gibi, burada tutarsızlık görüp görmemenizin hiçbir anlamı yok. Kabulün olduğu yerde kabul öndedir, tutarsızlık ya da tutarlılık değil.

    Buradaki kurban hikâyesinde, Michael P. Mckeating’in aktardığı yerden devam ediyorum, İshak bir nevi İsa gibi kurban törenine hazırlanır. Bu çok müthiş bir benzetmedir; zira İsa, baba-tanrı figürünün önünde ne ise, İshak da İbrahim’in önünde odur. İshak kendi kurban ateşine, odununu taşır. Şunu da unutmamamız gerekiyor ki, uzun süren çocuksuzluğundan sonra, oğul İshak’ın doğduğu sene İbrahim 100, karısı Sarah ise 90 yaşındaydı. Oğul İshak’ın yaratılışı bir nevi Tanrı ile İbrahim arasındaki özel bağın, ilişkinin neticesidir. Zaten bu yüzden İbrahim’in zihninde bu çocuğun Tanrı’ya kurban edilmesi, büyük bir problem teşkil etmemiştir. Çünkü çocuğun doğumunda bir kere tanrısallık vardır; Tanrı’dan geleni yine Tanrı’ya daha kolay sunabilirsiniz. İbrahim, polytheist yani çok-tanrıcı bir aileye ve topluma doğmuştu; Tanrı’yı arayarak bulmuş ve onun tarafından özel bir şekilde görevlendirildiğine inanmıştı. Hâl böyle olunca oğlunu kurban etmek için tereddüt etmesine de gerek yoktu. İbrahim’de diğer insanlara hizmet etme eğilimi vardı. Bkz. Eski Ahit, Genesis 12.1-2.

    Yukarıda da söylediğim gibi, ibrahim’in dönemindeki paganların insan kurban ettiği biliniyor. Tanrı da İbrahim’i denerken aslında ona bu açıdan iki ders sunmuş oluyor: 1) İnsanlar her şeylerinin (oğulları dahil) Tanrı nezdinde küçük olduğunu bilsinler; 2) İnsanlar her şeylerini, (tanrılar) ihtiras dolu oldukları için değil, her şeyi veren o (Tanrı) olduğu için yeniden Tanrı’ya adayabilmeliler. O hâlde her şeyin kendisinden geldiğini bildiği ve bildirdiği için, kurban ritüeli işlemelidir. Burada işleyen din mantığı budur; sen Tanrı’ya kurban keserken, onun aslında sana ve yeryüzüne değil, bizzat onu veren Tanrı’nın kendisine ait olduğunu itiraf etmiş, kabullenmiş oluyorsun. İşte bugünkü kurban bayramının özünde bu kabullenme vardır.

    Yazımın tamamını okumak için tıklayınız:
    http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=17369496

     
    • ttepecik 11:09 am on 30/11/2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      >"kabulun olduğu yerde tutarlılık ve tutarsızlık önemli değildir""omnipotent bir tanrının nasıl ibrahim'in duygularını bilemeyeceğini sorgulamayın."Bu cümlelerde ima ettiğiniz iki şey var; 1.Dine sahip olmak bir kabuldür. Evet bize göre tutarsızdır ama, ona bir kabul olarak bakmak gerekir.2. Omnipotent bir tanrının eylemleri anlamsızdır. Çünkü tüm eylemlerinin neye sebep olacağını bilir, tüm amaçlarına da anında ulasabilir.Sadece şunu söylemek istiyorum, bu söylediklerinizin de 2009 yılı itibarıyla bir temeli yoktur. Mantıksal pozitivist yöntemle düşünüyorsunuz. Halbuki Feyerabend okumuş, Popper incelemiş birisiniz J.K.

    • jimi the kewl 3:22 pm on 30/11/2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      >İlkin şunu söylemem gerekir: Bu yazıda "ima ettiğiniz" dediğiniz "ilk" şeyi ben ima etmiyorum, doğrudan söylüyorum. Yazıdaki ifadem şöyle:"…Bunu bu şekilde alın ya da almayın. Dinî öğretinin anlaşılabilmesi için eşelenmesi gerekir, olumsuzlanması için değil. din bizzat kabul etme ritüelidir aslında. Dini kabul ettiğiniz için kabul etmeniz önemlidir; 'uzun süre düşündüm ve bu dinde karar kıldım' demenizin hiçbir anlamı yoktur; bunun gibi, burada tutarsızlık görüp görmemenizin hiçbir anlamı yok. Kabulün olduğu yerde kabul öndedir, tutarsızlık ya da tutarlılık değil."Bunu anlayabilmek veyahut "bu şekliyle" aktarabilmek için Popper ya da Feyerabend okumaya veyahut mantıksal pozitivizmden bahsetmeye gerek yok. Nitekim ben zaten yazımda buradaki kabullenişin doxastic (aletheia değil doxa temelinde) bir tutum olduğunu, indirgemeci mantıksal sorguya tabî tutulmasının, söz konusu inanç nezdinde herhangi bir değerinin olmadığını söylemiş oluyorum. Nasıl oluyor da yazımdan tam ters manayı çıkarabiliyorsunuz, bilmiyorum. Bu yüzden "Omnipotent bir tanrının eylemleri anlamsızdır." sonucunu da yazımdan çıkaramazsınız; ben bunu ima etmiyorum; aksine yukarıda da dediğim gibi, "Din bizzat kabul etme ritüelidir aslında. Dini kabul ettiğiniz için kabul etmeniz önemlidir" ifadem bunun kanıtıdır. Dahası daha açık abir şekilde "Kabulün olduğu yerde kabul öndedir, tutarsızlık ya da tutarlılık değil." demişim. Sadece olumsuzlanma da değil, meselenin olumlanma tarafının bile mantık süzgecindeki durumu tartışmaya açıktır. Bunun da Feyerabend'la ya da Popper'la bir alâkası yok; saydığınız bu iki isme varıncaya değin, Hıristiyan âlemi söz konusu tartışmayı zaten yapıp-duruyordu. Özellikle erken dönemde Aziz Augustinus'a, Tertullianus'a vb. büyük azizlere/yönlendiricilere bakarsanız, görebilirsiniz. Burada meseleyi izah eden, bana kalırsa, en önemli maymuncuk "credo quia absurdum" düsturudur. Kaldı ki sizin burada, aslında tam tersini söylemiş olmama rağmen, bende gördüğünüz tavrın tam tersini ilgili anahtardan bahsederken takınmıştım. O yazılarım şunlar:http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=14406337http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=14398557http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=14284756http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=13272318 Mantıksal pozitivizme veyahut olumsuzlanmasına geçmeden önce mantığın hangi cihette, ne anlam ifade ettiğini bilmeniz gerek; aksi hâlde bu konudaki bir yazıdan tam ters anlamı çıkarmaya mahkûm olursunuz. Mantığın ve tutarlılığın hangi sınırlarında, neyin "absurdum" (saçma) olduğunu ve bunun "bonum" (iyi) ya da "malum" (kötü) bir değer taşıyıp taşımadığını tespit etmenin kendisi bile çoğu kere ilahiyatın dışındaki bir mesele olagelmiştir. Burada önemli olan şey, Latincedeki religio'nun ilk anlamının gösterdiği üzere, "bağlanış"ın kendisidir. Ben de bunu sadece bu yazımda değil, evvelki bütün yazılarımda aynı şiddetle vurguladığım için kendimden ve çıkardığım manalardan gayet eminim.Bu açıklama imkânını tanıdığınız için teşekkür ederim.

    • ttepecik 4:25 pm on 30/11/2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      >Evet şimdi yazınızın hepsini okudum, ekşi sözlükte bir yazının sonu olarak girmişsiniz bu bölümü. O kontekste anladım. Malum, immanuel t. gibilerine alışmışız, orada "2009 yılında böyle bir şey beklemeyin" derken ben sizi sivri dillilik ve indirgemecilik yapıyorsunuz zannetmiştim. Meğer uyarı yapıyormuşsunuz.Ancak "kabul" ve "tutarlılık" meselesinde hala farklı düşünüyorum. Şöyle ki; dine inanmayı seçmek bir rasyonel süreçtir. Ancak dinin buyruklarını yerine getirme işi "kabul" olabilir.Tanrı varlığna inanç için teleolojik argümanı kullanırsam, bunu "kabul" etmiş olmam; rasyonel olarak düşünmüş ve karar kılmış olurum. Ama kurban kesimi emri için, bir kere o tanrı varlığını kabul ettiğimden dolayı bu da kabul edilmesi gereken bir olgu olur. İbrahim olayına değinmişsiniz. Mesela İbrahim meselesi de bu konuda açıklayıcıdır. Bir insan "neden tanrıya inanıyorsun?" sorusuna bir cevap verebilir, fakat aynı rahatlıkla "neden şu ibadet (ör.kurban) gereklidir?" sorusuna cevap verilemez. Verilecek tek cevap; çünkü tanrı emri olduğuna inanıyorum olacaktır. Bu da evet bir çeşit kabuldür. İbrahim, tanrının varlığından haberdar olmasına, hatta vahiy gelmeden tek tanrı varlığını rasyonel düşünme süreciyle bulmasına rağmen, oğlu İsmail'in (Judeohristiyan camiadan olmadığım içim İsmail diyorum) kurban edilmesini anında anlayamamıştı. Mantık bulamıyordu çünkü. Bunu ancak "kabul" edebilirdi, ve zaten tefekkürle geçen 3 gün sonunda ulaştığı sonuç da bu teslimiyetin, bu kabulün bir ifadesiydi.İşte bu kabul durumu da dejenere olabiliyor, neyin emir, neyin yasak olduğu bilinmediğinden, daha doğrusu rasyonel akıl süreçleriyle keşfedilip ayıklanamayacağından, birçok farklı mezhep ve birçok farklı inanış ortaya çıkıyor. Saygılar.

  • jimi the kewl 7:00 pm on 25/11/2009 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Augustin Privat-Deschanel, Bob Dylan, , , Edward Bancroft, Experimental Researches Concerning the Philosophy of Permanent Colours, , filoğraf, fotosophia, fotoğraf, , , Zümer Suresi   

    Foto-sophia / Philo-ğraf (3) SİYAH: AYRIŞABİLİRLİK NEREDE? 

     

    Foto-sophia / Philo-ğraf (3)
    SİYAH: AYRIŞABİLİRLİK NEREDE?

    bir. Cate Blanchett, Bob Dylan olmuş. Olabilmiş mi? Aslında olabilmiş. Bob Dylan olabilmek kolaymış gibi görünüyor; bir belgesel-film için onun gibi görünmek zorunda kalırsanız; ihtiyacınız olan şey cinsiyet ortaklığı değil. Siyah gözlük, siyah kıyafet, kıvırcık saçlar ve daha önemlisi, Dylanvari bir, ‘dünyadan kopukluk’. Bu kopukluğa kewl‘lik ya da cool‘luk diyorlar. Bob Dylan’ın ezelden beridir bu tarz bir kopukluğu resmettiği aşikâr; müzisyenliğinin ötesinde, yaşayan en önemli şairlerden biri olarak dünyamızdan kopukluk sergiliyor. Alpacino’da da benzer bir kopukluk vardır; önemli olan, bu gibi şahsiyetlerde cool’luğun anımsattığı soğukluğu karşınızdaki insanlara hissettirebilmenizdir. Çoğu kere doğulu halklarla ilişkilendirilen “sıcak insan”lık sarmaz; Dylan ya da Alpacino gibi çekicilik için, ilk gerekli olan şey iticiliktir. Çekim gücünü, itim enerjisinden alan semboller aslında bu kişiler.

    iki. Siyahın, diğerleri gibi bir renk olup olmadığının tartışıldığı bir ortamda bu iticiliğin de iyi düşünülmesi gerekebilir. Son dönemde çekilen Halloween – Michael Myers filmlerinden birinde, söz konusu katilin çocukken çizdiği resimlerdeki ve kendisine yaptığı şeytanî maskelerdeki siyah renginin ağırlıklı olmasının bu türden bir iticilikle alâkası olması lâzım. Siyah iticilikten nemalanır; ya da iticilik siyahtan. İterek çekmek, çekildikçe itmeyi gerektirir. Bu yüzden siyah, soğuktur; geceyi andırır. Gece… Latincede nox, noctis, “gece” anlamındadır; nocere fiili ise “zarar vermek”. Latincede noc- önekiyle başlayan birçok kelime karanlığı, uğursuzluğu imler: Nocens-zararlı; nocivus-incitici; noctua-baykuş gibi. Gecenin karizması, karanlığından geliyorsa, Alpacino ya da Dylan gibi karakterlerdeki siyah giyim de geceyle ilişkili olmalı. Gece… yani tekinliğin tehlikeye atıldığı saatler bütünü. Herkesin uykuda olduğu saatlerden oluşur gece. Bu yüzden uykudaki insanlar, kutsal kitaplarda yarı-ölü durumunda sayılmıştır (1), gecenin ve ölümün tekinsizliği, insanı ürpertir. Gece dışarıdan gelen sesler, yani gecenin sesleri aslında tekinsizliğin, rahat yatağın ve sıcak evin verdiği rahatlığın tam tersini hatırlatır; bir nevi yaşarken, ölümün seslerini duyarız. Başta söylediğim iticilik işte bu geceye ve ölüme karşılık gelir; gece iter ama merak uyandırır; ölüm korkutur ama ne olduğu üzerine kaygılandırır. Siyah giyimde deişte bu türden bir iticilik vardır; geceden ne kadar çekiniyorsanız, karanlıkta ne kadar telâşa kapılıyorsanız, siyah giyim karşısındaki durumunuzda da benzer bir ürperticilik vardır.

    üç.Siyah zemin üzerinde bulunan diğer renkler, siyahın siyahlığını daha da arttırır” da deniyor (2). Siyah giyim altındaki bedenler de siyahlığa vurguyu arrtırıyor olmalı; bunun vice versa bir tarafı olmalı; ters yüz ettiğinizde, siyah da, üzerinde taşıdığı yüzleri (hele Cate’inki gibi fazlasıyla beyaz ise) anlamlı kılıyor olabilir. Cate’den Dylan olur, çünkü anlamlı kılınmış gibi bir hâli var, yanılıyor muyum? Poz bile veriyor. Olmuş da, üstüne bir de pozu eksik kalmış gibi. Beyaz ve gri ile birlikte siyahın da ancak aydınlıkta ayrışabildiğini (3) düşünürsek, Dylan ve diğer siyahları, yaşamdaki diğer renklerden ayırabilmek için gün-yüzüne çıkmamız gerekebilir. Ancak gün-yüzünde Dylan (siyah-eril) ile Cate (beyaz-dişil) ayrışabildiğine göre, bu fotoğraf tam bir gece fotoğrafıdır. Çünkü Dylan, Cate’tir. İki “diğerlerinden farklı”, kendi aralarında ayrışabilmek için gündüzü beklemek durumunda.

    Notlar:

    1. Kuran, Zümer Suresi 42: “Allah, canları, ölümleri sırasında alır, ölmeyenleri de uykuları sırasında…”; Nebe Suresi 9: “Sizin uykunuzu bir dinlenme/bir rahatlama/bir tür ölüm yaptık.” Yeni Ahit, Yuhanna 11.13: “İsa Lazar’ın ölümünden söz ediyordu, ama onlar olağan uykudan söz ettiğini sanmışlardı.” Selaniklilere Mektup 5.10: “‘İster uyanık ister uykuda’ ya da ‘İster diri ister ölü.’”
    2. Edward Bancroft, Experimental Researches Concerning the Philosophy of Permanent Colours vol. I., p.42, pub. by T. Dobson, Philadelphia 1814.
    3. Augustin Privat-Deschanel, Elementary Treatise on Natural Philosophy, p.236, D. Appleton, 1898.
     
    • adsız 6:59 pm on 15/04/2012 Kalıcı Bağlantı | Cevapla

      “Yalnız atlar yıkılır düzlerde suya özlemlerinden, bir ben miyim yalnızlığa yenilen; sen, sen, sen…”

c
yeni bir yazı oluşturun
j
bir sonraki yazı/bir sonraki yorum
k
bir önceki yazı/bir önceki yorum
r
cevapla
e
düzenle
o
yorumları göster/gizle
t
en üste gidin
l
go to login
h
show/hide help
shift + esc
iptal
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 655 other followers